“Çukur Bostan”

Yaşlı ve yaslı İstanbul, tarihi ve zahiri yarımadada duvarlarla çevrilmiş eski şehir. Pek de yüksek olmayan, doğudan batıya çatallanan iki sırtlı tepe silsilesi ve bu tepelerin arasından güzelce akarak şehre giren Lykos veya sonradan Bayrampaşa deresi ve daha sonra da Vatan caddesinin lağım kokulu tutsağı.

Bu dere, tarihi yarımadanın dört mevsim akan tek deresi; Aksaray’dan dönerek ileride Marmara’ya kavuştuğu yer ise, bu yarımadanın avcılık, balıkçılık ve toplayıcılıkla meşgul çok eski sahiplerinin ilk tercih ettikleri yerlerden. Çok sonraları liman olmuşsa da derenin getirdiği alüvyonlarla sürekli dolma eğilimindeymiş ki bu alüvyonlar Osmanlı devirlerinde başlayıp çok uzun zamanlar süregelen ünlü Langa bostanlarının temeli olmuş. Şimdi kazı alanı ve Langa Bostanı sokağı…

Küçük gruplardan mürekkep insanların devri bitip de bitişik nizam binlerce, on binlerce insanın devri başladığında, üç tarafı denizlerle çevrili ancak tatlı sudan fakir bu tek dereli şehir, daha Bizans zamanlarında tatlı su getirme ve biriktirme projelerinin hayata geçebildiği oranda katmerlenmeye, büyümeye veya deyim yerinde ise iyi veya kötü yığılmaya başlamış. Tek tük su kaynakları tabii ki var, onlar Hristiyanlıkla beraber aziz isimleriyle anılan ayazma oluvermişler ama kana kana içmeye değil, şifa niyetine.

Şehrin dışından su getirme işi beraberinde pek çok su yapısını da getirmiş, suyun toplandığı havuzlar, -sonraları Osmanlı zamanında bentler- çökertme havuzları, galeriler, her biri mühendislik harikası kemerler, su terazileri ve nihayetinde surlardan içeriye ulaşan suyun aktığı yüzlerce çeşme ve biriktirildiği, kimi kapalı, kimi açık sarnıçlar.

Suyu getirmek, taze ve sağlıklı su ihtiyacı için elzem olsa da özellikle savaş ve abluka zamanları için bu suyun uzun süreli kullanımına olanak verecek bir nevi saklama kapları durumundaki bu sarnıçlardan kimileri oldukça sağlam bir şekilde günümüze ulaşabildi. Üzeri kapalı olanlardan Yerebatan sarnıcı, sonra Binbirdirek sarnıcı en ünlüleri ama daha pek çoğu var ve pek çoğu da halen yeraltında saklı.

Her birine halk arasında “Çukur Bostan” denilen açık sarnıçlar ise Karagümrük’te, Yavuzselim’de, Fındıkzade’de bulunan devasa dörtgen çukur yapılar. “Çukur”luğu binbir emek saklı yapılarından gelirken “bostan”lıkları da bu sarnıçların işlevini yitirmesinin ardından bostan olarak kullanılmalarından geliyor. Günümüzde kimi futbol sahası, kimi park, otopark, depo ve daha başka işlere sunulmuşsa da yüzlerce yıl bostan olarak kullanılmışlar ve şehrin günlük taze sebze ihtiyacına önemli katkı sağlamışlar. Bu sarnıçlardan ziyade son yıllarda yok edilmeye çalışılan ve Mevlanakapı’dan Yedikule’ye uzanan bostanların büyük bir kısmı bilindiği gibi Bizans surlarının büyük ölçüde toprakla dolmuş savunma hendekleri üzerine kurulu.

2013_316

Bostanlar ve su sistemleri uzun zamandır ilgimi çeken uyumlu bir çift. Bu ilgi dolayısıyla geçmişte ve günümüzde şehir içinde kalmış bostanları ve İstanbul’un su sistemlerinin izledikleri güzergahları ve bu güzergah üzerindeki su yapılarını başladıkları yerlerden, yani eski şehrin kilometrelerce dışından, ulaştıkları yerlere kadar mümkün mertebe gezmişliğim, incelemişliğim vardır. Tarihe sinmiş bu yapılar, iki arada bir derede sıkışmış bu bostanlar, eski teknolojinin bu baş yapıtları, her taşı sanatla konmuş bu şaheserler, yer yer yıkılmış, yok olmuş köhne varlıklar, her şeye rağmen toplanan marullar… Baştan ayağa hayranlık, melankoli ve bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.

Şimdi, bostanları alalım, ayrı, temiz bir yere koyalım. Bu durumda şehrin su sistemleri için vardığım ve uzun zaman kabul etmek istemediğim biçare sonuç şu: Bu muazzam teknik ve teknolojik ve anıtsal ve sanatsal yapılar hic de ekolojik değil. Tabii ki ekolojik olsun diye yapılmadılar ama insan sevdigi her seyi birlikte, el ele, kol kola istiyor.  Halen hayran olduğum, çok sevdiğim ve zevkle hatırladığım bu yapılar insanların ekolojik limitleri aşma çabalarının bir ürünü maalesef.

Kanuni, Koca Sinan’ın “Bu iş mümkündür” cevabına istinaden emir verir, “Yapılsın” der. Kanuni, halkın ve Dünya şehri İstanbul’un ihtiyaçlarını düşünür, Mimar Sinan da Allah’ın ona bahşettiği üstün yeteneklerini bu dünyada varlık haline getirecek bir yol görür bu işte; ama damat Rüstem Paşa, onun gördüğü bambaşka bir şeydir; şehre daha fazla su gelir ise nüfusun artacağını, bu yeni kalabalığın da bir süre sonra yine aynı şekilde aç susuz kalacağını söyler. Sen çok yaşa Rüstem Paşa!

Paşa, aslında ekoloji biliminin bütüncül bakış açısına sahip bir şahsiyetmiş ama bu bütüncül ve kanatları açık düşünce kimsenin  hoşuna gitmemiş, dinletememiş; bugün yaşasa, yine dinletemezdi. Bildiğimiz üzere haklıymış, dediği gibi olmuş, bu sistem üzerine daha pek çok sistem getirilmiş zaman içinde. Halen de devam etmekte. Geçmişin sanatla yoğrulmuş su yapılarına baktığımızda kaç kişi o suların alındıkları coğrafyanın, doğanın ne şekilde etkilendiğini düşünüyor? O harika eserlerin, pek de harika olmayan ve hatta rahatsız edici olup içlerinden Melen Çayı geçen devasa borularla aynı amaca hizmet ettiğini düşünmek rahatsız edici. Veya yine İstanbul halkı için Istrancalar’daki subasar ormanlarının hiçe sayılması pahasına Rezve Deresi projesi…

İnsanlar, yaşadıkları bölgeden artık beslenemeyecek ve susuzluklarını gideremeyecek kadar çoğaldıklarında ya orayı terk etmişler, ya ikiye bölünüp kısmi göç vermişler ya da tüm bilgi becerilerini ve-veya güçlerini etraflarındaki kaynakları buraya akıtmak için kullanmışlar. Bu iş bazen büyük ölçüde başka toplulukları sömürmeyi bazen de yalnızca yaşadıkları yerlerin dışındaki doğayı sömürmeyi getirmiş. Bu, İstanbul’da olduğu gibi tüm dünyada böyle.

Bir yeri yaşatmak için diğer yere verilen zarar her iki yerin yapısına, dolayısıyla limitine göre değişir tabii ki. Zarar az da olabilir çok ta veya etkisi direkt değil de dolaylı olabilir. Belgrad Ormanı gibi güçlü ve üretken bir ekosistem kendinden alınan günlük binlerce metre küp suyu önemsemeden sağlığını korumuş asırlar boyu ama oradan beslenip de ayakta kalan ve uygun ortam sağlanmış petri kabındaki küf kültürü gibi üreyen, miselleriyle hızla yayılan şehir, yüzlerce yıl sonra bu ormanı kemirmeye, yutmaya ve hatta kusmaya başladı. Ormandan açma siteler, oto yollar, köprü güzergahları ve niye yazdım ki bunları?

Aslında, bir buçuk yıl önce aldığımız, adına “Çukur Bostan” dediğimiz ve pek çok açıdan ekolojik tarım yapmaya müsait bahçemizi anlatmak için geçmiştim ekran ve klavye başına. “Çukur Bostan” diye başlık attığım vakit aklıma gelen ise bu isme vesile olan çukur bostanlar oldu ve biraz İstanbul, biraz tarih, biraz da ekoloji kokan bir şeylerle giriş yapmış oluverdim.

O halde izninizle, yukarıdakilerle alakalı veya alakasız asıl konumuza dönüyorum, yani küçük bahçemize, yani “Çukur Bostan”ımıza ve derin bir nefes alarak, sakin sakin ne yaptık, ne ettik anlatmaya başlıyorum.

Bizim köyde insanlar, ya SGK borçları olduğunda, emekli olma vakitleri gelip de nakit bulamadıklarında, ya da çocuklarını evlendirme hazırlığında ele güne karşı bol cümbüşlü dört gün dört gece düğün yapacaklarında ellerindeki arazilerden işe yaramaz gördüklerini elden çıkarmaya çalışırlar. İşte böyle bir düğün öncesinde köyden sevdiğim bir abimiz on beş yıldır işlemedikleri ve böğürtlenler kaplamış eski bahçesini veya yolsuz, uçurum edalı zeytinliğini satmaya karar vermiş; bahçe ilgimi çekti, gittik baktık. Yürüme yoluyla eve yarım saatlik yerde, vadinin yer yer oluşan nadir ve küçük düzlüklerinden birinde, sanki bir çukur içinde ama yine de güneşi yeteri kadar alan bir bahçeye geldik. Ama ortada bahçe filan yoktu. Bir tarafında sazlardan görünmeyen ama sesi gelen, kararlı, kış yaz akan dereciğiyle 500 m2’ye yakın bir böğürtlenlik:

1

Bahçeye adımımızı atamadan etrafında dolaştık ve anlaştık. O yaz öyle geçti, kış vakti bir arkadaşla, bir pala, bir orak, iki çift de meşin eldivenle işe giriştik. Ertesi gün başka bir arkadaşla, daha ertesi gün daha başka bir arkadaşla geldik, sağolsunlar yalnız bırakmadılar, iş kolaylandıktan sonra biraz daha devam ettim ve günden güne böğürtlenler azaldı, azaldı, derken bitti veya bitti gibi oldu.

2

Buradan başlayarak komşu bahçelere yayılanları da temizledim sonrasında. Çok iyi olduğumdan veya yardım severliğimden değil, tamam, biraz iyiyimdir, yardımseverliğim de vardır ama asıl bu yüzden değil, eğer oraları temizlemeseydim er ya da geç ilaçla hallederlerdi bu işi. Köyde kandırmaya çalıştılar beni de, kanmadım. Eskiler nasıl yaparlardı diyorum, “O zaman çapacılık vardı” diyorlar. Bu şu demek: “Eskiden çalışkan insanlar vardı, şimdi tembellik yapmayı sağlıklarına tercih edenler var.” Tabii bir de ekonomik boyutu var. Bu işi tek başıma yapsaydım toplamda sekiz günümü alacağını hesapladım, başkasına yaptırsaydım ve yine sekiz gün adam çalıştırmış olsaydım -veya sekiz adamı bir gün çalıstırsaydım- bugünün yevmiyesiyle 560 lira para giderdi. Beş kuruşluk ilaca göre zarar. Bu durumda yukarıdaki cümleye “Daha az para vermeyi sağlıklarına tercih edenler var” diyerek genişletebiliriz.

