Bir Kucak Taş

Kış ve bahar mevsimleri boyunca planladığımız işlerin çoğunu yaptık, azı kaldı. Her zaman olduğu gibi planda olmayanlar da çıktı aradan.

Araziyi setleme işi başından beri bizi en çok uğraştıran, en çok emek-zaman alan iş oldu, olmaya da devam ediyor. Eğimli bahçemizin birkaç problemi var. Yıllar önce terk edilmiş, koyuna yedirilmiş, keçiye kemirtilmiş bu bahçede üst örtü kalmamıştı aldığımız vakit. O günden bu yana, yıpranmış, bahar zamanında dahi bir karışı ancak geçen çayır örtüsü civarın en zengin, boylu, gür, rengarenk çayırına dönüştü. Yine de hor kullanıldığı zamanlarda akıp giden toprak, araziyi bir deri bir kemik bırakmış; şimdi parlayan bu sağlıklı cildin otlardan başka pek çok şey için besleyici olması, yağlanması, etlenmesi lazım. Zaman alıyor. Bu zamanı kısaltmanın en iyi yolu araziyi setlemek.

Yağmur hendekleri de düşünülebilir ancak arazinin eski çapraşık set düzeni ve pek çok ağacın, fidanın varlığı bu hendek sistemini parçalıyor. Birbirinden kopuk pek çok çukurdan oluşan bir yapıya döndürüyor; daha doğrusu bu işe girersek öyle olur. Bu nedenle çok daha kolay olan bu seçenekten vazgeçtik daha en başında. Zor olan ise en iyi sonucu doğuracak olan setleme işi. En iyisi set çünkü yağmur suyunun tamamını toprağa emdirmek mümkün, toprak erezyonuna kesin çözüm, kolay ekim, dikim, bakım, hasat . Her yıl bir veya iki set yaparak aşağılara inmeye devam ediyoruz. Ama her yıl bu iş daha da zorlaşıyor çünkü arazinin alt kotlarına malzeme inişi için kolay bir yol yok, henüz.

Sağdan soldan, yol açıldığında çıkan, dondan sonra çatlayıp yola düşen, köyde hafriyattan çıkan taşları arabanın römorkuna doldura doldura getirdik. Asıl iş sonra başlıyor. Taşları kucağımda, çocuk gibi, ama olması gerekenden çok daha ağır bir çocuk gibi 60 basamak aşağıya indirdim durdum. Bir gün boyunca inen taşları ise bir iki saatte örebiliyorum. Göz dolduran bir taş yığını ise birkaç metrekare bir duvarda eriyip gidiyor. Bu durumda da harcadığım emeğin çok altında bir sonuçla sarmaş dolaş oluyoruz.

Bu yılın setleme işi bitti. Önümüzdeki yıl yeniden bu tempoya dönmek istemiyorum ama setlere devam etmek istiyorum. Bu durumda iki yol var. Yollardan biri yanıma işçi almak, tercih etmiyorum, diğeri de bir telefirik yapmak. Telefirik fikri üzerinde duruyoruz. Bir maliyet hesabı yaptıktan sonra karar veririz. Her ikisi de olmazsa yine devam ederim herhalde, belki tempoyu düşürürüm biraz.

İki set dedim. İlkinin yapıldığı yerin önceki hali aşağıdaki gibi. Buraya bir set duvarı yapmamın yukarıdaki genel nedenlerin dışında bir nedeni daha var: Görünen sarı taştan set duvarının üzerine 60-70 cm yüksekliğinde bir ek yapmıştık iki yıl önce. Böylece duvar oldukça yükselmiş ve sağlıklı olmaktan uzaklaşarak bir yerde göbeklenmeye başlamıştı çünkü arkasındaki basınç artmıştı. Bu duvarı sağlama almak için önüne bir duvar daha yapma ihtiyacı doğdu. Burada zaten fotoğrafta da biraz görünen, hafriyattan kalma bir toprak yığını vardı, parça parça indirmiştim buraya kadar. Bu yığının önünde yapılacak bir duvar iş görür diyerek başladım işe.

1

Bittiğinde etraf bir hayli toplanmış oldu.

DSC_2818

Hafriyattan kalan dolgu toprak, duvarın arkasındaki hacmin çoğunu karşıladı ama yetmedi. 4 m3 toprağı dışarıdan, çoğunu arazinin az ötesinde yeni açılan yolun hafriyatından ve azını da aşağıdan başka bir hafriyattan getirerek eksiği tamamladık. Toprağın önündeki bir metre civarındaki boşluğu ise boylu boyunca daha önce yataklarda yaptığımız gibi kütük, çalı-çırpı, yaprak, kompost ve akla gelen gelmeyen her türlü organik maddeyle ve araları da toprakla kat kat doldurduk. Üstteki bir karış kalınlığındaki katmanı da gübreyle karıştırarak ve yüzeye de gübre serpiştirerek tüm alanı ekime, dikime hazır hale getirdik ve birer tane kızılcık, vişne, elma, yediveren dut fidanı diktik. Bu ağaçlar alanı tamamen gölgeleyene kadar altlarında uygun sebzeleri yetiştirmeye devam ederiz. Bu yıl domates, biber, patlıcan, kavun ve karpuzlar ekildi. Öndeki oğul otu, yani melisa ise zaten oradaydı, ellemedik.

DSC_2801

Bu mini setin yan kısmı da yukarıdan aşağıya inen merdivenin devamı olarak üç basamakla şekillendi ve bu noktaya kadar iniş kolaylaştı. Merdivenin sağında da mini mini setçikler yaptım, yukarıdaki melisa gibi zaten burada olan adaçayı buraya daha önce yapılmış havası verirken boş yerlere de kekik ve lavanta diktik.

4

Gelelim bir alttaki yeni setimize. Burası diğerinden daha uzun bir duvarı gerektirdi ki arazi buradan itibaren genişliyor. Önce eski setin biraz daha alt kısmına temel açıldı, yerli taş bulundu ki yer yer yüzeydeydi.

5

Temel kazılmış halde geniş açıyla görünüş böyle:

6

Sonra da duvar örüldü ama bitmedi. Sonbaharda iki karış daha yükseltmeyi istiyorum ki üstteki toprakla seviyeyi bulsun.

7

Bu duvarın üst kısmında da boydan boya bir boşluk oluştu. Orayı da aynı şekilde doldurmaya başladık.

8

Önce boydan boya kütük, çalı çırpı, sonra kuru yaprak, bazen çınar yaprakları, bazen çam pürçükleri, bazen odunlar biçilirken çıkan talaşlar. Sonra bir kat toprak ve sonra da mutfak atıkları. Önümüzdeki yaklaşık bir yıl boyunca mutfaktan çıkan atıkların döküm yeri burası olacak. Her gün bir kova kompost malzemesi ve üzerine de bir kova toprak. Yani üç yüz kova mutfak atığı ve üç yüz kova toprak. Arkasından da üst yüzeye bir karış daha toprak ve birkaç çuval gübreyle örttük mü bahar ekimine hazır hale gelir.

