Bu Üçüncü Nisan -Nisan 2012-

1-nisan-12

Çiçekli elbisesiyle armut ağaçlarından biri. Onu ilk kez bu kadar çiçekli görüyorum. Bu aynı zamanda da çok meyve demek eğer her şey yolunda giderse ama pek öyle görünmüyor, arazide gezinirken armutlar için tuhaf bir tehlikeyle de karşılaştık.

2-nisan-12

Bu tuhaf mantarlar (Gymnosporangium sabinae) armudun gövdesinde değil; ardıçlardan birinde ancak burada ardıca zarar vermeden olgunlaştıktan sonra hayatlarının diğer bir evresine armut ve yakın akrabası elma gibi gülgillerden bazı ağaçların yapraklarında devam ediyorlar fakat bu kez zararları oluyor; enerji organı yapraklarla beslenerek ağacı güçten düşürüyorlar. Ardıç ve aynı familyadan daha başka bazı ağaçların olduğu yerlerde özellikle armutlar için her zaman bu hastalığın (memeli pas) riski var.

Antep fıstıklarında araziyi ilk aldığımızda küçük ve az sayıdaki benekler halinde gördüğümüz karasenk hastalığına da müdahale etmemiştim, ne olacağını –tehlike sınırına gelinceye kadar- görmek istemiştim. 2010 yılında yaprakları iyice kaplamışlar, sonraki yıl ise azalmaya başlamışlardı, bu yıl ne olacak göreceğiz; ancak bu sırada verim oldukça düştü, neredeyse hiçbir şey yoktu. Armutlarda da benzer bir şey olacak muhtemelen. Bilinen ve mücadeleyi belirleyen gerçek bu mantarın verimi düşürdüğü. Yine de armutlar için problem olan bu hastalıkta da biraz beklemeyi düşünüyorum; öldürmeyen güçlendirir derler. Bu döngüleri anlamaya çalışıyorum şimdilik; daha sonra hiç birine izin vermeyebilirim, doğal çözümlerle hastalıklara şifalar arayabilir ve belki bulabilirim ama şimdi değil. Şimdi savaşma zamanı değil, dostu düşmanı tanıma zamanı; belki de dost ve düşman yoktur. Ahlat ve yabani armutların doğal yayılış alanlarında her zaman ardıçlar da var. Belli ki bu mantar da onlarla beraber evrimleşmiş; ikisine de ihtiyaç duymuş veya ikisini de kullanmayı öğrenmiş. Belki de bu karşılıklı bir gönül birlikteliğidir. Belki bu mantar, armutları ve ardıçları diğer mantarlardan koruyordur(?). Bu konuda böyle bir bilgi yoksa da belki henüz yoktur. Doğanın muazzam döngüsünü kısa ömrümüzde ve hatta pek çok ömrün birikmiş deneyimiyle bile anlamanın mümkün olduğunu sanmıyorum; olsa olsa birazını sezebiliyoruz. Diğer yandan ise yaşıyoruz ve bu yaşamı sürdürmek için gerekli olan ihtiyaçlarımızın yok olma riski karşısında o riski yok etmeye yöneliyor ve gerisini bilerek veya bilmeyerek reddediyoruz; yaşama içgüdümüzün davranışlarımızı yönlendirme şekli bu; bunun arkasındakiler bana kendilerini gösterir mi, o kadar şanslı olur muyum veya o kadar dingin ve sabırlı kalabilir miyim? Onu da bilmiyorum; yalnızca umuyor ve istiyorum…

3-nisan-12

İşlere dönelim. Eski set duvarlarından biri neredeyse arazinin bir başından öbür başına kadar uzanıyormuş ancak zaman içinde dört yerde 5-6 m kadar uzunlukta olan (ok işaretiyle gösterilen) bazı kısımları yıkılmış veya bu boşluklar beygirler için bilerek bırakılmış; veya her ikisi de olabilir. Şu an için önemli değil. Araziyi eskiden olduğu gibi buğday ekmek amacıyla beygirlerle sürmeyi düşünmüyorum. İstediğim şey baştan sona bu duvarı yenilemek, suyun emilimini ve organik madde miktarını arttırmaya katkı sağlamak. (Fotoğraf Nisan 2010)

4-nisan-12

Böyle yerlerden birinin önüne birkaç kazık çaktım, taşlarla destekledim ve civardaki kuru dalları arkasına yığmaya başladım. Buraya her geldiğimde de aynı şeyi yapmayı düşünüyorum. Amacım buradaki set duvarının tamirine sıra gelene kadar bir miktar toprak oluşturabilmek, yaprak gibi rüzgarla hareket eden organik maddeler de buraya takılacaktır bir şekilde aşağıya doğru sürüklenecek olurlarsa. Aynı şeyi diğer boşluklar için de yapmak istiyorum başka bir zaman.