İşin ilginci zararlı olduğunu biliyorlar, duymuşlar ama aldıran az kişi var. Yine de haklarını yemeyim, civardaki başka köylere göre en az ilaç kullanan köy bizimki. Mesela şu an konuştuğumuz ot ilacını yalnızca böyle durumlarda kullanıyorlar. Zeytinliğine, bağına bahçesine atan iki kişi var yalnızca. Onlar dışında herkes biçeceğini motorla biçer…

Yaptığımız işin aşamalarını da kısaca şöyle anlatayım: Böğürtlenlerin dibine yaklaşabildiğimiz kadar yaklaşıyoruz, ana gövdelerin bir araya toplandığı çıkış yerlerini toprak seviyesinin az üzerinden palayla kesiyoruz, meşin eldivenle bu gövdelerin birkaçını kavrayarak gerisin geriye çeke çeke dönüyoruz ve kestiklerimizi ateşe atıyoruz. Arkasından aynı şeylere devam. Kimi kollar 8 m’yi buluyordu. Böğürtlenler temizlendikçe bu alandan üç nar, bir zeytin, iki delice, iki ceviz, üç ayva, bir şeftali, bir de dut ağacı çıktı. Böğürtlenlerin arasında ve altında kalan bu ağaçlardan birkaçını görmüştüm ama çoğu sürpriz oldu. Bu aşamadan sonra da kökleme işi başladı; çapayla, kökten üremelerini en aza indirme amacı ile, olabildiğince, ana kök bırakmadan çıkarmaya çalışmakla geçen birkaç gün daha.

Sonra yaz geldi, etrafı çevrili olsa da koruyucu olmaktan uzak olduğundan ve daha başka işlerden dolayı o yaz ekmediğim bahçeye su da vermedim. Nasıl olsa ekmemiştim ve toprak altında kalan böğürtlen köklerini azdırmak istemedim. Yeniden çıkanlar oldu, iki üç haftada bir giderek bir iki saatte bunları da kökleyerek yazı geçirdim.

Biraz geriye giderek yeniden o ilk zamanlardan, bahçenin batı kısmından bir böğürtlenli fotoğraf daha:

3

Ve yukarıdaki fotoğrafın çekildiği yerden yalnızca bir iki metre daha geriden ancak sonraki sonbaharda çekilmiş bir fotoğraf. İnanması zor ama aynı yer, aynı açı. İleride çapalanmış bir kısım toprak da görülüyor, soğan, sarımsak için başlayan çapa:

4

Devam; çapalanan yerler ekim yataklarına dönüyor yavaş yavaş…

5

Ortada bir servis yolundan sonra diğer taraf ta çapalandı…

6

Ve orada da iki yatak şekillendi. İki farklı açıya yönelen bu yataklardan aslında boyuna uzananlar daha kullanışlı olacak gibi, ki yaz dikimlerinden önce diğer taraf ta bu şekilde yeni baştan şekillenecek sanırım. Sonrasında da o halleriyle bunlar daimi yataklara dönüşecek ve basılan yerler sıkışırken bu yataklar gevşek kalacak ve aynı yerler beslene beslene yıldan yıla güzelliğine güzellik, verimine verim katılacak…

7

Ve sol yana soğanlar, sağ yana da sarımsaklar ekildi imeceyle. Arkadaşlar üç yan bahçeden. Onlara da bir yer bulduk ve buradaki işlerimizi beraberce yapmaya başladık, ürünleri de beraberce paylaşmaya niyetlendik.

8
Burası da bahçenin üst yanından bir kare. Üst yanda iki ceviz, bir de zeytin var. Cevizlerin durumu pek iyi değil, önümüzdeki yıl sulanmaya verecekleri tepkiyle ne halde olduklarını göreceğiz. Geçtiğimiz yaz yeşermeyen pek çok dal vardı.

9

Aradan fazla zaman geçmedi, bir gece, bir gözümüz açık sabahladık. Ertesi gün haberlere çıktı, Küçükkuyu’yu sel aldı, biz de payımıza düşeni. Ötede, sazların olduğu yerden geçen dere neyseki zarar vermedi ama daha üst kotlardaki kuru dereden gelen sel, yatağından taşarak bahçeye girivermiş, ektiklerimizin yaklaşık dörtte biri gitti. Her zaman olan bir şey değilse de, böyle bir afeti zararsız atlatabilmek için bahçenin sel girişinden dereye yönelen bir hendek kazmak gerekecek.

10

Zarara ve yapraklanan sarımsaklara biraz daha yakından bakış, sağlık olsun…

11

Bahçenin altındaki dere, selden önce bir metre aşağı kotta akıyordu, getirdiği taş, kum, mil derken bir metre yukarıya yükseldi şimdi:

12

Buradan çıkalım ve dereyi takiben elli adım ilerleyelim… Ve geldiğimiz bu gölgeli yerde başka bir hikayeye başlayalım. Bir güz vakti, bahçenin narları olmuş, kızkardeşim ve kızı ziyaretimize gelmiş, bahçeye inmişiz “ayvası var, narı var” diyerek ve gülerek ayva ile nar topluyoruz.

Bizim ufaklıkla kuzeni, aralarında bir yaş yok bile, “biz hem kuzeniz hem arkadaşız” diyorlar. Hayatta birbirlerini sevdikleri kadar hiç bir şeyi sevmiyor gibi bir halleri var. Bizimki “gel nar toplayalım” diyor, diğeri de geliyor birkaç nar topluyor ve annesine belli belirsiz soruyor: “Anne bizim niye nar ağacımız yok?” diyor (Çikolatalar, püskevitler sendromu…). Bir çocuğun saf, yaşı gereği karşılaştırmalı, içten sorusu bu. Ama o sırada bir niyete giriyorum ve arkasından da bu bahçe ve nar onların, yirmi beş metre ötedeki bir başka bahçe de bizim oluyor. Aslında sizin, bizim, onların meselesi değil ama böyle oluyor bazen. Evet, bahçe temizlendi sonra bu yeni suretiyle onlara kısmet oldu, bize de bir başkası.

Şimdi, ikinci “Çukur Bostan”a bir göz atalım. Bahçenin dere kotunda da 150 m2 kadar bir kısmı var, kışın sular arttığında derenin bir kolu da bahçeden akıyor. Asıl yatak ise baktığımız yere göre sol yanda. Bizde olmayan kimi ağaçların burada olması en iyi şey. İki koca ceviz ve iki koca dut. Bunların dışında üç genç ceviz, iki zeytin, erik, nektarin ve badem.

13

Bahçenin diğer yanından deredeki cevizlere doğru manzarası da böyle, sağda solda yıkılmış birkaç elma var yıllar öncesinden, rahmetli olmuş ve yıkılmış kalmışlar. Eskiden, bir aralık elma bahçesiymiş burası. Ömürlerini tamamlayınca sebze bahçesi olmuş tekrar, arkasından da terk edilmiş, birkaç sene önce bir ekilmiş, biçilmiş, sonra yeniden bırakılmış. Ara sıra birkaç eşek getirirler, bağlarlar, otlar tükendiğinde alır götürürlerdi. Bir nevi eşek merası yani. Bundan sonra yeni bir hikaye yazarız onun için. Orta alana sebze yatakları, kenarlara da meyve ağaçları…

14

Önceki bahçenin sürprizi böğürtlenler altından çıkan ağaçlardı, buranın da bir sürprizi oldu. Cevizlerin dökülmüş, kat kat yığılmış yaprakları altından dereye belli belirsiz sızan bir su gördük, yaprakları kaldırdık, ne görelim? Koca cevizin dibinde bir pınar. Çapaladık, açtık, dört beş yerden kaynayan bir pınardı gördüğümüz.

Öğrendik sonrasında, meğer bu civarda bahçe yapan eski insanlar, sularını buradan doldurur içerlermiş. Bir büvet varmış burada, oraya daldırır, doldururlarmış testilerini. O zamanlarda ekilmedik bir adımlık yer yokmuş. Azıklar beraber yenirmiş komşularla, eşekler küfelerle bir iner, bir çıkarlarmış yola, geceleri nöbetleşe domuz beklerlermiş, bahçelerin üst kotundan geçen arıkların başında haliyle su kavgaları da ederlermiş ama herkes gelir susuzluğunu bu pınar başında giderirmiş.

Evet efendim, suyun türlü hallerinden bahsettik durduk. Suyun katı hali, sıvı hali ve gaz hali değil de şehirleri büyüten veya göç ettiren halinden, akıl almaz devasa eserlere vesile olan halinden, bereket getiren, yeşerten, şenerten halinden, yatağına sığamayan, alıp götüren, yıkıp geçen halinden, cana can katan, ateş söndüren serin halinden…

İşte pınarımız, kaynağımız, sevgili ayazmamız. İsmine de koca cevizden dolayı “Ayakoz” ayazması dedim. Aslında henüz kimsenin haberi yok, şimdi aklıma geldi, hoşuma da gitti. Çok yaratıcı değilse de eskilerden gelen bir sesi var; aslında sizi saymazsam kimseye de söyleyecek değilim, kendi aramızda kalır, idare eder bizi…

15

Uncategorized içinde yayınlandı | 21 Yorum

“Taş Harman’da Zeytin Olmak”

Müstakbel zeytinliğimizin sizlere takdimi, doğal zeytinlik ve bazı yanlış anlamalar hakkında bir yazı.

Bu kez Taşlıbahçe değil de “Taş Harman”. Taşlarla haşır neşirliğimiz bu kez yalnızca küçük bir tesadüf. Yaklaşık bir buçuk yıl evvel edindiğimiz zeytinliğimizin bulunduğu mevkiinin ismi “Taş Harman”.  60-70 yıl öncesinde bu zeytinliğin bir kısmı etraftaki –bu yamaçlı coğrafyada çok zor bulunan- bir kısım hafif meyilli arazilerde ekilen buğdayların harman yeriymiş. Zeytinliğin bu birkaç yüz metre karelik kısmı zamanında taş tabanlıymış, zeytinliğe çevrildiği vakit diğer taraflardan toprağı tesviyeleyerek birkaç karışlık toprak yığmışlar ve dikivermişler zeytinleri.

Neyse ki kaya yapısı yatay levhalar halinde ve aralarda gevşek topraklarla katmerlenerek derinlere iniyor, kökler de buralara kök salmada gayet başarılı. Bu yapı az aşağıdaki yolun üst kısmında rahatça incelenebiliyor. Yaklaşık dört dönümlük zeytinliğin diğer bölümleriyse daha derin toprağa sahip ama her iki yandaki ağaçlarda henüz bir fark göremedim. Aşağıdaki fotoğrafta zeytinliğin bir kısmı görünüyor; sağ üst kısımdaki yüksekçe yer de bahsettiğim eski harman yeriymiş.