9

Bu alana bu yıl ekim yapmadık ama atılan mutfak artıklarından korsan bir bahçe oluşmaya başladı bile; kabaklar, yerelmaları, mısırlar ve domatesler. Biz sadece aralarda seyreltme yapıyoruz. Yerelmaları hariç her bitkinin çeşidi ise sürpriz.

10

Daha yukarıdaki bir sette bir miktar taş yığını vardı daha önce, bu taşları da aşağıya indirince açılan yeri yine her zamanki yatak sistemimize göre hazırladık. Önce çukur, sonra da yukarıda anlatılanlar gibi kat üstüne kat.

11

Böyle yapmaya devam ediyoruz çünkü bu yöntem, bu malzemeler harika sonuçlar doğuruyor. “Altı Yaprak Üstü Bulut-Çukur Kültür 2” yazımızda fotoğrafladığımız yatağı bu yıl –nedenini birazdan anlatırım- bozduk ve iki yıl içerisinde nelerin değiştiğini, toprağın nasıl canlandığını, nasıl sünger gibi bir hale geldiğini gördük. Mübarek helva gibi olmuş.

Hatırlarsanız orada da, alta yerleştirilen kütük, odun gibisinden kaba organik malzeme üzerine kuru yaprak ve topraktan katlar çıkmıştık. Tüm bu katlar toprak canlılarının emekleriyle birbiri içinde eriyerek geçirgen, yumuşak, besleyici bir yapı kazanmış. 70 cm aşağıdan çıkan bir kütük parçası aşağı dünyanın mantarlı, böcekli aleminden bir merhaba diyor.

12

Bilhassa en alttaki toprak siyaha yakın bir renkteydi. Bu en güzel tabaka zaman içinde aşağıya inen, yukarıya çıkan, aşağıya inen ve tekrar tekrar yukarıya çıkan türlü hayvanatla üst tabakalara karışmaya devam edecek ve her şey daha da güzel olacakken biz bu yatağı bozduk. İçindekileri yukarıda anlattığım yeni setlerdeki yatağa aktardık, bir kısmını da diğer yataklara pay ettik çünkü evin hemen önündeki bu alanı biraz doldurarak kayrak kaplamayı ve zaman içinde asma altı olarak dinlenilecek, oturulup vakit geçirilecek bir yer haline getirmek istedik. Aslında en başından beri planımız buydu ama evin yan tarafı ve alt setler bahçe yapmak için henüz hazır değildi, mecburen buraya yapmıştık, sonra da bozmaya kıyamadık ama zaman içinde diğer yatakları yaptıkça bundan vazgeçebildik nihayetinde.

Geçen seneki hali böyleydi:

13

Yapım aşamasında; şu an itibarıyla böyle:

14

Arayı taş-toprak doldurup üzerine kayrak döşendiğinde, asma çardağı yapıldığında ve asma buraları sardığında ne güzel olacak. Fark edildiği üzere kenardaki biberiyeler, adaçayları, lavantalar, pelinler de göz doldurmaya başladılar; geçen yaz bir karış fideydiler.

Bahsetmeye değecek bir iş de evin üst setinin elden geçirilmesi. Geçen yaz böyleydi, kötü değil, çok güzel:

20

Ama kullanım kolaylığı için basamak, iki yandaki yatakların çıkma ahşaplarla biraz yükseltilmesi, biraz taş işçiliği yapılınca gayet derli toplu oldu.

15

Yapamadığımız, daha doğrusu yarım yaptığımız bir iş ise arazinin etrafının çevrilmesi. Başladık ve üçte birini ancak bitirebildik. Sınırlardaki ağaç ve çalılara zarar vermemek için oldukça uğraştığımız bir iş oluyor bu. Önümüzdeki sonbahar veya kışta bitiririz artık.

Taşlıbahçe’de durumlar böyle. Ekim dikimlerin çoğu bitti, azı kaldı. Zeytinliği budadık, dere kenarındaki küçük bahçenin böğürtlenlerine kıydık. Başka yazılarda anlatırız, paylaşırız…

Unutmadan. Bir de ortancalarımız oldu. Çocukluğumun gölgeli bahçelerinin vazgeçilmez güzelliklerine daha yeni kavuştuk. Onların o belirsiz kokularına bile hasret kalmışım. Niye daha önceden dikmediysek. Neyse, artık mutfaktan bahçeye çıktığımızda incirin gölgesinde ilk karşılaştıklarımız onlar oluyor.

16

Henüz küçükler ve bu küçük halleriyle bile “biz güzeliz, çok güzeliz, tevazuyu bırakalım, biz hem vallah, hem billah çok güzeliz” der gibiler…

17

Uncategorized içinde yayınlandı | 27 Yorum

Hava Taarruzu

Şubatta açan erik, badem çiçekleri dedik, kurak, yağmura hasret bir bahar dedik, eriklerin maşallahı var da içimiz rahat değil, mayıs sıkıntılı dedik… Yağmura hasret toprağa, ota, ağaca, beklenenin, arzu edilenin ötesinde bir hava taarruzu oldu gelen. Kararan hava yağmurla başladı rahatlamaya ama hafiflemedi, arttıkça arttı derdi, kıvamı daha da koyulaştı…

DSC_2749

Neyi var, neyi yoksa attı, döktü

1

Biraz daha yakından bakalım şu küçük, soğuk, parlak şeylere.

2

Bu dolu taneleri taarruzun bir gün sonrasına ait. O kadar çok yağdı ki, iki gün sonra dahi yer yer görülüyorlar ki unutmayalım mayıs ayındayız artık.