5-nisan-12

Bahçeden ayrılarak biraz da eve bakalım. Birkaç gün içinde evin iç duvarları oturma odasındaki tek bir duvar hariç sıvandı. Derz dolguyla yaklaşık aynı kıvamla: Bol kiremit tozu taş tozu ve kireçle karıldı. Sıvanmayan duvara derz dolgusunu yaptıktan sonra bakmak güzel olacak. Taş duvarın seyrine doyum olmuyor ancak iç mekanda temizliği zor. Toz tutuyor, az da olsa, zerre zerre de olsa dökülebiliyor. Çözümleri yok değil, var, ancak araştırdığım kadarıyla oldukça zehirli maddeler. Uzak dursun diyoruz, böyle deyince de tek bir duvarı seyirlik bırakabiliyoruz.
Sıva iyice kuruduğunda, yani birkaç gün sonra, üzerine Styronit isimli bir ürün daha sıvadık. Bir takım inorganik ve lifli organik malzemelerin karışımıymış. Ekolojik bir ürün olarak reklamı yapılıyor, üstelik de yerli malı. Arkadaşım kullanmış ve memnun kalmış, ısı izolasyonunun iyi olduğunu söylüyor. Evine gittiğimde yan yana bulunan styronit sıvayla ham taşın sıcaklık farkları oldukça farklıydı. Fakat ürün geldiğinde içine karıştırılacak ve malzemenin tutuculuğunu sağlayacak olan başka şeyler de vardı. Tarif edildiği gibi yaptık ancak bu maddenin ne olduğuyla ilgili bir fikrim yok; bilgi istediğimde pek çok sertifika gönderdiler ürünün sağlıklı oluşuyla ilgili ancak sorumun cevabını tam olarak alamadım. İnternet ortamında kuşkularımın peşinde dolaşırken “Küçük Evimin Güncesi”nde de benzer kuşkular nedeniyle ürünü tercih etmediklerini öğrendim. Yapmış olduk, zararlı oluşuyla ilgili kanıtımız yok ancak ilgili kişilerin açık olmamaları, ürünlerinin sırrını vermemek içinse bile yanlış geliyor bana.

Bu arada çatıyla ilgili korktuğum oldu, şıp şıp aktı. Yaz geldiğinde akan yeri açarak küçük bir tamir gerekecek. Şimdilik öylece bırakıyoruz ama yağmur yağıyor, içim sızlıyor, vakit yok, dönüyoruz…

6-nisan-12

Dönmeden önce de bir resimle noktalamak iyi olur bu yazıyı. İnşaat faaliyetleri dolayısıyla 2011 ve 12 seneleri resim faaliyetleri bakımından fakir geçiyor; yine de yanıma kağıt kalem aldım ve birkaç desen çalışabildim; onlardan biri de yukarıdaki. Bu koca çınar 300 m kadar uzağımızda, köyün kaynak suyunun başında yaşıyor. İçi oda gibi; yazın sıcaklar bastığında içinde keçiler oluyor, gölgesinde dinlenen keçiler de sürüyle. Bu mevsim ise uğrayanı, altında oturanı gördüğüm kadarıyla pek olmuyor; toprağa her gittiğimde bir fırsatını bulur, ziyaretine giderim dedemi ziyarete gider gibi.