1

115 m rakımlı bir sırtta yer alan bu zeytinlik bize kuş uçuşu 4, yol ile 6.5 km mesafede olsa da kasabaya iniş güzergahında olduğundan çoğunlukla bir taşla iki kuş hesabı yapabiliyoruz ve kimi işleri zamana yayabiliyoruz. Zeytinlik, ortasından geçen toprak yolla ikiye bölünüyor. Güney parçada 44, kuzey parçada 72, toplamda 116 ağaç var ama buraya 85 ağaçtan fazlası dikilmeseymiş daha uygun olurmuş.

Müstakbel zeytinliğimizin ağaçlarının tamamı “Edremit Yağlık” veya diğer bilinen ismiyle “Ayvalık Yağlık” çeşidi. Meyve miktarı, sofralık kalitesi, yağ randımanı, yağ tadım özellikleri bakımından değerlendirildiğinde bazı özellikleriyle üst düzeylerde bazı özellikleriyle orta üzerinde, topyekun değerlendirmede de diğer çeşitlerin önünde bir çeşit ve bu nedenlerle uygun bölgelerde her zaman tercih edilmeye devam ediliyor.

2

Zeytinlik, arkadaki yüksek kütlenin eğiminin düzleştiği bir sırt üzerindeki doğu – batı yönelimli dar uzun, görece düz alanda kurulu. Boylu boyunca güneye de bakıyor, kuzeye de. Havadar bir yer olduğundan bilhassa mantari veya bakteriyel hastalıkların görülmediği veya çok az görüldüğü bir konumda. Güneşi de neredeyse tüm gün alıyor, ki zeytin için iyi. Ortasından yol geçmesi ve asfalta 600 m mesafede yer alışı da iyi. 1 km mesafeden denizi görüyor, deniz havasını da alıyor. Biri özel kontini, biri Tariş, diğeri de yalnızca organik yetiştirilen zeytinlerin soğuk sıkımla işlem gördüğü butik bir fabrika olmak üzere üç yağhaneye de yakın.

Evet, iyi, güzel özellikler çoğunlukta ama bunlardan başka, olumsuz noktalar da yok değil. Bu nazar boncuklarından biri, bölgedeki tüm zeytinliklerde de görülen yüksek aşı. Çoğunlukla hayvancılık ve biraz da yaban hayvanlarının zararlarına karşı tedbir amaçlı tercih edilen bir yöntem. Ve böylece bir buçuk, hatta bazen 1.80 m gibi bir yükseklikle daha başından zorlaşmış oluyor hasat. Aşılar bu mesafenin üzerinden dallanınca ağacı alçak tutmak da zorlaşıyor haliyle.

Diğer bir sorun, aşırı, daha doğrusu dikkatsiz toprak işlemeden dolayı yaşanan toprak kaybı. Bu nedenle yirmi kadar ağacın turplarının üst kısmı dışarıda kalmış. Dışarıdan toprak ilavesi zaman içerisinde düşünmemiz gereken çözümlerden olacak gibi.

Ağaçların sıklığı da bir sorun. Az evvel bahsetmiştim, aslında 85 ağaçtan fazlası olmamalıyken 116 ağacı sığdırmışlar. Aralardan ağaç almak hiç de düşüneceğimiz bir şey değil, böyle devam edeceğiz ki ağaçlar da zaten bu durumu kabullenerek büyümüş, birbirlerine göre dallarını konumlandırmışlar.

Bir başka olumsuzluk da sulama imkanının olmaması. Civarda su alacağımız yakın bir nokta yok. Toprağın su tutma kapasitesini iyileştirme yoluyla bu sorunu çok da önemsememek gayet mümkün ki zaten zeytinden bahsediyoruz; kış ve bahar yağmuru toprakta tutulduğu vakit ağaç geri kalanı büyük ölçüde halledebiliyor. Çok kurak geçen yıllar sorun yaşarız, herkes gibi, yapacak bir şey yok. Zeytin ve suyu beraber anınca şaşıranlar da olabilir, zeytin sulanır mı diye. Aslında çoğunlukla gerek yoksa da, veya zaruri değilse de uygun zamanlarda yapılan sulamanın meyveyi irileştirdiği, yağı arttırdığı, bilhassa ağustos sonunda yaşanan dökümleri azalttığı biliniyor. Ve araya bir fotoğraf:

3

Yeri aldığımızda ağaçlar gayet yüklüydü ama eski sahibi üzerindeki mahsulü biz yeri almadan sattığından toplamak bize nasip olmadı; yine de mahsulü icar alan kişiyle görüşüp ürün miktarı, yağ randımanı gibi bilgileri aldık. 3600 kg zeytinden kontini sistemde (Standart, sıcak sulu işlem) 960 lt yağ çıkmış. Randıman gayet iyi (%26.7).

4

Kendi yerimizde, henüz kendimizin olmayan zeytinleri izleyerek geçen iki ayın ardından hasat bitti, kış geldi geçti ve budama işine girdik. Aslında bu işe girdiğimizde önümüzdeki yıl boş yıldı, yani yok yılı ve budama işini mahsul yılında, başka bir deyişle var yılı öncesinde yapmak ağacı rahatlatır diyorlar. Muhtemelen eksilen dal ve yapraklarla aşırı yüklü mahsulün önüne geçmeyle ve sonraki yılı tamamen ürünsüz geçirmemeyle ilgili bir bilgi veya tavsiye olmalı bu.

Ağaçların küçük bir kısmında kavak gibi boylanma vardı, öncelikle bu tipte ağaçların yüksek boylu gövdelerini indirdik, bu özellikte birkaç ana dal varsa hepsini almayarak gençleştirme ve taç alçaltma işini kimilerinde iki, kimilerinde üç, dört yıla yaymayı uygun gördük ki hem mahsul birden kesilmesin, hem de ağaçların gövde – yaprak – kök dengeleri büyük bir darbe almasın.

5

Ağaçların büyük çoğunluğundaysa hafif budamalar yaptık. Bununla birlikte kuru, birbirine yapışık, yaralı, fırtınada kırılma, kopma riski yüksek olan fazlaca uzamış dalları da çıkardık. Ürün dalına dönüştüremeyeceğimiz pek çok su sürgününü de aldık. Dipten çıkan ve “piç” tabir edilen dip sürgünleri de temizlendi bir güzel.

6

Zeytin, her ne kadar bir ağaçsa da, kim ne derse desin ağaçtan çok bir çalı veya çalı huylu da bir şey aynı zamanda.  Odunsu bitkilerde ağaç ve çalıları ayıran şey en kestirme ifadeyle onların boylu veya küçük olmaları olsa da bu durum yalnızca metabolizmalarındaki farklılığın bir sonucu aslında. Büyüme enerjisi yukarıda, dalların üst bölümlerinde olan odunsu bitkiler boylanmaya müsait olduklarından “ağaç” olurken, büyüme enerjisi altta, köklere yakın olanlar ise küçük veya çok gövdeli, dallı kalarak “çalı” oluyorlar. Zeytine çalı huylu demem de bu yüzden. Büyüme enerjisi kendi haline bırakıldığında çalılaşmaya, çok gövdeli bir hal almaya müsait bir tür.

Sözün kısası, dip sürgünlerini almamak zeytinin enerjisini bu alt sürgünlere veya gövdelere akıtmasına ve dolayısıyla da yukarıdaki sürgünlerin gelişmesini yavaşlatmasına neden oluyor ki sürgün gelişimi zayıfsa mahsul de zayıf olacak demek. Yani kısaca, zeytinliğimizde ilk olarak hem alt aksamdaki dip sürgünlerini, hem de üst aksamdaki kimi dalları aldık veya uygun yerlerden kısalttık, arkasından da güzelce macunladık.

Budama bilgisidir, zeytinlik bakımıdır, bu bilgiler iyi, güzel ama bugün bu bilgileri kısadan aktarma niyetinden başka bir sebeple daha yazıyorum bunları: Sağda solda dolaşırken, bilhassa bizim gibi İstanbullular tarafından alınan, hemen etrafı telle çevrilen ama sonrasında kendi haline bırakılıp çalılaşan halleriyle, budanmadığı için fırtınalarda çok daha büyük zararlara yol açarak yıkılan dallarıyla, uzun yıllar budandıktan ve doğal hallerinden uzaklaştıktan sonra ellenmediği için iç içe giren dallarıyla, bu halleriyle ışık alamayan, hava alamayan, türlü zararlı ve patojenlere harika ortamlar yaratan karmaşık durumlarıyla, etrafta kendi kendine yetişen çalı çırpısıyla, gübreyle kucaklaşması hafızasından silinmiş toprağıyla, yıllarca doğru düzgün, hatta neredeyse hiç ürün vermeyen ağaçlarıyla öylece duran zeytinlikler hiç de az değil.

20170122_170905

Bu terkedilmiş zeytinliklerin nedenleri eminim ve biliyorum ki farklı farklı, zamansızlık, geçici heves, iş bilmezlik, çok hisseli anlaşmazlık gibi… Ama bu nedenlerden biri var ki benim bunları yazmama sebep oldu. Yukarıda andığım bu manzaraların sebeplerinden biri de maalesef yanlış, kocaman bir yanlış anlama: Doğal zeytinlik! Sanıyorum dillere sakız olmuş “doğal” ile “bakım-bakımsızlık” ilişkisi pek çok yönden evrilip çevrilmesi gereken bir konu. Burada konuyu ister istemez zeytinle sınırlandırmam gerekiyor, aksi halde işin içinden çıkmam mümkün değil. Gerçi bahsedeceğim pek çok şey, zeytinden başka daha pek çok şeye uyarlanabilir, bu işi sizlere bırakmayı seçiyorum.

Ot ilacı, böcek ilacı, kimyasal gübre atılmadığında, ağacın orası burası kesilmediğinde, her şey olduğu gibi doğanın şefkatli ve şifalı ellerine bırakıldığında bir zeytinliğin sihirli değnekle doğal bir zeytinlik olabileceğine dair bir naif inanç. Elbette bu zararlı kimyasallar bırakıldığında doğa canlanmaya başlar, sağlığına ve zenginliğine kavuşur yavaş yavaş ama bunun yeterli olduğu varsayılırsa olan zeytinlere olur -veya daha başka kültür ağaçları da olabilir, zeytinlerden bahsettiğimiz için onların adıyla devam ediyoruz-. Günden güne güçten düşerler, hastalıklar gelir, ürün azalır veya yok olur. doğanın zenginleşmesine koşut, kendi hallerine kalmış zeytinlerin yoksullaşması ve sağlıklarını yitirmeleri ne yaman çelişkidir.