Hep güzel ağaç, çiçek, yaprak, meyve fotoğraflarını sıraladık genellikle. Başına buyruk davranmaya zorlanan sevgili dünyamız bir sarhoş gibi. Geçen gün dallarında üzüm salkımı edasıyla poz veren erikler:

3

Erkenden gelişip başlarına geleceklerden habersiz yaprak büyüten zavallı kabaklar:

4

Ve enginarlar…

5

…ve yerelmaları…

6

…ve çilekler…

7

…ve Antepfıstıkları…

8

…ve hurmalar…

9

…ve elmalar…

10

…ve asma…

DSC_2744

…ve ayva ve daha başkaları. En az zarar görenler ise birkaç nektarinle bademler, zeytinler, dutlar ve incirler oldu. Badem, zeytin ve nektarinler ince uzun yapraklara sahipler, herhalde ondan diyorum ama incirler ve dutlar, onların bir anlaşması mı vardı bu afetle bilmiyorum. Neyse, şimdi yağmur güzelce yağıyor, iki günden beri neredeyse aralıksız ama güzel yağıyor, sakin sayılır, ince ince, toprağa işleye işleye. Toprak doyarsa eğer, sarılır bu yaralar. Yeni yapraklar çıkar, toparlanır, kendilerine gelir bu canlar…

11

Uncategorized içinde yayınlandı | 6 Yorum

“Mayıs Sıkıntısı”

Şu cümleyi kaç kez yazdım bilmiyorum: “Uzun zaman oldu,  yine açmışız arayı.” bir kez daha tekrar etmekte sakınca görmüyorum: Uzun zaman oldu, yine açmışız arayı. O halde yine alıştığımız üzere böyle bir cümlenin arkasından zamansız fotoğraflar, paylaşımlar, anılar gelecek demektir. Zamansız kış fotoğraflarıyla başlamak da uygundur belki. Gerçi bir kısmını paylaşmıştık, küçük bir kısmını daha paylaşıverelim. Kış bu sene “kış”tı. Geçen senenin kızgın, yıpratıcı, hırpalayan kışı değil de, daha beyaz, daha yumuşak, daha lapa lapa. Öyle olunca karda dolaşmalar da oldu haliyle:

1

Bizden önce dolaşanların izlerini çözmece oyunları oynamalar…

1b

Üşüdük, eve gidelim demeler de oldu:

2

Evde oturmalar, içeriden dışarıya bakmalar:

3

Sobanın küllüğüne düşürülen bir miktar korda kahve pişirmek gibi keşifler ve de keyifler:

4

Ve ne muazzam manzaralar…

5

Ve gerçekten de, ne muazzam manzaralar…

6

Köknarları çok severim; dikmedik hiç ama selviler köknar kostümü giyiverdiler bu kış:

7

Salkım söğütleri de çok severim; onları da dikmedik hiç ama zeytinler söğütçülük oynayıverdiler bu kış:

8
Velhasıl kış geldi geçti; dalları basan karların son fotoğrafı  6 Şubatın hatırası

9

Peki ya on gün sonra, 16 Şubat’taki bu kar da neyin nesi? Kardan elbiselerden sonra çiçekli elbiseler giyen bu ağaçları aldatan, zamanından çok önce heyecanlandıran ne?

10

Eyvah dedik; üçüncü eriksiz, bademsiz, kayısısız yılımıza giriyoruz. Ama öyle olmadı, Şubat geçti, mart geçti, nisan geçti ve mayıs başındayız, erikten bir saray altındayız:

11

İyi görünüyor biliyorum ama içimdeki his pek öyle iyi değil. “Maşallah” diyoruz ama tadında değil, burukluk içimizde. Normal olmayan, yolunda gitmeyen bir şeyler var sanki. Yağmura hasret bir bahar! İlk kez, mart ayında diktiğim fidanları suladım. 2009 senesinden bu yana ilk kez haziran ortasından önce su verdim yeni dikilen fidanlara.

12

Görünüşte her şey normal, otlar yeşil, boylu, çiçekler arı dolu, tam bir bahar havası:

13

Katırtırnakları, burada “katır kuyruğu” diyorlar; sapsarı, kokuları mis gibi…

14

Ama dedim ya, kuru ve buruk bir bahar. Toprağın sakladığı serin su ılıdı, buhar oldu. Mayıs böyle gider de yağmurlu geçmezse halimiz yaman. Umut mayısta.

Buralara geldik geleli her yılın kendine has bir tuhaflığı oldu. Yok yaz gelmedi, yok kış gelmedi, yok erken geldi, yok geç geldi… Tüm bunları normal kabul edip “bu iş böyle” demek için, diyebilmek için neler vermezdim. Ama bilhassa son yıllarda avaz avaz bağıran “tarafsız” yani olması gerektiği gibi olan, yani satılmamış bilim insanları, hem iklim bilimciler, hem de alanları ne olursa olsun iklimdeki değişimleri kaydeden diğer bilim insanları, aynı şeyi, hep aynı şeyi söylüyorlar, yazıyorlar, bağırıyorlar…

İnsan eliyle değişen, geri dönülmez şekilde değişen bir gezegen, biricik dünyamız, ev sahibimiz. Kulaklarını tıkayan politikacılar, yok öyle bir şey diyenler, olan oldu, biz işimize bakalım diyen sanayi devleri, gerçeği görüp bu işte de para var diyen uyanık yatırımcılar ve hepsinden ayrı, bir kısım çırpınan insanlar.

İşin ciddiyeti pek çok ülkeden yöneticiyi bir araya toplamaya itti, biliyoruz. Alınan kararlar ise bu işte umudu olanları hayal kırıklığına uğrattı çünkü yasal yaptırımlar yerine gönüllülüğü öne çıkardılar. Karar alındı mı alındı, bu herkesi oyalar.
Oyalanmayanlar ise bildikleri yolda devam ediyorlar. Yollar türlü türlü olsa da niyet aynı. Bu yollardan biri de sivil itaatsizlik. Pek çok ülkeden pek çok noktada 15 Mayıs’ta ortak eylem var. Türkiye’de de Aliağa bu eylemlere ev sahipliği yapacak. Yıllar önce Türkiye’nin ilk büyük çevre hareketiyle hafızalarda yer eden Aliağa’nın seçilmiş olması tesadüfi değil. Yeryüzünde bir Cennet, yeryüzünde bir Cehennem. Tercih zamanı, herkes için.

(…)

Aliağa’yla alakalı veya alakasız Taşlıbahçe’ye dönelim hızlıca; birkaç cümle, birkaç fotoğraf daha. Kar altındaki baklaları, soğanları…

15

…köklendiren, boylandıran toprak halen keyifli, kurak geçen baharı görmezden geliyor:

16

Bahar, gelincikli yüzüyle her yerde gülüyor hala; temizlemediğimiz, dokunmadığımız yataklardan birinde doğa bildiğini güzelce okuyor, adına yaban diyoruz, bir avuç yaban güzellik en güçlü ve en zarif yabaniliğiyle etrafa neşe saçıyor:

17

Bahar, gelincikli yüzüyle her yerde gülüyor hala; taş duvarlar arasındaki bir avuç değil, bir tutam toz toprak parçasından kucak dolusu neşe saçıyor arılara, kelebeklere, envai çeşit börtü böceğe… Ve sırf insan olduğumuz ya da sırf okur yazar olduğumuz için belki de, bize düşen en fazla bir tutam neşe… Ne diyelim. İnsan olana çok bile…

18

Uncategorized içinde yayınlandı | 18 Yorum

Balkabağı ve Kar

Domateslerle kalmışız son yazıda. Başka bir deyişle yazda kalmışız; aşağıdaki gibi:

1

Oysa, yaz bahçesinin bozulması, sökülmesi, kış sebzelerinin rahatlaması ve yaz başında hasat edilecek soğan, sarımsak, bakla gibi bitkilerin ekimiyle birlikte sonbahar geleli, geçeli çok oldu. Aynı yer, aynı açı, yaz hali, kışın yaz hali:

2

…ve kışın kış hali:

DSC_2605

Bu arada, güz başında dağın arkasındaki bağlardan hasat ettiğimiz üzümlerle şarabımızı da yaptık; ara sıra içilecek bir kadeh şarap artan vergilerle bir lükse dönüşünce iş başa düştü.