“Her çınarda bir dede edası vardır.” diye yazmış Ahmet Hamdi Tanpınar “Beş Şehir”de. Çınar ağaçlarından bazıları hakikaten öyle yaşlanmış, öyle devleşmiş ağaçlardır ki gövdeleri koca kaya parçaları gibi görünür; yılların etkisiyle eğri büğrü, önce süren ve sonra da kopan dalların kapanmış yaralarıyla yumru yumru olurlar; üzerleri kimi zaman halı gibi yosun bağlar, kimi yerlerinde otlar, hatta başka ağaçlar filizlenir. Böyle çınarların gövdeleri de çoğu zaman boşalmış, mağaraya dönmüştür, içlerine âdeta kapılara benzer yerlerden girilir… Onların bu hallerini aslında kendimi tutamayarak yazmış bulundum çünkü Ruşen Eşref Ünaydın, seksen yıl kadar önce, yaklaşık aynı şeyleri, üstelik de lezzetli bir üslupla yazmıştır:

“(…) İçlerinde öyle kocamışlarını da tanırım ki kökleri, ihtiyar ellerdeki damarlar gibi artık toprak yüzüne iri iri ve iğri büğrü vurmuşdur. Göğdeleri kovuklaşmış değil, odalaşmışdır. Onlara kır kahveliği etdirilir. O hallerinde bile, tepelerinde yeni yeni dallar ürer. Öyle yenilmez bir yaşarlıkları vardır. Halkla haşır neşir olmuş öyle babacan bir ehlilikleri, bir içtimaîlikleri vardır (…)”

Ruşen Eşref’in dediği gibi, o hallerinde bile, yani içleri geçmiş, hatta koca dalları yitmiş, neredeyse bir kabuk kalmış hallerinde bile yeni yeni, taze yeşilden dallar sürerler, yapraklar açarlar, bir küre biçiminde topladıkları sayısız tohumlar üretirler… Buradaki çınar da öyle bir çınar, bir gün yanına varıp “size dede diyebilir miyim?” demek geçiyor içimden…

Reklamlar
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

12 Responses to Bu Üçüncü Nisan -Nisan 2012-

  1. nalan cantav dedi ki:

    sukunetle, zevkle okuyorum. selamlar.

  2. Emel Çelik dedi ki:

    Sanatçı yönünüzü de öğrenmiş olduk. Güzel fotoğraflardan, ince ince ve detaylı anlatımlardan belliydi 🙂 Kutluyorum sizi. Kendimi hazır hissettiğimde çınar dedenizin resmini mozaikle çalışmak isterim doğrusu.
    Yine keyifle okudum, teşekkürler.

  3. günay dedi ki:

    Toprağa tutkun ama sanata uzak olmak …Olacak şey mi zaten. Hele böyle bir ortamda olup da…
    İst. Ünv. Botanik Bahçesi’ ni ziyaretimde olacak şey değildi ama bembeyaz bir kediyi okşarken bulmuştum kendimi. Resimse…..Sanırım ancak doğayla iç içe bir yaşama kavuştuğumda..

    Aslında doğaya, özümüze yaklaştıkça iyileşiyoruz.

  4. taslibahce dedi ki:

    Nasıl hastalandıysak artık; halen, günden güne, yavaş yavaş iyileşiyoruz, fark ediyorum…
    Botanik Bahçesi; Süleymaniye’nin gizli korusu, eskiden atıl durumdaydı, o halini sevmiştim gerçi, şimdi nasıl acaba?

  5. günay dedi ki:

    O zaman size iyi haber.
    Şu an o zamanki ziyaretimden de daha iyi durumda olmali ki aradan 6 sene geçti. ağaçlar net. ten Sn Nuri Mürvet bakımını yeniden düzenleme işini yeni üstlenmiş ben de sınıfımı alıp gitmiştim. o haliyle bile çok hoştu.

  6. günay dedi ki:

    İst. üniv. Botanik Bahçesi. Ondan söz ettiniz diye düşündüm.

  7. taslibahce dedi ki:

    Nuri Murvet’ten bahsedince siz ve ben de yaşlı çınarı anlatınca yazıda, karıştı konular. Nuri Mürvet yaşlı ağaçların bakım ve restorasyonunda sayılı uzmanlardan biri 🙂

  8. günay dedi ki:

    Nasıl başardıysam artık Botanik bahçeden söz ettiğiniz (bakındım ama hangisiydi bulamadım hemen hemen) başka bir yazınıza yazacakken buraya yazmışım, afedersiniz.
    Tatilin yaklaşma emareleri böyle oluyor naparsınız…:)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s