Nedeni basit. Doğa kendinden olmayanları yok sayar, her şeyi kendi kusursuz varlığı içinde eritir. Zeytin ağacı gibi doğasıyla oynanmış, insan elinde binlerce yıl geçirmiş bir varlığı da önemsemez, o ise milyonlarca yıllık hafızası ve yaşam enerjisiyle atalarından kalan huyuyla yaşamaya çalışır, doğal olmayan bir şekle büründüğünü fark etmez, kökleri ve gövdesi ayrı, kendi ayrı davranır. Ve o zeytinlik birkaç on yılda daha başka doğal çalılarla, ağaçlarla, tohumdan çıkan delicelerle, türlü kuşuyla, börtü böceğiyle “doğal” ritmine girmeye başlar. Deliceler o bölgenin yerlisiyse öyle kalır, değilse muhtemelen ardıllık devam eder veya arada bir yolda karar kılınır, sonrasnı bilemeyiz. Eğer istediğimiz buysa niçin olmasın? Ama en azından şimdilik bu değilse anlatmaya devam edelim.

Zeytinin pek de doğal olmayışını veya hayata pek de doğal başlamayışını biraz açmakta fayda var. Bunu birkaç cümleyle anlatabilmek için bugünkü zeytinin geçmişine de hızlıca bir göz atmak ve onu tanımak lazım, söz, hızlıca:

Zeytin dediğimiz mübarek varlık, tarihin bir zamanında yağ verimi görece yüksek veya meyvesi görece iri yabani zeytinlerin farklı çoğaltma yollarıyla zaman içerisindeki coğrafi adaptasyonları, değişimleri, iyi bakılmaları, seleksiyonları gibi daha pek çok faktörle çeşitlenerek günümüze türlü yönleriyle aranan, sevilen türlü türlü çeşitleriyle gelmiş bir kültür bitkisi. Kültür bitkisi diyorum çünkü doğal yollarla üretildiğinde, yani meyve çekirdeği çimlendiğinde ortaya çıkanı yine delice, yani zeytinin delisi, yani yabanisi, en azından yabaniye dönme isteğinde olan bir evladı oluyor. Seçtiğimiz zeytin meyvesi istediği kadar aranan, bilinen bir çeşit olsun, çekirdeği ekildiğinde olan bu. Tabii ki yüzlerce farklı özellikte meyve verebilecek kadar da açılım gösterebilir bu yabana dönme çabasındaki zeytinler. Hatta istenilen özellikte zeytinler de verebilir aralarda bazıları ama o kadar; henüz böyle.

Hayatlarına çekirdekten yetişmiş bir yabani anaca veya çöğüre aşılanma suretiyle veya çeliklerin köklendirilmesi suretiyle başlayan zeytinler, fark etmez, en başından itibaren dağda bayırda çıktığı toprağa, içtiği suya, baktığı güneşe göre şekillenen ve müdahale görmeyen doğal bir ağaç gibi olamazlar. Aşının tuttuğu veya çeliklerin köklendiği andan itibaren bir takım müdahalelere ihtiyaç duyar halde büyümeye ve insan eliyle şekillenmeye başlarlar. İşte böyle bir zeytini kendi haline bırakmak mamadan başka şey yememiş, evden dışarıya adımını atmamış Sarman’ı veya Minnoş’u yabana bırakmaya benzer.

Şimdi böyle ağaçlara bir örnek verelim; dip sürgünleri almış başını gitmiş, zeytin ağaçlıktan çıkmaya, meyve beklenen dallar yıldan yıla verimden düşen kısır hallere girmeye başlamış:

6a

Bir örnek daha, artık karşımızda sözüm ona küçük bir yanlış anlama veya platonik bir aşkla “doğal” olduğu düşünülen ne idüğü belirsiz bir garip çalı yığını var. Yanına yaklaşmak bile zor. Anaçtan çıkan yabani sürgünler dahi havasızlıktan, ışıksızlıktan kurumaya başlamış, üst aksamda da bir yığın kuru dal ve yine havasızlıktan oldukça yayılmış dal kanseri… Meyve var mı, yok, olsaydı da nasıl toplanacaktı bilen yok.

6b

Bakınız efendim, kendi haline bırakılmadığı halde, zamanında alınması gereken yatay açıyla fazlaca uzamış, ağırlığı kendine yük olmuş bir dalı rüzgar nasıl indirmiş; fırtınayı atlatsaydı bir hafta sonra yağan karın yükünü atlatamazdı; dedik ya zeytin dalı gevrektir diye, taşıyamamış kendini, o çok güçlü bünyesiyle, sıcağa, kurağa, yüzyıllara meydan okuyan zeytin, kendi yüzünden değil, iş bilmezlikten, tembellikten veya başka şeylerden dolayı rüzgara direnememiş:

6c

Bu durum bilhassa kendi haline terk edilen zeytinliklerde çokça görülen bir şey. Bizim yapmadığımız bir işi doğa yapıveriyor ama öyle dikkatlice değil, deli kuvvetiyle, ağır zarar vererek, “ah keşke biz yapsaydık” dedirterek. Ama, öyle bir afet olur ki ne yaparsanız yapın işe yaramaz, ayrı konu. Aslında buradaki örnek de biraz öyle. Rüzgarın sıkıştığı yanlış bir noktaya kurulan zeytinliğin bir fırtınada başına gelenler bunlar. Böyle yerlerde bu işe girmemek en iyisi; işe girilmiş, ağaçlar dikilmiş ve yetişmişse, çok daha özenli olmakta -görüldüğü gibi- fayda var.

6d

Sanırım biraz anlatabildim, kaderine terk etmeyle doğal zeytinliğin olamayacağını. Peki, öyle değilse bile, başka türlü “doğal zeytinlik” olur mu olmaz mı? Bu sorunun cevabı aslında “doğal” sözcüğüne yüklediğimiz anlama göre değişir. Bu sözcüğü olabildiğince geniş nefesli ele alırsak doğal bir zeytinlik mümkün değil diyebilirim. Doğada zeytinlik olmaz, başka otsu ve odunsu bitkilerle birlikte yaşayan delicelikler, yani saf olmayan ama alanda yoğun bulunan yabani zeytin sahaları olabilir.  Bu durumda da, doğadan yabani zeytin toplayıcılığından bahsedebiliriz ancak. “Doğal” kavramını sıfır müdahale veya yalnızca toplayıcılıkla sınırlı bir müdahale olarak görürsek sanırım bu böyle. diğer taraftan yabani zeytin, kendi de, yağı da şifa kaynağı. Ama bu ayrı konu.

Yok öyle yapmaz da, dillere pelesenk şu “doğal” kavramını, elimizdeki zeytinlikten, yani birim alanda dikili mevcut ağaçlardan iyi miktarda ve sağlıklı ürün alma isteğimizle şekillenen süreçte, hem o zeytinliğe, hem çevreye ve hem de kendimize zarar vermeyecek şekilde işlem yapma olarak düşünürsek, yani bizim de içinde bulunduğumuz doğaya zarar vermeden, hatta ne güzel olur, fayda sağlayarak bu işi yapmayı düşünüyorsak “doğal zeytincilik” yapacağımızı düşünebiliriz. Tabii bu durumda, misal gübre getirirken kullandığımız fosil yakıt, toprağa karıştırdığımız jips gibi kimi maddelerin çıkarıldıkları ocakların o yerin doğasını bozması gibi dolaylı zararları görmezden gelmek veya bu dolaylı zararları bu kavramın dışına çıkardığımızı da bilmek gerek. “Doğal”ı bu şekilde açarsak aşağı yukarı “organik zeytincilik” kavramına da gelmiş oluyoruz. Buradan birkaç adım geriye veya ileriye de pek ala gidilebilir.

Sanıyorum bizim yaptığımız veya yolun başında olduğumuz için yapmak istediğimiz de bu. Biliyorum daha birkaç fırın ekmek yemeli. Sonra Panos Manikis ne yapıyor zeytinliğiyle, daha öğrenmedik. Yine de, bu durumda, iyi miktarda ürün alma amacıyla gerekli biçimde şekillendirme ve bu şekli ağacın mevcut halini gözleyerek koruma, yenileme yoluna girmekle başlıyoruz. Zeytin budaması uzun bir konu. Bu yazıyı, edindiğimiz zeytinliği tanıtma ve sizlerle paylaşma amacıyla kaleme alırken uzun uzadıya tekniklerden bahsetmek istemem ki bu konuda zaten pek çok yayın mevcut. Şekil budaması, mahsul budaması, gençleştirme budaması gibi bölümlere ayrılmış türlü türlü bilgi…

Araya bir fotoğraf alalım.

dsc_2532

Yukarıda da yazmıştım, yalnızca bir yanlış anlamayı, daha doğrusu oldukça yaygın bir yanlış anlamayı elden geldiğince düzeltmek niyetiyle bağlıyorum konuyu. Sizin veya benim veya Ahmet’in, Mehmet’in ve tabii ki Mürvet’in aldığı bir zeytinlik kendi haline bırakmakla doğallaşmaz, zaten hayata pek de doğal olmayan bir yolla başlamış olan ve doğal olmayan bir forma girmiş zeytin ağacı böyle bir terk edilmişlikte Allah göstermesin, ölür bile.

İşte bu yüzden, ama sadece bu yüzden değil, ilk olarak bu yüzden zeytinlerin dip sürgünleri alınmalı, deliceye göre oldukça gevrek olan dalların fazlaca büyümesine izin verilmemeli, fırtınada koptuğunda çok daha büyük yaralara yol açma riskine girmemeli, doğasına dönük olarak toplu ve sık dallı bir yapıya ulaşmaya çalışan ağacın ışıklanma ve havalanma ihtiyacını sağlamak için sıkışıklığı rahatlatmalı, çatallaşmalar iyi değildir, mümkün olduğunca izin verilmemeli, hasat ta düşünülecekse, ki düşünmek lazım, ağacı fazlaca boylandırmamalı ki zaten riskli bir durumdur. Gibi, gibi… Ve aman dikkat, işi bilmiyorsanız en az üç beş sene izleyin, araştırın, bu esnada da ellerinde testere dolaşan kasaplara dikkat edin. “Ah ah, ne yapmışlar ağaca” dediğim de çok oluyor maalesef.

Budamadan ziyade, ağaç aralarında çalı çırpı da bir sorun, hasatta işleri çok zorlaştırır, besine de ortak olur. Bu durumda ne oldu, olan oldu, elimizde isteyelim veya istemeyelim monokültür bir zeytinlik oluverdi. Kabul edelim, “zeytinlik” denilen şey bu. En fazla, uygun gördüğümüz kimi müsait yerlere, zeytinliğe gittiğimizde biraz atıştırmalık olsun diye veya iyi kalpliysek kurda kuşa diyerek, coğrafyaya, toprağın durumuna bakım ve besleme olanaklarımıza uygun kimi meyve ağaçları dikilebilir veya azot bağlayan ama belli aralıklarla sert budamalara tabi tutulacak kimi ağaçlar da dikilebilir. Bunlar tercih meselesi. Ben sıfırdan bir zeytinlik oluştursaydım bu yöndeki ihtiyaçları da -abartmadan- göz ardı etmezdim.