3

Yukarıda sayılan işlerin akabinde aşağıya doğru bir set inşasıyla devam ettik. Her yıl bir veya iki set yapmayı veya onarmayı  görev edindim. Bu darmadağın yer, bu taşlar bir bir yerini buldu; işin çoğu bitmişken taşlar da bitti.

4

Sonra emektar nivamızla civardaki taşları toplamaya, getirmeye başladık, başka bir yazıda iş tamamıyla bittiğinde görsellerle paylaşırız.

5

Bahsettiğim bu set işi tamamıyla bitmedi çünkü yeni taşları tek tek toplamaya, aşağıya çocuk taşır gibi kucakta indirmeye başlamışken zeytin zamanı geliverdi. Bu işe, yani zeytine tam başlamıştık ki, her şeyin ters gittiği günler vardır ya, öyle bir günde kapanışı düşerek ve kaburgamı çatlatarak yaptım.

Bir süre zeytine mecburi mola vererek tekrar başladığımızda kalan zaman oldukça sıkıştırdı haliyle. Zeytin yağının bu yıl para yapmasından dolayı herkes dört elle bu işe sarılınca ekip de kuramadık ama yine de bir arkadaşla, ortak icar aldığımız zeytinliği silktik, yağımızı çıkardık.

Ve bu arada bahsetmediğimiz iki hayırlı iş yaptık.  Yaz başında küçük bir bahçeyle kış başında yeni bir zeytinlik aldık son kalanlarla. Bu yerleri başka bir yazıda anlatır, sizlere tanıştırırız.

6

Tekrar bahçeye dönelim ve sadık toprağın değişen hediyelerine bakalım.  Güz tabağımız hayli renkliydi:

7

Daha başka renkler de var. Güz başlarında kış kabaklarının hasadı da bitivermişti. Yaz ortasından itibaren ara ara dayanamayarak kullandığımız kabaklar oldu; gerisi de kış aylarının bakılası, seyredilesi, pişirilesi, yenilesi güzellikleri olarak serin bir yere kaldırıldılar; ama önce toplu bir hatıra fotoğrafı çekildiler. Aşağıda 250 kg kadar kabak var. Bu kış, yazın da olduğu gibi pazardan pek bir şey almamaya kararlıyız. Dolayısıyla göze çok gelse de temel gıdalarımızdan birini oluşturma potansiyelleri var bu kabakların. Yalnızca tatlı olarak tüketmediğimiz sanırım anlaşılmıştır. Taşlıbahçe’nin hanımı bu konuda yaratıcılığını kullanmaya başlayalı epey oldu.

8

Sıcaklar toprağın derinliklerine çekildikçe ve soğuklar ağır ağır çöktükçe her şey bir kez daha değişti. Bir küsur ay önce kadifelerle çok daha şenlikliyse de kış yatakları, gelen soğuklarla beraber şimdi aşağıdaki kadar renkli değiller:

9

Yine de keyifliler; çiçeklerin parlak, şenlikli, albenili renkleriyle yarışanlar da var; kırmızı kıvırcık marul da onlardan biri, sevgili “Lollo Rosso” ve komşusu maydanozlar:

10

Bir başka kadrajda da daha başka kış güzelleri. Gerçi bazıları buradaki marullar gibi son demlerindeydi, soğuklar iyice bastırmadan toplanmalı veya örtü altına alınmaları gerekiyordu.

11
Kış sebzelerinin serpildiği beş yatak varsa da yalnızca birini, en katmerlisini seçtik…

12

…ve örtü altına almak için çöpten topladığımız PVC su boruları ve eldeki dallarla basit bir yapı oluşturarak…

13
…yağmurun hiç dinmediği ve aynı zamanda kar yağışının hemen öncesi olan günde naylonla kapatıverdik. Hemen yanındaki yatağı da iki teneke kovanın üzerine boylu boyunca yerleştirdiğimiz merdivenimizi örterek alçak bir tünel seraya dönüştürdük. Kalıcı bir serayı halen düşünmüyoruz; belki daha sonraları diyoruz, diyorduk ve…

14

…artık düşünsek iyi olur gibi. Yani daha sağlam kalıcı bir sera olsa fena olmaz sanki. Açık olduğumuz lodos değil de kapalı olduğumuz poyraz yaptı bu işi:

DSC_2602

Neyseki marullar dışında zarar görenler olmadı, kar bir battaniye gibi örttü, korudu onları. Geriye kalan yataklardaki sebzelerin ise bir kısmını hava durumunu takip ederek şiddetli don öncesi hasat ettik, depolamaya uygun olanları depoladık, uygun olmayanları eşe dosta dağıttık, az bir kısmını da açıkta bırakarak teste tabi tuttuk. İlk donlardan sonra açıkta kalanların çoğu ayakta ve sağlamdı; Bir miktar marul, karnabahar ve turptan başka verdiğimiz kayıp olmadı. Bu saydığım sebzelerden de bir kısmı hayatta. Onlarla birlikte halen, kışa dayanıklı bir takım sebzeleri açık alandan toplamaya devam ediyoruz, dayanamayanlar da örtü altından almaya bir süre daha devam edeceğiz gibi görünüyor:

15

Pırasayı hiç bu kadar sevmedim ve tüketmedim. Askerlikten sonra onu tekrar seveceğimi tahmin etmezken bu eski dostla yeniden haşır neşir olduk. Mutfakta sıklıkla kullanılan sebzelerden oldular. altı-yedi kadar pırasayı yaprakları dahil ince ince kıydıktan sonra…

16

Bir tava içinde zeytinyağda kavuruyoruz. Soğuduktan sonra içine altı yedi çorba kaşığı yoğurt ve isteğe göre biraz da peynir karıştırarak iki veya üç yumurtayla beraber çırpıyoruz. Elde açılan yufkaların arasına bu iç malzemeyi yayarak bir tepsiyle birlikte doğruca şiporenin (Balkan ağzıyla kuzine) fırınına. Peynir hariç annemden bir Arnavut böreği tarifi bu; tabii ki onun börekleri gibi olmuyor ama olsun…

17

Soba Ekim ortasından bu yana yanıyor ama bugünlerde daha bir iştahlı.  Anlaşıldığı üzere kış geldi yine. Ocak ayının ilk günleri gelen ilk kardan sonra iki hafta soluklanan dağlar ocak ortasında bir kez daha ak pak oldular, derken silkindiler, soğuk nefeslerini aşağılara üflediler. Ve biz buradaki ikinci kışımızdayız; henüz kesin bir şey söylemek için erkense de geçen yıla göre daha hafif geçiriyoruz, en azından şimdiye kadar. Evet, kar yağdı, don yaptı, İngiliz anahtarıyla yakınlığımız arttı ve şu anda bu yazıyı öyle bir günde yazıyorum. Az evvel dışarıya bakıp bir fotoğraf çektim, yine kara kış, yine soğuk ama geçen seneki gibi yabani ve vahşi değil; daha mülayim.

18

İlk kez lapa lapa yağışını izledik, sakin, rüzgarsız, yaprak kıpırdatmadan yağdı, dalları da, dağları da sardı, süsledi; evimiz ayrı bir güzel göründü. Ve içimiz rahat; bu evin canlıları kışlık hazırlıklarını yaptı…

19

…Kış için palamut, ceviz ve daha başka şeyler toplayan kemirgenlere artık daha yakınız. İki küfe kuru incir, rengarenk kabaklar, dağdan topladığımız ve şu an itibariyle az kalmış kestaneler, kuru baklalar…

20

Kuru incir tarifini iki yıl evvel vermiştik. Bu yıl incirlerimizden pestil de yaptık. Beş kilo incirin kabukları soyulduktan sonra bir tencerede bir taşım kaynattık. İçine bir su bardağı un ilave ettik ve el blendırıyla yarı akışkan bir kıvama getirdik. Arkasından hafifçe yağladığımız tepsilere döküverdik ve kendiliğinden yayılmalarını izleyerek üstlerini börtü böceğe karşı tülle kapatarak güneşe çıkardık.

Eylül güneşinde günde bir ters yüz ederek iki-üç  günde kurudular. Sonrasında içeriye alarak birkaç gün de gölge yerde beklettik ki nem kalmadığından emin olalım. Sonrası gayet güzel. Böyle olunca sezon boyunca birkaç günde bir bu işe devam ettik.  Kışa kadar da dokunmadık. Artık günden güne azalmaktalar.

21

Kış gecelerinde izlenecek filmlerin yanında patlamış mısır elbette iyi olur, fotoğraf eylül ayından; şu an itibariyle birkaç filmlik mısır kaldı; seneye daha fazla yetiştirmek şart oldu:

DSC_2070
Kiler gibi kullandığımız üst holün bir köşesinde de zeytinyağ. Çıkardığımız yağın 60 lt’sini kendimize ayırdık. İçi gıda polietileni kaplı fıçıdalar. Önümüzdeki yıl hayalimizi gerçekleştirirsek krom bir tankta olacaklar.

22

Bir dolapta ise domatesin kurusu, sosu, salçası, ketçabı, sonra acısıyla tatlısıyla turşular, konserveler, ve biraz da reçeller…

23

İşte son haberler aşağı yukarı böyle. Bahara kadar yarım kalan setin tamamlanması, arazinin bir kısmının telle çevrilmesi, tarım alet edavatı için küçük bir deponun inşası, tohum ekimi, fideleme, yatakların hazırlanması, yeni setin uygun yerlerine yeni fidanların dikilmesi, yeni bahçeyi kaplamış olan böğürtlenlerin sökülmesi, etrafının çevrilmesi, zeytinliğin budama işleri gibi planımızda olanlar ve olmayanlarla kışı geçireceğiz gibi görünüyor…

Uncategorized içinde yayınlandı | 24 Yorum

Kuraklığa İnat: “Deşti”

Su… Bir kaynak, bir dere, ya nehir, ya da göl… İlla ki su. Bir dere kenarı, köylerin canı, cananı; bahçeler buraya yapılır, tohumlar ekilir, fideler dikilir, karıklar açılır, sulanır, sulandıkça büyür her şey, çiçeklenir, meyvelenir, hasada gelir. Toprak suya doydukça bereketlenir, hediyelerini saçar, sere serpe, dallı budaklı, elma yanaklı…

Ya suya hasret kalanlar; onların derdi çekilir dert midir? Taş üstüne taş, toprak kuru, güneş kavuruyor, kertenkelelerin bir ayağı yerde diğeri havada, yanmasın diye ha bire değiştiriyorlar ve sonra yana yana fırlayıveriyorlar köşe bucağa bir sesin korkusuna;  ses bizler için tanıdık, hoş bir ses bile denilebilir; çapa sesi bu; kuru toprağı çapalayanlar var, sonra kertenkele yeşil bir öbeğin gölgesine kaçıyor, yapraklardan mis gibi bilindik bir koku yayılıyor, bir tırtıl da üzerine çıkmış, bir böcek meyvesini adımlıyor, meyve kıpkırmızı, lezzetli: Bir domates! Ama ne işi var bu kızgın toprakta? Bir yudum suya hasret kala kala mı öğrenmiş susuz yaşamayı?

DSC_1631

Bu yazı, kulağa imkansız gelen bu domateslerle, susuzluğa inat yaşamayı öğrenmiş keçi mizaçlı bu domateslerle ilgili. Kimi yerde “kurak”, kimi yerde “deşti”, kimi yerde de “çeşniye” denmiş onlara veya böyle susuz yetiştirme yollarına. Aslına bakılırsa bir tek domates de değil; kavun, karpuz, bamya, tütün gibi daha başka türler de var. Kimileri şaşırtmaz, hasatları yaz başına veya ortasına gelenlere alışığız zaten, buğday gibi kuru tarım bitkileri de bunlara örnek, bakla, nohut, mercimek ve daha başkaları da örnek, alışığız ki dediğim gibi hasatları çoğunlukla yaz başına denk gelenler onlar ama bilhassa domates gibi bir bahçe gülüne, bülbülüne böyle kurakta, yaz boyunca damla su verilmeden, yaz sonuna doğru meyve verdirten ne oldu acaba?