Bu arada, bu amaçlarla da olsa, “yaptığımız her şey doğru” mu diyorum? Asla. Misal, ağaçları budadık. Yapılması gereken şey, yaprağıyla, dalıyla, odunuyla, budanmış olan şeyleri, hastalıklılar varsa yakmak, diğerlerini de parçalamak, öğütmek ve malç olarak ağaç altlarına yaymaktı. Yabani ot kontrolünden tutun da, toprağın nemini korumaya, uzun vadede yapısını iyileştirmeye, beslemeye kadar pek çok faydası var bu işin. Ama biz ne yaptık, yüklediğimiz gibi arabaya…

7

Doğru eve; ne yapmaya? Yakmaya. Niye? Çünkü böyle bir öğütücümüz yok ve kışlık yakacağımızı bu amaçla kesilmiş ağaçlardan elde etmek yerine bu yolla elde etmeyi tercih ediyoruz ve diğer yandan da para vererek odun almak yerine böyle olması kısa vadede iyi geliyor, cazip görünüyor. Yukarıda görünen yapraklı dalları da ayıkladık, yapraklar komposta, dallar tutuşturmalık olarak yine odunluğa. Böyle beş altı kez doldurduk boşalttık ve evin arkasına yığdık, böldük, odunluğa diziverdik. Şu an bu yazıyı yazdığım sırada da bu odunlarla ısınıyoruz, iyi geliyor ama dediğim şekilde öğütülüp orada kalması zeytinlik için daha hayırlı olurdu; yine de onlar yerine getirteceğimiz meşelere yazık olurdu diyerek rahatlıyoruz.

8

Bu zeytinlikte elden geldiğince doğal yollarla daha pek çok şey yapmamız gerekir. Topografyayı ağaçların lehine yağmur hendekleriyle veya setlerle değiştirme gibi bir kereye mahsus yapılması gerekenlerde var. Şanslıyız ki arazinin büyük bir kısmı düz veya çok düşük eğimli. Yine de, eğimli olan bir kısmı var ve buraya boydan boya fazla derin olmayan iki yağmur hendeği veya bir set duvarı iyi olur. Önümüzdeki birkaç yıl içerisindeki planlarımızda var. Bu bir kereye mahsus işlerden ziyade belirli aralıklarla yapılması gereken daha pek çok iş var.

Bu işlerden budamayı fazlaca ele aldık; daha başka neler var? Gerçi her şeyi bu yazıya sığdıracak değilim ki zaten yapamam ama uyguladıkça sizlerle paylaşarak gayet güzel zamana yayabilirim diye düşünüyorum. Yoksa bu yıl için düşündüğüm sonra vazgeçtiğim işler hiç de az değil, misal, sıkışan toprağı beygirlerle sürdürmek gibi, niye yapmayı düşündük ve niye vazgeçtik gibi veya azot bağlayan yem bitkileriyle yapmayı düşündüğümüz fakat yapamadığımız ekim gibi; ama geçelim yapmadığımız işleri ve şu ana kadar yaptıklarımızla devam edelim ve gelelim zeytinin beslenmesine, bizim bu konuda neler yaptığımıza.

Açıkçası yukarıda misal verdiğim ve aklımda olan pek çok şey varsa da şu ana kadar besleme konusunda da yalnızca zaruri olanları yapabildik.  Geçirdiğimiz yok yılında bir de uzun yıllardır görülmemiş bir kuraklık geçirdik. İki çuval zeytine şükranlarımıza sunmak yerine biraz kırgın ve sanki de kızgın gibiyken komşu zeytinlikten aynı durumdaki teyzenin “ağaçlar da dinlendi bu yıl, seneye Allah kerim” demesiyle kendimize geldik. Ve zaten planlarımızda olan en önemli işlere başlayıverdik böylece; yayladaki koyunların bahar ve ilk yazda yedikleri tamamıyla doğal otların doğal bir sonucu olan gübrelerini alarak sonbaharda buraya getirmekle başladık. Büyük ölçüde yanmışlardı. İlaveli kasayla üç traktör gübreyi, yani yaklaşık 12 m3 gübreyi getirip zeytinliğin uygun yerlerine, uygun aralıklarla boşalttık.

9

Sonra da el arabasıyla ağaçlara paylaştırmaya başladık.

10

Gönül isterdi ki her ağacın taç izdüşümüne çepeçevre yayalım gübreyi. O kadar gübre yoktu. Bu yüzden çoğunlukla iki üç metre boyunda açtığımız bir karışlık hendeklere yaydık.

11

Ağaçların konumuna göre bazen iki ağacın, bazen de üç ağacın hendeklerini birleştirdiğimiz de oldu, bir alt sıradaki ağacın üst yanına açtığımız hendekler ise doğal olarak bir üstteki ağaçların alt taraftaki köklerine de sunulmuş oldu. Ağacına göre, çoğuna iki el arabası, bir kısmına üç, çok azına da dört el arabası gübre verdik.

12

Bu işi nasıl yaptığımızı da birkaç fotoğrafla anlatmak faydalı olabilir. Hafif veya tatlı, bana göre çok tatlı meyilli arazideki ağaçların üst kısmındaki taç izdüşümüne bazen yay, bazen de aşağıda görüldüğü gibi düzgünce bir hat üzerinde bir karış derinliğinde hendek kazdık.

13

Bu hendeğin içine uygun miktarda gübre boşalttık:

14

Sonra bir güzel yaydık:

15

Arkasından da, hendek kazarken çıkan ve kenara yığılan toprağı üzerine örterek bir güzel çapayla karıştırdık, en üste, kenardan bir miktar daha toprağı çapayla çekerek örttük:

16

Eğer bu sırada elimde tarımsal jips, yani bu iş için öğütülmüş alçı taşı olsaydı onu da karıştırırdık ama yoktu, bir hafta sonra geldi ve ağaç başına -ağacın yaşına, yapısına göre- iki ila dört kg arası tarımsal jipsi serptik

19

Onu da bir güzel karıştırdık alttaki gübreye. Hem kalsiyum ihtiyacı, hem attığımız gübrenin azotunun ağır salınımı, hem de daha başka faydalarından dolayı bu yıl için bu malzemeyi kullandık. Önümüzdeki yıllarda ağaçların ve toprağın durumuna ve ihtiyaçlarına göre gübreyle birlikte yine jips, tarımsal kireç, leonardit, klinoptilolit gibi kimi doğal maddelerle devam ederiz. Ve yıldan yıla toprağı hem besler, hem de fiziksel yapısını iyileştiririz. Biz bunları yaptıkça toprak da ağaçları besler, fiziksel yapılarını iyileştirir, ağaçlar da bizi besler, fiziksel yapılarımızı iyileştirir… Gücümüz kuvvetimiz yettikçe bu böyle sürer gider. Sonra biz gideriz, onlar kalır, başkaları gelir, gider, onlar yine kalır…  Ve atalardan bir söz: “Bağ babadan, zeytin dededen”.

Uncategorized içinde yayınlandı | 28 Yorum

“Bu Yazının İsmi Yeni Yıl Olabilir”

Daha birkaç gün öncesinde yağmur da yağmur diye tutturmuştum. Yağmur gelmediyse de daha iyisi, kar geldi. Erken vakitte, henüz geceden kalan tüm mavilik erimeden kısa bir tur niyetiyle dolaştım bahçeyi. Hava rüzgarsız, sakin, kar beyaz, tertemiz.

1

İlerleyen vakitlerde renkler değişti, poyraz bastırdı. Bir arkadaş karşı kıyıdan bizim dağların fotoğrafını gönderdi, dağların üzeri sanki hiç kımıldamayan, ağır bir yorgan gibi örtülmüş bulutlarla. O ağır ve kıpırtısız duran bulutların içinde ise ne fırtınalar koptuğunu biz görüyorduk. Rüzgar ağaçlara tutunan tüm karı sildi süpürdü, her yanı sanki bir duman aldı

2

Karşımızdaki çam sanki başka alemlere daldı…

3

Bahçe de öyle, dolaşmalık değil de uzaktan bakılmalık hallere girdi

4

Biz de öyle yaptık, uzaktan baktık, en fazla biraz zum yaptık:

5

Gün boyu böyle devam dedi, yağdı, üfürdü…

6

Ertesi gün bir baktık, merdivenler yoktu, bozmaya kıyamadık bahanesiyle dolaşmaya çıkamadık

7

Yollar kapanalı iki gün oldu, işte evimizin yolu, soldaki ayak izleri aldatmasın, bir buçuk metre yığılı.

8

Üçüncü gün kepçe geldi, köye kadar yolları açtı, bizim taraftan orman yolunu açacakken kalıverdi, zor zahmet kurtuldu.

Ve bugün yılbaşı. Arkadaşlarla planımız vardı, bir deneriz, belki gideriz, belki gidemeyiz. Yine de kabak tatlımızı fazlaca yaptık, onun gibi turuncu, tatlı bir yıl umuyorum ve diliyorum. Karanlık bulutlar, kara bedenli ağaçlar ve güneşin şu yansıyan ışığı, eskittiğimiz yılın da, bitmeyen umudumuzun da resmi olsun, hatta yılbaşı kartı olsun. Nice mutlu yıllara!

9

Uncategorized içinde yayınlandı | 20 Yorum

Aylardan Sonra

Biliyorum, çok zaman oldu, ara sıra açardım arayı ama hiç bu kadar olmamıştı ve hiç olmazsa dedim, yeni yıldan önce kısa da olsa bir özet iyi olur, bu niyetiyle başladım yazmaya. Takip eden arkadaşlardan da son zamanlarda epey talep olunca daha fazla tembellik yapamadım. Tembellik lafın gelişi tabii. Bu hayata başlamadan önce hayalimde rahat rahat keyif yapacağımız boş zamanlar az değildi. Öyle olmadı, derseniz ne iş var ki diye, saymaya üşenirim. Aslında yaptığımız şeylerin pek çoğuna iş denir mi bilmem. Yaşamak için uğraşıyoruz veya ne yapmamız gerekirse onu yapıyoruz. Başladığım her işi bitirdiğimde duyduğum tatminle sıradakine başlıyorum. Böyle geçiyor zaman.

Daha önceki yazılarda aldığımız yeni zeytinlik ve dere kenarındaki bahçeden bahsetmiştim. Onları da başka bir yazıda anlatacağımı yazmıştım. Yine öyle diyorum. Sonraki yazıda tanıştırırız artık. Bu yazı yine Taşlıbahçe’nin olsun. Yazı nasıl geçirdik, bahçenin yeni misafirleri kimlerdi, set işleri ne alemde?…

Yaz oldukça kuraktı. 2015 baharını birkaç önemsiz yağmurla geçiştirip kurak ve rüzgarlı bir yaza girdik. Susuzluktan daha fazla yordu rüzgar hem bizi, hem de bitkileri. Yaz bitti, eylül geldi, eylül geldiğinde yağmurlar gelirdi, gelmedi, çiğ düşerdi, düşmedi. Yağmur bulutları Yunanistan üzerinden geldi durdu, bir kısmı sağa bir kısmı sola kaçtı. Hep böyle. Ekim geldi geçti, kasım geldi ve kasım ortasında da nihayet ilk yağmur. Sonra yine güneşli, yazdan kalma günler ta ki aralık ortasına kadar. Sonra bir deli yağmur, etrafı seller götürdü. Sonra ayaz, toprak dondu, hava güneşli. Hafiften bir kar bir hafta önce, yağmasıyla erimesi bir oldu.