Kurakta yetişen bu yaz meyvelerinden domatese eğiliyoruz. Diğerleri de aşağı yukarı aynı yöntemlerle yetiştiriliyor; belki başka bir zaman da onlarla ilgileniriz. Anladığımız veya çıkardığımız şey bu yönde terbiye görerek şekillenmiş, evrimleşmiş tohumlarla bu tohumların terbiye yolu birlikte ilerlemiş, tek vücut olmuş. Zamanında bizim köyde de “çeşniye” adıyla yetiştirilirmiş; kalmamış bu tohumlar, yok olmuş. Bu nedenle, bu yıl hem Isparta’dan(Isparta Kurak Domates), hem de Adıyaman’dan (Deşti Domates) gelen kurakçıl çeşitlerle deneyim kazandık, gözlem yaptık. (Deşti domatesleri özenle yetiştiren, gözleyen, paylaşan dostumuz Adıyamanlı Zeki bey kaç sene evvel “Ağaçlar net”te tanıtmıştı detaylarıyla bu çeşidi ve yöntemleri; tohumlar da kendisinden geldi; teşekkürler. Ispartalı olmasa da bir akrabalarından edindiği kurak domates tohumlarını bize ulaştıran Gökhan’a da teşekkürler…)

Normalde sulu tarım bitkisi olan domates, kurak yörelerde mecburiyetten az suya alıştırılmış ve belki susuz ortamda kendiliğinden çıkanlar gözlemlenmiş, taklit edilmiş… Belki de her iki yolla susuzluğa dirençleri keşfedilmiş ve bilerek veya bilmeyerek bu yönde nesiller boyunca terbiye görerek kuraklığa, susuzluğa uyum sağlamış çeşitler gelişmiş.
Fizyolojileri tam olarak nasıl işliyor bilmiyoruz. Yüzeyden kuruyan toprağın nemi daha derinlerde kaldıkça kökler de daha derinlere iniyor ve sulu yetiştirilen domateslerin yüzlek köklerinden çok daha farklı derin bir kök sistemi oluşturuyor olmalılar. Veya hava nemini kullanma yetileri de diğerlerine göre daha gelişmiş olabilir. Bu kıvama gelinceye kadar nesiller boyu yaşadıkları kuraklık ise bu koşullara dirençlerini kazımış, kodlamış olmalı genlerine.

Günümüzde de herhangi bir domatesi bu yönde terbiye ederseniz muhtemelen üç beş sene içinde kuraklığa dayanıklı çeşitler oluşturabilirsiniz. Ama, bilinmeli ki bu bitkiler sulu yetiştirenlere göre daha az sayıda ve daha az ağırlıkta meyve vereceklerdir. Tohumları Isparta ve Adıyaman’dan gelen tohumlardan yetiştirdiğimiz bitkiler yalnızca bir kez meyve verdiler ve hasat süreleri iki-üç hafta içerisinde bitiverdi. (Sonbahar yağmurlarından sonra yeniden çiçeklenip meyve bağladıysalar da kızartamadan soğuklar geliverdi; onları saymıyoruz.) Bitki başına ortalama 500 gr meyve alabildik ki diğerlerine göre çok az ancak susuz topraklara sahip olup da domatesini kendileri yetiştirmek isteyenler için dönümde 500 kg domates fena sayılmaz, ki yerine göre bu miktar artabilir; bizim burada üç buçuk ay bir damla yağmur düşmedi!

Yöntem önemli. Biz bu çeşitlerin memleketlerindeki yetiştirme geleneğini uyguladık. Fideleri yetiştirme süreci diğerlerinden farksız, aynı yöntemler. Farklılık dikimlerinde ve sonrasında. Metrekareye bir bitki. Amaç bu alandaki tüm suyu bu bitkinin kullanımına bırakmak.

Gelelim dikim aşamasına ve dikim çukurlarına. Fideler yaklaşık bir karış boylandığında dikime hazır hale gelir. Hemen yukarıda da belirttiğim gibi metrekareye bir çukur düşecek şekilde yaklaşık 25 cm derinliğinde ve eninde açılan çukurlara…

1

bir-iki avuç gübre attıktan sonra…

2

…çukurları ağzına kadar suyla doldurduk.

3

Su tamamen emildikten sonra fide dikimini yaptık ve…

4

…etrafını toprakla kapattık, bir de üzerinden etraflıca can suyu verdik.

5

İki hafta sonra gelişimleri gayet iyiydi; bitki biraz daha gelişince boğaz dolgusu ve çapa yaptık. Tüm sezon boyunca on günde bir çapaya ve ot temizliğine özen gösterdik. Dikim alanında başka bitki bırakmamaktaki amaç bu alandaki tüm suyu bu bitkinin kullanımına vakfetmek.

Çapalamak, toprağı havalandırmanın yanı sıra diğer bitkileri belli aralıklarla yok etmenin de pratik bir yolu. Toprak kabuklanmışsa çapa yoluyla bu kabuğu kırmanın içerideki nemi dışarıya bırakmaya yol açması da muhtemel bir çelişki ancak şu an bu çelişkiyi çözümleyecek deneyimimiz yok.

6
Can suyundan sonra iki kez yağmur yağdı, ardından kurak geçen yaz mevsimi boyunca bir kez dahi sulanmadılar, ki bahsi geçen bu kuru zaman üç buçuk ay sürdü. Etraflarında sulanan herhangi bir meyve fidanı da yoktu ama buna rağmen dikimden iki buçuk ay sonra ilk meyveler kızarmaya başladı. Aşağıda görünenler Isparta’dan gelen tohumlar.

7
Bunlar da Adıyaman’dan gelenler:

8

Sonra kızardıkça kızardılar, bir güzel, bir lokmalık domates oldular; kuru toprakta mikro aleme vaha oldular:

9
10
Meyve ağırlıkları ve sayıları iki çeşit arasında farklılık gösterdi. “Isparta Kurak”ta 20 gr ila 50 gr arasında değişti. Dilim dilim yapısıyla içlerinden birinin fotoğrafı çekilip de gösterildiğinde o çok bilindik iri köy domateslerinden sanılır:

11

Oysa olsa olsa sarımsakla boy ölçüşebilir; tamam, sarımsak irice, ama yine de olduğundan büyük gösteren, şekli şemali, hali tavrıyla olgun bir imaj sahibi kendileri:

12

“Isparta Kurak”ta formların çoğunlukla aşağıda da görüldüğü gibi basık ve dilimli olmasına karşılık…

13

“Adıyaman Deşti” de yuvarlak formlar da az değildi. Küçük olanlar hafif basık, büyük olanlar ise basık ve kimi zaman hafif dilimliydi. Bu arada küçük dediklerimiz 15-20 gr civarında iken, büyükler ise en fazla 35 gr’lık meyvelerdi. Adıyamanlılar Ispartalılara göre daha küçük ancak daha fazla sayıda meyve yaptılar. Toplamdaki ağırlık ortalamaları ise Ispartalılardan  %20 fazla oldu.