Böyle giderse havalar, önümüzdeki yaz ne olur bilmem. Yine de iyi kotardık bu sezonu. Eski fotoğraflara bakarken evin üst yanından çekilmiş fotoğrafına denk geldim. Daha önce de aynı açıdan öncesi sonrası yapmıştım, bir kez daha yapmanın bence bir mahsuru yok. Unutmuşum o zamanları, Eylül 2012:

1

Ve tam dört yıl sonra, Eylül 2016, aynı yer, aynı açı. O zamanların biricik narı serpilmiş, boylanmış, dala yaprağa karışmış, meyveler donanmış, yanına komşu kızı hurma gelmiş, elma gelmiş, kızılcık gelmiş, mersinler, lavantalar, sarı çiçekleriyle yerelmaları gelmiş.

2

Aynı set, depoya doğru uzanan patika bir güzel gölgelenmiş.

3

Depodan aynı yere dönüşte börülceler sarılmış sırıklara:

4

Önce sarılmışlar bir güzel, sonra da sarkmışlar neredeyse yerlere kadar. Çanakkale’nin kaybolmaya yüz tutan siyah tohumlu bir börülcesi bu. Kuşkonmaz Fasulyesi adıyla “Ana Tohum” projesinden geldi ta Amerikalardan.

4a

İçi de böyle, kara kara:

4b

Az evvel bahsettim nardan ama biraz daha bahsedeyim. Bu nar, araziyi aldığımızda da vardı, diken diken, beş altı meyveli bir nar çalısıydı. İnşaat sırasında üzdük onu biraz, sonra telafi ettik, iyi baktık, bir dediğini iki etmedik ve bu yıl o da bize teşekkürlerini iletti, hediyeleriyle dallarını bir bir sarkıttı, 76 kilo nar verdi. Maşallah, nazar değmez inşallah.

6

Ondan başka daha on küsur nar dikmiştik. Bu yıl birkaçı meyve verdi. Biri de aşağıdaki Hicaz narı. Olgun meyveyi çekmemişim ama küçüğü de dünyalar güzeli.

6a

Evin  batı yanındaki bahçe geçen yıldan farklı değildi. Farklı olan ihtiyacı olan suydu. Yaklaşık aynı mahsul için iki katından fazla su kullandık geçen yıla göre. Yalnızca yağmurların gelmemesinden veya çiğ düşmemesinden değil, en çok da rüzgarın dinmemesinden. En yakıcı güneş dahi rüzgar kadar yıpratmıyor bitkileri.

7

Geçen yıl nematod zararı gözlemlediğimiz yataklarda kadifelerin sayısını arttırdık, bazılarında da belki abarttık.

8

Geçen yıl denediğimiz yazlık sebzelerden memnun kaldıklarımızı yine ektik, onlara ilave bahçenin yeni sakinleri de oldu. Altın renkli sakız kabağı da onlardan biri, önümüzdeki yıl da severek yetiştireceğimiz bir çeşit.

8a

Yeni domateslere bir örnek: Black Vernissage. Çok verimli, hoş desenli.

9

Ve sarı bir domates. Verimli değil, rengi de bir tuhaf ama lezzetli. Önümüzdeki yıl yetiştireceğimizden emin değilim.

9a

Bu yılın en sevilen yeni domatesi Lice domatesi oldu. Verimli, dayanıklı, lezzetli. Daha ne olsun. Seneye sayısı artarak ekileceği kesin.

10

Yine Lice domatesleri, hasat edilmiş, fotoğraf çekilmiş, tencerenin kapağı açılmış…

11

Evin bir alt setinde de son yıllarda ünlenen geleneksel bir çeşit: “Maniye”

12

Bir ağaç gibi dallı budaklı, bol meyveli, al yanaklı, güzeller güzeli Maniye

13

Onun yeri de kesinleşti bahçede. Bir de şöyle bir durum var. Buraya geldiğimizden bu yana yaklaşık elli çeşit domates denedik, çoğunu eledik, on beş kadarından ise vazgeçemeyeceğimizi anladık ama bu on beş çeşidi her yıl yetiştirmemiz tohumların saflığını korumak açısından doğru olmayacak. O nedenle çok sevdiğimiz çeşitlerde de yıldan yıla rotasyon uygulamaya karar verdik. Bu durumda yeni deneyeceklerimizi de düşünürsek her yıl on çeşidi geçmemek uygun görünüyor. Bu durum maniye için de geçerli, ayrıcalık yok, ama şu hallerine bakın, kandırmak üzere…

14

devam edelim. Bulgaristan kökenli “Keçi Memesi”. Bizim karşı kıyımızda, Ayvalık’ta, tohumunu memleketten getiren, getirip de yıllardan beri yetiştiren, yetiştirip de yıllardan beri paylaşan bir ağaçlar net üyesi sevgili Akçabardak’tan gelen tohumlardan.

15

Etli, verimli, dayanıklı… İçlerinden biri de sanki sıkılmış domateslikten, biber olmak istemiş ki bu isteğinde bir hayli başarılı olmuş gibi:

16

Biber deyince, şu balık biberler, hafif acı, biraz etli, lezzetli. Balık biberin Kırlareli’den gelmiş bir kültüvarı. Yine ağaçlar net’in etkinliğinden. Kod adı “Bahçedenn”den. Bu etkinlikte tohumlarını gönüllüce paylaşan, isimlerini anmadığım herkese teşekkürler bir kez daha. Sağolsunlar, varolsunlar. Aşağıdakilerin çoğu da yine aynı etkinlikten.

17

İsot biberi. Birkaç farklı formda isot biberi yetiştirdiysek de dayanıklılığı ve verimiyle en beğendiğimiz formu aşağıdaki oldu.

18

Balık biber, isot biberi, Arnavut biberi, Maraş biberi. Olgunlaştıkça topladık, biraz daha kuruttuk…

19

Bir güzel pulbiber yaptık. Onca biberden topu topu birkaç kavanoz pul biber elde ettik ama değdi. Kapağı açıldığı vakit etrafa yayılan koku rahmetli dedemin evinin kokusuyla aynıydı. Bir ev düşünün ki içerisi her daim biber kokuyor olsun, işte öyle bir biber sevdası içinde büyüdük, elden geldiğince devam ediyoruz.

19a

Halep karası. Aşağıdakiler ilk meyveler. Sonrasında biraz daha uzun meyveler aldık, sezon sonuna kadar da devam etti hasadımız. Çok lezzetli, verimli, az çekirdekli bir çeşit.

20

Kavunlardan “Misakça” Balıkesir’in yerli bir çeşidi. Mis kokulu, yaz renkli, lezzetli.

21

Bu da en tuhaflarından biri. Iğdır’ın Melekli köyünden bir şalak kavunu. Sanki papaya. Tadı ise görsel zenginliğine tezat ki zaten yetiştirilme amacı farklı. Bildiğim kadarıyla turşuluk ve şifa niyetiyle günümüze ulaşabilmiş. Yine de bu konuda bilgisi olan varsa lütfen yazsın.

22

Irak’tan Ali Baba karpuzu. İki yıldır yetiştiriyoruz, devam da edeceğiz gibi görünüyor.

23

Bunlar da dışı beyaz…

24

İçi sarı, tohumları kırmızı, kendine münhasır karpuzlar. Anadolu’nun kaybolmaya yüz tutmuş çeşitlerinden biri. Yukarıdaki her çeşidi paylaştığımız gibi bunun tohumlarını da yine “ağaçlar net”te paylaşıma açtık. Bugünlerde etkinlik bitmek üzere.

25

Ay çiçekleri, günebakanlar, gündöndüler… Böyle bir çiçek olmasaydı da biri hayal gücüyle resmini yapsaydı en fazla bu kadar yaratıcı olunurdu. Böyle boylu poslu, koca yapraklı, güneş suratlı bir çiçek. Yeterli yerimiz olsa çekirdeğini çıtlatıp durmak için değil, sırf seyretmek için yüzlercesini ekmek isterdim.

27

Her halleri başka. İlk gençliklerinde açan çiçeklerden sonra o ağır başlı halleri bile beni benden alıyor. Yanlarına yaklaştığımda etraflarına ağır ağır yayılan kokuları da beni benden alıyor. Öyle mis kokulu olduklarından değil, onlarda tarif edemeyeceğim başka bir şey var, gündöndü tarlalarında koşturan çocukluğum da var…

28

Evet, her halleri başka. Tarladan böyle bir başı kesip kucaklayarak eve koşmak o kara çekirdekleri çıtlatmaktan kaç kez daha keyifliydi hatırlamıyorum.

29

Neyse, taş setler üst üste gelerek bize küçük küçük yeni düz alanlar kazandırırken bir yandan da bu kadar taş görmenin rahatsızlığını yaratıyor. Ama, yaz gelip de her şey yeşerince tam da hayal ettiğim gibi oluyor veya sonraki yıllar için göz kırpıyorlar. İstediğim bu. Taş setlerin ağaçlarla gölgelendiği, kabaklarla örtüldüğü, çiçeklerle renklendiği bir bahçe. Aşağıdaki fotoğraf bu hayalin küçük bir habercisi.

30

Ama, biraz daha öteye gittiğimizde her yanın aynı kıvamda olmadığı da görünüyor. Zamanı var. Bu fotoğrafta belli belirsiz dutlar, narlar, zeytinler var, büyüyecekler, boylanıp serpilecekler… Şu her yandan sarkan kabakları görmüşken onlardan devam edelim biraz…

32

Bu yılın kocamanı. 27 kg geldi. Bayramiç’in bir köyünden geldi tohumu. Bu yıl bizdeki ikinci yılı, aynı şekli koruyor. Sert etli, lezzetli, genel karakter itibariyle cüsseli bir çeşit, yetiştirmeye devam.

33

Serhat kabaklarından bazılarının kabuk dokusu muazzam.

34

Hasattan sonra daha bir belirgin görünüyor olağanüstü kabuk yapısı. İlkel, artık tarih olmuş devirlerden kalmış gibi görünen bir tuhaf, bir güzel, bir lezzetli kabak bu.

35

Ve Fransa’nın en beğenilen yerli balkabağı. İlk zamanlar neredeyse kara, kapkara bir hali var.

36

Sonra bir hafta on gün içinde o kara halinden böyle turuncu bir şeye dönüşüyor. İç boşluğu çok az, lezzetli, güzeller güzeli bir kabak kendileri.

37

Aşağıda da hasat edilmiş, güneşte kürlenen, kabuklarını kalınlaştırıp aylarca dayanmaya hazırlanan kabakların bir kısmı görünüyor:

38

Kışlık hazırlıklar tüm mevsim boyunca devam etti. Güz başından itibaren de bir ay boyunca üç günde bir hasat edilen incirler pestil ve kurutmalık olarak işlendi. 80 yıllık ata yadigarı ve ganimeti kazanda sular kaynadı, sepet içindeki incirler pek çok kez doldu boşaldı. İncirlerden devam etmeden önce şu kazan işini biraz açayım. Mussolini orduları dedemlerin köyü yakınına gelip de karargah kurduğunda dağdan inen partizanlarca basılıp dağıtılmışlar, dedem de bu kazanı ganimet olarak almış, orada uzun yıllar kullanıldıktan sonra da Türkiye’ye yanlarında getirmişler, yine uzun yıllar kullanmışlar. Sonra uzun yıllar boyunca da bodrumda kaldığını ben biliyorum. Şimdi burada, umarım daha uzun yıllar kullanmak nasip olur.

40

İncirlere dönelim, kaynar suyun içine defne ve mersin dalı atalım

41

Sonra sepetleri bir daldıralım, bir çıkaralım…

42

Kış sebzelerini unuttum. Yarın fotoğraflarını çekip eklerim desem olur belki. Bu yıl kerevizler, pancarlar, pırasalar başı çekiyor. Sebze ve meyvelerden daha başka yeni sakinlerimiz de var. Sevgili kedimizin ikizi oldu. Bu arada geçen yılki kedimiz Kına kaybolmuş, sonra cansız halini bulmuştuk, üzüldük, eve almasak da çok sevmişiz onu, bağlanmışız, aileden biri gibi hissetmişiz, sonra anladık, kedisiz kaldık, her yanı fareler, türlü haşereler sardı. Yeniden bir kedi alalım derken yine Kına gibi kendi kendine bir kedi geliverdi, bir iki gün kaldı ve gitti, bir ay kadar sonra tekrar geldi ve bir daha gitmedi. İşte aşağıdaki güzel mahluk yeni kedimiz Aşure. Yavruların henüz ismi yok, aşağıdaki hallerinin üzerinden bir buçuk ay geçti, yaramazlıkları aldı başını gitti…

43

Evet, yağmursuz, kurak, sıcak ve yağmursuz, kurak, soğuk havalarla geçiyor günlerimiz. Son ayların en keyifli iki günü de böyle yağmurlu, bulutlu, ıslak günleriydi. Diliyoruz önümüzdeki günler, haftalar ve aylar da böyle yağmurlu olsun, beni dağda bayırda yakalasın, bir güzel yıkasın, sırılsıklam etsin, çizmelerimi çamurlara batırsın da yalınayak bıraksın, pencerelerimizden girsin, çatımızdan aksın, yeterki yağsın, uzun uzun yağsın…

44

Uncategorized içinde yayınlandı | 29 Yorum

Bir Kucak Taş

Kış ve bahar mevsimleri boyunca planladığımız işlerin çoğunu yaptık, azı kaldı. Her zaman olduğu gibi planda olmayanlar da çıktı aradan.

Araziyi setleme işi başından beri bizi en çok uğraştıran, en çok emek-zaman alan iş oldu, olmaya da devam ediyor. Eğimli bahçemizin birkaç problemi var. Yıllar önce terk edilmiş, koyuna yedirilmiş, keçiye kemirtilmiş bu bahçede üst örtü kalmamıştı aldığımız vakit. O günden bu yana, yıpranmış, bahar zamanında dahi bir karışı ancak geçen çayır örtüsü civarın en zengin, boylu, gür, rengarenk çayırına dönüştü. Yine de hor kullanıldığı zamanlarda akıp giden toprak, araziyi bir deri bir kemik bırakmış; şimdi parlayan bu sağlıklı cildin otlardan başka pek çok şey için besleyici olması, yağlanması, etlenmesi lazım. Zaman alıyor. Bu zamanı kısaltmanın en iyi yolu araziyi setlemek.

Yağmur hendekleri de düşünülebilir ancak arazinin eski çapraşık set düzeni ve pek çok ağacın, fidanın varlığı bu hendek sistemini parçalıyor. Birbirinden kopuk pek çok çukurdan oluşan bir yapıya döndürüyor; daha doğrusu bu işe girersek öyle olur. Bu nedenle çok daha kolay olan bu seçenekten vazgeçtik daha en başında. Zor olan ise en iyi sonucu doğuracak olan setleme işi. En iyisi set çünkü yağmur suyunun tamamını toprağa emdirmek mümkün, toprak erezyonuna kesin çözüm, kolay ekim, dikim, bakım, hasat . Her yıl bir veya iki set yaparak aşağılara inmeye devam ediyoruz. Ama her yıl bu iş daha da zorlaşıyor çünkü arazinin alt kotlarına malzeme inişi için kolay bir yol yok, henüz.

Sağdan soldan, yol açıldığında çıkan, dondan sonra çatlayıp yola düşen, köyde hafriyattan çıkan taşları arabanın römorkuna doldura doldura getirdik. Asıl iş sonra başlıyor. Taşları kucağımda, çocuk gibi, ama olması gerekenden çok daha ağır bir çocuk gibi 60 basamak aşağıya indirdim durdum. Bir gün boyunca inen taşları ise bir iki saatte örebiliyorum. Göz dolduran bir taş yığını ise birkaç metrekare bir duvarda eriyip gidiyor. Bu durumda da harcadığım emeğin çok altında bir sonuçla sarmaş dolaş oluyoruz.

Bu yılın setleme işi bitti. Önümüzdeki yıl yeniden bu tempoya dönmek istemiyorum ama setlere devam etmek istiyorum. Bu durumda iki yol var. Yollardan biri yanıma işçi almak, tercih etmiyorum, diğeri de bir telefirik yapmak. Telefirik fikri üzerinde duruyoruz. Bir maliyet hesabı yaptıktan sonra karar veririz. Her ikisi de olmazsa yine devam ederim herhalde, belki tempoyu düşürürüm biraz.

İki set dedim. İlkinin yapıldığı yerin önceki hali aşağıdaki gibi. Buraya bir set duvarı yapmamın yukarıdaki genel nedenlerin dışında bir nedeni daha var: Görünen sarı taştan set duvarının üzerine 60-70 cm yüksekliğinde bir ek yapmıştık iki yıl önce. Böylece duvar oldukça yükselmiş ve sağlıklı olmaktan uzaklaşarak bir yerde göbeklenmeye başlamıştı çünkü arkasındaki basınç artmıştı. Bu duvarı sağlama almak için önüne bir duvar daha yapma ihtiyacı doğdu. Burada zaten fotoğrafta da biraz görünen, hafriyattan kalma bir toprak yığını vardı, parça parça indirmiştim buraya kadar. Bu yığının önünde yapılacak bir duvar iş görür diyerek başladım işe.

1

Bittiğinde etraf bir hayli toplanmış oldu.

DSC_2818

Hafriyattan kalan dolgu toprak, duvarın arkasındaki hacmin çoğunu karşıladı ama yetmedi. 4 m3 toprağı dışarıdan, çoğunu arazinin az ötesinde yeni açılan yolun hafriyatından ve azını da aşağıdan başka bir hafriyattan getirerek eksiği tamamladık. Toprağın önündeki bir metre civarındaki boşluğu ise boylu boyunca daha önce yataklarda yaptığımız gibi kütük, çalı-çırpı, yaprak, kompost ve akla gelen gelmeyen her türlü organik maddeyle ve araları da toprakla kat kat doldurduk. Üstteki bir karış kalınlığındaki katmanı da gübreyle karıştırarak ve yüzeye de gübre serpiştirerek tüm alanı ekime, dikime hazır hale getirdik ve birer tane kızılcık, vişne, elma, yediveren dut fidanı diktik. Bu ağaçlar alanı tamamen gölgeleyene kadar altlarında uygun sebzeleri yetiştirmeye devam ederiz. Bu yıl domates, biber, patlıcan, kavun ve karpuzlar ekildi. Öndeki oğul otu, yani melisa ise zaten oradaydı, ellemedik.

DSC_2801

Bu mini setin yan kısmı da yukarıdan aşağıya inen merdivenin devamı olarak üç basamakla şekillendi ve bu noktaya kadar iniş kolaylaştı. Merdivenin sağında da mini mini setçikler yaptım, yukarıdaki melisa gibi zaten burada olan adaçayı buraya daha önce yapılmış havası verirken boş yerlere de kekik ve lavanta diktik.

4

Gelelim bir alttaki yeni setimize. Burası diğerinden daha uzun bir duvarı gerektirdi ki arazi buradan itibaren genişliyor. Önce eski setin biraz daha alt kısmına temel açıldı, yerli taş bulundu ki yer yer yüzeydeydi.

5

Temel kazılmış halde geniş açıyla görünüş böyle:

6

Sonra da duvar örüldü ama bitmedi. Sonbaharda iki karış daha yükseltmeyi istiyorum ki üstteki toprakla seviyeyi bulsun.

7

Bu duvarın üst kısmında da boydan boya bir boşluk oluştu. Orayı da aynı şekilde doldurmaya başladık.

8

Önce boydan boya kütük, çalı çırpı, sonra kuru yaprak, bazen çınar yaprakları, bazen çam pürçükleri, bazen odunlar biçilirken çıkan talaşlar. Sonra bir kat toprak ve sonra da mutfak atıkları. Önümüzdeki yaklaşık bir yıl boyunca mutfaktan çıkan atıkların döküm yeri burası olacak. Her gün bir kova kompost malzemesi ve üzerine de bir kova toprak. Yani üç yüz kova mutfak atığı ve üç yüz kova toprak. Arkasından da üst yüzeye bir karış daha toprak ve birkaç çuval gübreyle örttük mü bahar ekimine hazır hale gelir.

9

Bu alana bu yıl ekim yapmadık ama atılan mutfak artıklarından korsan bir bahçe oluşmaya başladı bile; kabaklar, yerelmaları, mısırlar ve domatesler. Biz sadece aralarda seyreltme yapıyoruz. Yerelmaları hariç her bitkinin çeşidi ise sürpriz.

10

Daha yukarıdaki bir sette bir miktar taş yığını vardı daha önce, bu taşları da aşağıya indirince açılan yeri yine her zamanki yatak sistemimize göre hazırladık. Önce çukur, sonra da yukarıda anlatılanlar gibi kat üstüne kat.

11

Böyle yapmaya devam ediyoruz çünkü bu yöntem, bu malzemeler harika sonuçlar doğuruyor. “Altı Yaprak Üstü Bulut-Çukur Kültür 2” yazımızda fotoğrafladığımız yatağı bu yıl –nedenini birazdan anlatırım- bozduk ve iki yıl içerisinde nelerin değiştiğini, toprağın nasıl canlandığını, nasıl sünger gibi bir hale geldiğini gördük. Mübarek helva gibi olmuş.

Hatırlarsanız orada da, alta yerleştirilen kütük, odun gibisinden kaba organik malzeme üzerine kuru yaprak ve topraktan katlar çıkmıştık. Tüm bu katlar toprak canlılarının emekleriyle birbiri içinde eriyerek geçirgen, yumuşak, besleyici bir yapı kazanmış. 70 cm aşağıdan çıkan bir kütük parçası aşağı dünyanın mantarlı, böcekli aleminden bir merhaba diyor.