14

Her iki çeşit de kırmızı renkte, bol çekirdekli, asitli, hafif ekşimsi tada sahiptiler:

15

Meyve verimi bir kez oldu, meyvelerin çoğu aynı hafta içerisinde, bir kısmı da sonraki iki hafta içerisinde olgunlaştı. Bitki başına ortalama 450 gr meyve alındı. Max: 680 gr. Farklı iklim ve toprak koşullarında verim değişebilir ancak azalacağını sanmıyorum. Yaz yağmurları olan yerlerde verimin ve meyve ağırlığının artması kuvvetle muhtemeldir. Aynı tohumlar sulu yetiştirildiğinde ufak-orta boy meyveler verdiler ve tüm sezon boyunca hasat devam etti. Böyle yetiştirilenlerden ise bitki başı ortalama verim 10.5 kg civarındaydı; 500 gr ve 10500 gr. Su farkı.
Bu arada ister “deşti” usulüyle, yani susuz yetiştirilsin isterse sulu yetiştirilsin, bu çeşitler susuzluğa dayanıklı oluşlarının yanı sıra hastalıklara da çok dayanıklılar, daha doğrusu bağışıklıkları güçlü olduğundan olmalı, hiçbir hastalığa yakalanmadılar. Ne çiçek burnu çürüklüğü, ne güneş yanıklığı, ne erken yanıklık, ne de geç yanıklık gibi diğer domateslerde sıklıkla görülebilen hastalık veya sorunlara rastlamadık. O halde sağolsunlar, varolsunlar…

15

Uncategorized içinde yayınlandı | 13 Yorum

Hoşgeldin

Sabahın seherinde, kuşların ötüşünde uyanınca, pencereden bakınca, size dönen bir çift göz, bakabileceği en güzel bakışıyla bakıyorsa “hoşgeldin, safa geldin” bile diyemez insan; sus pus olduk, içimizden dedik “hoşgeldin, safa geldin; fidanları yeme, olur mu?”

DSC_2196 - Kopya

 

Uncategorized içinde yayınlandı | 21 Yorum

“Domates Güzeli”

Çocukluğumuzun “Domates Güzeli” saygıdeğer sanatçı Ayşen Gruda. Geçmişten gelen bir tebessüm.

domates-guzeli-beyaz-cama-sunger-cekti-525
Bu yıl da biz kendi yarışmamızı yaptık ve “Domates Güzeli”mizi veya daha doğrusu güzellerimizi seçtik. Ana ürünümüz yine onlar oldu. Her biri atalık yirmi beş çeşit denedik. Bir kısmı geçen yıldan kendi tohumlarımız, bir kısmı eşten dosttan, bir kısmı “Ana Tohum” projesinden, diğerleri de Ağaçlar net tohum paylaşım etkinliğinden. Toplamda yüz on kök diktik, sağda solda geçen yıl düşen meyvelerden veya sağa sola yayılan komposttan çıkanlarla birlikte yüz yirmi kökü buldu. Çeşitlerden bazılarına bir bakmakta fayda var. Her biri kendine has tatları, verimleri, formları, renkleri olan dünya güzeli varlıklar.

Önce en memnun kaldıklarımızla başlıyorum. Memnuniyetimizin pek çok ölçüsü var aslında. Verim, hastalıklara ve kuraklığa dayanıklılık, lezzet, biraz erkencilik gibi ölçülerin her birini karşılayanlar önümüzdeki yılın ana çeşitleri olacaklar. Şu an için üçü sırık, biri yarı sırık, biri de oturak olan beş çeşidi belirledik. İlki geçen yıldan da çok memnun kaldığımız Alakır etlisi. Geçen yıl Ağaçlar net etkinliğinde paylaştığımda genel çeşit bilgilerinin yanında hikayesini de yazmıştım; ilgili kısmı buraya da ekleyelim:

(…)
Size nereden geldi: Alakır havzasında yaşayan Birhan-Tuba çiftinden
Tohumun kökeni : Batı Toroslar yayla köyleri. Zamanında bu bölgeden alınan tohumlar Fransa’da bir eko köyde yetiştirilmiş, oradan, alındığı yurda doğru elden ele bir yolculuğa çıkarak nihayetinde geriye dönmüş ve 10 yıldır da eski bölgesinde Birhan-Tuğba Erkutlu çiftinin arazisinde yetiştirilmeye devam etmektedir. Uzun yıllardır bu çeşidi görmeyen bölge ihtiyarları tekrar karşılaştıklarında hatırlamışlar, isminin “köpek hayası” olduğunu söylemişler. Bu isim yedekte dursun, bilinsin diyerek buraya yazdık ancak tercih edenlere de “Alakır Etlisi” alternatifini öneriyoruz.
(…)

Lezzetiyle taze tüketim, etli yapısıyla da kurutmalık veya salçalık, sosluk. Yani her biçimde kullanılabilecek bir çeşit. Gayet de verimli:

2

Normalde iri bir domates değilse de aralarda yarım kiloyu geçenler çıkıyor; ama çoğunlukla 150-250 gr aralığındalar.

3

Bir de “ANA TOHUM” projesi var. Florida, Tampa’da yaşayan ve tarımla uğraşan Dr. Mehmet Bey’in Anadolu’nun yerli çeşitlerini korumaya, çoğaltmaya yönelik oluşturduğu bir proje. Gönderdiği kimi çeşitler artık Anadolu’da kaybolmuş olanlar. Aşağıdaki “Heybetli” de öyle. Onunla ilgili yazdıklarına bir bakalım:

“Yüksek verimli, iri meyveli bir domates için oldukça erken olgunluğa ulasan (65-70 gun), kimisi 500 gr civarında, kimisi daha ağır olan meyveler veren, patates yapraklı, sırık, dallanan ve boylanan bir çeşit. Meyveler, ağırlıklı olarak pembe ve kırmızı tonlarıyla ve ona ek olarak turuncuyla karışık bir renge ve ince kabuğa, düşük asiditeye veyüksek Brix değerine sahip olup depolamaya uygun dğildir. Taze tüketim için kullanılmasinı tavsiye ederim. (…)
Çeşidin tohumları, o zaman ABD’nin California Eyaleti’nde yaşayan ve 2006 yılında vefat eden Wade Wofford tarafindan Seed Savers Exchange’in üretim çiftliğine 1988-1998 yılları arasında bağışlanmıştır (not edilmedigi için hangi yıl bağışlandığı belirsizdir). Wade, çeşit tohumlarını daha önce yetiştiren bir amatör yetiştirici grubundan temin etmiştir. Kendisi bağış notunda şunu belirtmiştir: “Tohumları ABD’de ilk dolaşıma sokan kişi, Türkiye’de bir restoranda sandviç siparişi veriyor. Sandviçin içindeki domates diliminin büyüklüğünün ekmeğin dışına taştığını görüyor ve tohumlarını peçeteye sarıp iri domates yetiştirmeyi çok seven ABD’deki babasına postalıyor. Olgunlaşmaya yakın, kimi meyvelerin omuzları albenisi yüksek koyu yeşil bir renk almakta, bu renklenme meyve olgunluğuna doğru belirsizleşmektedir.