12

Bilhassa en alttaki toprak siyaha yakın bir renkteydi. Bu en güzel tabaka zaman içinde aşağıya inen, yukarıya çıkan, aşağıya inen ve tekrar tekrar yukarıya çıkan türlü hayvanatla üst tabakalara karışmaya devam edecek ve her şey daha da güzel olacakken biz bu yatağı bozduk. İçindekileri yukarıda anlattığım yeni setlerdeki yatağa aktardık, bir kısmını da diğer yataklara pay ettik çünkü evin hemen önündeki bu alanı biraz doldurarak kayrak kaplamayı ve zaman içinde asma altı olarak dinlenilecek, oturulup vakit geçirilecek bir yer haline getirmek istedik. Aslında en başından beri planımız buydu ama evin yan tarafı ve alt setler bahçe yapmak için henüz hazır değildi, mecburen buraya yapmıştık, sonra da bozmaya kıyamadık ama zaman içinde diğer yatakları yaptıkça bundan vazgeçebildik nihayetinde.

Geçen seneki hali böyleydi:

13

Yapım aşamasında; şu an itibarıyla böyle:

14

Arayı taş-toprak doldurup üzerine kayrak döşendiğinde, asma çardağı yapıldığında ve asma buraları sardığında ne güzel olacak. Fark edildiği üzere kenardaki biberiyeler, adaçayları, lavantalar, pelinler de göz doldurmaya başladılar; geçen yaz bir karış fideydiler.

Bahsetmeye değecek bir iş de evin üst setinin elden geçirilmesi. Geçen yaz böyleydi, kötü değil, çok güzel:

20

Ama kullanım kolaylığı için basamak, iki yandaki yatakların çıkma ahşaplarla biraz yükseltilmesi, biraz taş işçiliği yapılınca gayet derli toplu oldu.

15

Yapamadığımız, daha doğrusu yarım yaptığımız bir iş ise arazinin etrafının çevrilmesi. Başladık ve üçte birini ancak bitirebildik. Sınırlardaki ağaç ve çalılara zarar vermemek için oldukça uğraştığımız bir iş oluyor bu. Önümüzdeki sonbahar veya kışta bitiririz artık.

Taşlıbahçe’de durumlar böyle. Ekim dikimlerin çoğu bitti, azı kaldı. Zeytinliği budadık, dere kenarındaki küçük bahçenin böğürtlenlerine kıydık. Başka yazılarda anlatırız, paylaşırız…

Unutmadan. Bir de ortancalarımız oldu. Çocukluğumun gölgeli bahçelerinin vazgeçilmez güzelliklerine daha yeni kavuştuk. Onların o belirsiz kokularına bile hasret kalmışım. Niye daha önceden dikmediysek. Neyse, artık mutfaktan bahçeye çıktığımızda incirin gölgesinde ilk karşılaştıklarımız onlar oluyor.

16

Henüz küçükler ve bu küçük halleriyle bile “biz güzeliz, çok güzeliz, tevazuyu bırakalım, biz hem vallah, hem billah çok güzeliz” der gibiler…

17

Uncategorized içinde yayınlandı | 34 Yorum

Hava Taarruzu

Şubatta açan erik, badem çiçekleri dedik, kurak, yağmura hasret bir bahar dedik, eriklerin maşallahı var da içimiz rahat değil, mayıs sıkıntılı dedik… Yağmura hasret toprağa, ota, ağaca, beklenenin, arzu edilenin ötesinde bir hava taarruzu oldu gelen. Kararan hava yağmurla başladı rahatlamaya ama hafiflemedi, arttıkça arttı derdi, kıvamı daha da koyulaştı…

DSC_2749

Neyi var, neyi yoksa attı, döktü

1

Biraz daha yakından bakalım şu küçük, soğuk, parlak şeylere.

2

Bu dolu taneleri taarruzun bir gün sonrasına ait. O kadar çok yağdı ki, iki gün sonra dahi yer yer görülüyorlar ki unutmayalım mayıs ayındayız artık.

Hep güzel ağaç, çiçek, yaprak, meyve fotoğraflarını sıraladık genellikle. Başına buyruk davranmaya zorlanan sevgili dünyamız bir sarhoş gibi. Geçen gün dallarında üzüm salkımı edasıyla poz veren erikler:

3

Erkenden gelişip başlarına geleceklerden habersiz yaprak büyüten zavallı kabaklar:

4

Ve enginarlar…

5

…ve yerelmaları…

6

…ve çilekler…

7

…ve Antepfıstıkları…

8

…ve hurmalar…

9

…ve elmalar…

10

…ve asma…

DSC_2744

…ve ayva ve daha başkaları. En az zarar görenler ise birkaç nektarinle bademler, zeytinler, dutlar ve incirler oldu. Badem, zeytin ve nektarinler ince uzun yapraklara sahipler, herhalde ondan diyorum ama incirler ve dutlar, onların bir anlaşması mı vardı bu afetle bilmiyorum. Neyse, şimdi yağmur güzelce yağıyor, iki günden beri neredeyse aralıksız ama güzel yağıyor, sakin sayılır, ince ince, toprağa işleye işleye. Toprak doyarsa eğer, sarılır bu yaralar. Yeni yapraklar çıkar, toparlanır, kendilerine gelir bu canlar…

11

Uncategorized içinde yayınlandı | 6 Yorum

“Mayıs Sıkıntısı”

Şu cümleyi kaç kez yazdım bilmiyorum: “Uzun zaman oldu,  yine açmışız arayı.” bir kez daha tekrar etmekte sakınca görmüyorum: Uzun zaman oldu, yine açmışız arayı. O halde yine alıştığımız üzere böyle bir cümlenin arkasından zamansız fotoğraflar, paylaşımlar, anılar gelecek demektir. Zamansız kış fotoğraflarıyla başlamak da uygundur belki. Gerçi bir kısmını paylaşmıştık, küçük bir kısmını daha paylaşıverelim. Kış bu sene “kış”tı. Geçen senenin kızgın, yıpratıcı, hırpalayan kışı değil de, daha beyaz, daha yumuşak, daha lapa lapa. Öyle olunca karda dolaşmalar da oldu haliyle:

1

Bizden önce dolaşanların izlerini çözmece oyunları oynamalar…

1b

Üşüdük, eve gidelim demeler de oldu:

2

Evde oturmalar, içeriden dışarıya bakmalar:

3

Sobanın küllüğüne düşürülen bir miktar korda kahve pişirmek gibi keşifler ve de keyifler:

4

Ve ne muazzam manzaralar…

5

Ve gerçekten de, ne muazzam manzaralar…

6

Köknarları çok severim; dikmedik hiç ama selviler köknar kostümü giyiverdiler bu kış:

7

Salkım söğütleri de çok severim; onları da dikmedik hiç ama zeytinler söğütçülük oynayıverdiler bu kış:

8
Velhasıl kış geldi geçti; dalları basan karların son fotoğrafı  6 Şubatın hatırası

9

Peki ya on gün sonra, 16 Şubat’taki bu kar da neyin nesi? Kardan elbiselerden sonra çiçekli elbiseler giyen bu ağaçları aldatan, zamanından çok önce heyecanlandıran ne?

10

Eyvah dedik; üçüncü eriksiz, bademsiz, kayısısız yılımıza giriyoruz. Ama öyle olmadı, Şubat geçti, mart geçti, nisan geçti ve mayıs başındayız, erikten bir saray altındayız:

11

İyi görünüyor biliyorum ama içimdeki his pek öyle iyi değil. “Maşallah” diyoruz ama tadında değil, burukluk içimizde. Normal olmayan, yolunda gitmeyen bir şeyler var sanki. Yağmura hasret bir bahar! İlk kez, mart ayında diktiğim fidanları suladım. 2009 senesinden bu yana ilk kez haziran ortasından önce su verdim yeni dikilen fidanlara.

12

Görünüşte her şey normal, otlar yeşil, boylu, çiçekler arı dolu, tam bir bahar havası:

13

Katırtırnakları, burada “katır kuyruğu” diyorlar; sapsarı, kokuları mis gibi…

14

Ama dedim ya, kuru ve buruk bir bahar. Toprağın sakladığı serin su ılıdı, buhar oldu. Mayıs böyle gider de yağmurlu geçmezse halimiz yaman. Umut mayısta.

Buralara geldik geleli her yılın kendine has bir tuhaflığı oldu. Yok yaz gelmedi, yok kış gelmedi, yok erken geldi, yok geç geldi… Tüm bunları normal kabul edip “bu iş böyle” demek için, diyebilmek için neler vermezdim. Ama bilhassa son yıllarda avaz avaz bağıran “tarafsız” yani olması gerektiği gibi olan, yani satılmamış bilim insanları, hem iklim bilimciler, hem de alanları ne olursa olsun iklimdeki değişimleri kaydeden diğer bilim insanları, aynı şeyi, hep aynı şeyi söylüyorlar, yazıyorlar, bağırıyorlar…

İnsan eliyle değişen, geri dönülmez şekilde değişen bir gezegen, biricik dünyamız, ev sahibimiz. Kulaklarını tıkayan politikacılar, yok öyle bir şey diyenler, olan oldu, biz işimize bakalım diyen sanayi devleri, gerçeği görüp bu işte de para var diyen uyanık yatırımcılar ve hepsinden ayrı, bir kısım çırpınan insanlar.

İşin ciddiyeti pek çok ülkeden yöneticiyi bir araya toplamaya itti, biliyoruz. Alınan kararlar ise bu işte umudu olanları hayal kırıklığına uğrattı çünkü yasal yaptırımlar yerine gönüllülüğü öne çıkardılar. Karar alındı mı alındı, bu herkesi oyalar.
Oyalanmayanlar ise bildikleri yolda devam ediyorlar. Yollar türlü türlü olsa da niyet aynı. Bu yollardan biri de sivil itaatsizlik. Pek çok ülkeden pek çok noktada 15 Mayıs’ta ortak eylem var. Türkiye’de de Aliağa bu eylemlere ev sahipliği yapacak. Yıllar önce Türkiye’nin ilk büyük çevre hareketiyle hafızalarda yer eden Aliağa’nın seçilmiş olması tesadüfi değil. Yeryüzünde bir Cennet, yeryüzünde bir Cehennem. Tercih zamanı, herkes için.

(…)

Aliağa’yla alakalı veya alakasız Taşlıbahçe’ye dönelim hızlıca; birkaç cümle, birkaç fotoğraf daha. Kar altındaki baklaları, soğanları…

15

…köklendiren, boylandıran toprak halen keyifli, kurak geçen baharı görmezden geliyor:

16

Bahar, gelincikli yüzüyle her yerde gülüyor hala; temizlemediğimiz, dokunmadığımız yataklardan birinde doğa bildiğini güzelce okuyor, adına yaban diyoruz, bir avuç yaban güzellik en güçlü ve en zarif yabaniliğiyle etrafa neşe saçıyor:

17

Bahar, gelincikli yüzüyle her yerde gülüyor hala; taş duvarlar arasındaki bir avuç değil, bir tutam toz toprak parçasından kucak dolusu neşe saçıyor arılara, kelebeklere, envai çeşit börtü böceğe… Ve sırf insan olduğumuz ya da sırf okur yazar olduğumuz için belki de, bize düşen en fazla bir tutam neşe… Ne diyelim. İnsan olana çok bile…

18

Uncategorized içinde yayınlandı | 18 Yorum