Heybetli, patates yapraklı bir domates olması sebebiyle çok nadir bulunan bir yerli domates çeşidi. Ne yazık ki, tohumunun alındığı yöre hakkında bir bilgimiz yok ancak Batı Anadolu veya Trakya’ya ait olma olasılığı büyüktür. Aynı zamanda, bu yörelere, iri ve pembe domateslerin sıklıkla görüldüğü Bulgaristan’dan 19. yüzyıl sonu/20. yüzyıl başında gelen Türk göçmenlerin beraberinde getirdikleri bir çesit olması da muhtemeldir. ANATOHUM Projesi kapsamında çeşide “Heybetli” ismi verilerek Türkiye’de yaygınlaşması sağlanacaktır.”

Tohumları gönderdi, ektik, fide yaptık, diktik ve sonuçlardan gayet memnun kaldık.  Yaprak yapısı da hayli ilginç; domatesten çok patatesi andırıyor. Bu yaprak tipindeki domateslere de “patates yapraklı” deniliyor.

4b

Tohum alacağımız için tam olarak olgunlaşmalarını bekleyip topluyoruz. Tohumunu alacağımız meyveleri ise çeşidin genel karakterini yansıtan irice ve basık yapılı olanlardan seçiyoruz. Aralarında 500-600 gramı bulanlar çok olduğu gibi geçenler de var.

5

Çok da etli bir domates. Bu nedenle ağırlığına göre en az tohum veren domatesimiz de o oldu.

4

Ana çeşitlerimizden biri olmaya aday bir diğer çeşit Rouge D’Irak. Tohumları Ağaçlar net “Tohum Paylaşım Etkinliği”nden geldi. Fransa’da yasayan Aziz Nael isimli bir Iraklı tarafından ABD’ye tanıtılan çok nadir dört çeşitten birisiymiş. Tohumu etkinlikte paylaşan kişi “Rouge D’Irak, savaş dolayısıyla tarımı durma noktasına gelmiş ve artık maalesef geleneksel türlerin pek yetiştirilemediği Irak’a ait. Hem lezzet hem de nesillerinin tehlike altında olmasından dolayı bu çeşide bahçenizde yer ayırmanızı tavsiye ederim.” notunu da düşmüş. Yalnızca bu nedenlerden dolayı paylaşmayı düşünmüştüm ancak verimiyle, şekerli ve kendine has tadıyla ve dayanıklılığıyla önümüzdeki yıl sayılarını arttıracağım bir çeşit oldu. Kabuğunun kalınlığı ise tek kusuru. Dert etmiyoruz.

Bu çeşide ait bazı bitkiler aşağıdaki gibi basık, orta boy meyveler verdiler:

6

Bazıları ise küremsi ve daha ufak meyve formlarına sahipti, bitkileri de diğerleri gibi boylanmadı.

7

Her iki formdan da tohum aldık. Aşağıdakiler önümüzdeki yılın etkinliğinde paylaşacağımız tohumları aldığımız meyvelerin bir kısmı. Sezon sonuna kadar değilse de bir süre daha tohum alma işlerimiz devam edecek.

8

Yine çok memnun kaldığımız bir diğer çeşit ise “Siyah Koyulhisar Domatesi” O da Ağaçlar net’in etkinliğinden geldi. Sivas’ın Koyulhisar ilçesinden geldiği bilgisi var ancak emin değiliz. Siyah domates olarak gruplanan domatesler çoğunlukla Rusya orijinliler. Amerika orijinli olanlar da var biraz ama şayet doğru ise Anadolu’daki tek örnek bu. Soruşturduk, Koyulhisar’ın ne gencinin, ne de yaşlısının böyle bir domatesten haberleri olmadığını öğrendik. Yine de, sağlamasını yapmak için, bu yazıyı okuyan ve Koyulhisarlı olan varsa, araştırmasını, soruşturmasını çok isterim.
Bahsettiğim bu çeşidi çok sevmemizin nedenlerine gelince. Yukarıda saydığım ölçüleri karşılamakla birlikte ağızda eriyen bir yapısı var ve gerçekten lezzetli. Tek kusuru çatlamaya çok müsait oluşu. Hasada geç kalındığı vakit hemen çatlıyor, suyu akıyor. Aşağıda, olgunlaşmış ama henüz çatlamamış olanlar görülüyor:

9

Bu domatesleri bir gün daha bıraktığınızda hemen hepsi çatlamış oluyor. Omuzlardaki yeşil renk ise tam olgunlukta dahi pek yok olmuyor. Lezzeti etkileyen bir faktör de değil zaten.

10

Bayramiç, Yeniköy oluşumundan arkadaşım Mustafa Alper Ülgen de yeni tohumlara çok meraklı. Bursa’da, pazarda yaşlı bir teyzeden aldığı Uludağ eteklerinde bir köyde yetiştirilen yerli domatesin tohumlarını ekmiş, memnun kalmış. Bu domateslerden birini tattığımda çok hoşuma gitmişti. Çocukluğumuzdan kalma bir tat. Tohumlarını alıp ektik bu sene ve o da önümüzdeki yıl arttıracağımız, sırık sistemi kurmadığımız bir yerde oturak olarak yetiştireceğimiz çeşitlerden biri olacak. Sezon başında çiçek burnu çürüklüğüne hassaslık gösterdiyse de sonrasında izi kalmadı ve bol bol ürün verdiler bize:

11

Aralarında hayli iri meyveler de çıktı. Aşağıdakiler 650 gr ila 860 gr arasında değişen ağırlıklara sahipler:

12Duvarın üzerine sarkanlara da bir bakmalı:

bursa

Görüldüğü gibi verimleri de keyifleri de yerinde. Aynı zamanda da etliler ve haliyle salçalık olarak uygun olacaklarını düşündüm ancak su oranları yüksek olduğundan düşündüğüm kadar uygun olmadıklarını fark ettik hemen ama yine de salçalık olarak kullandık, uzun sürdü, tadına ise diyecek yok.

13

Tüm kriterlere tik attıran diğer bir çeşidimiz de tohumu Burdur’dan gelen yerli bir domates. Aynı tohumlardan birkaç farklı tipte bitkiler geliştiyse de bunlar arasında pembe bir çeşit verimi ve iriliğiyle diğerlerinden sıyrıldı. Aşağıdaki meyve 1.150 gr. geldi ve meyvelerin çoğunluğu 500 gr ile 900 gr arasında değişti.

15Herhangi bir hastalık da görülmedi; bunlara çiçek burnu çürüklüğü de dahil, ki bizdeki yedi farklı çeşit “pembe”den yalnızca Çanakkale pembesi ve bu bahsettiğim pembe ilk meyvelerde dahi bu rahatsızlığın emarelerini göstermedi. Bu durumda Çanakkale pembesini de belirlediğim ana çeşitler kadar olmasa da yeterli miktarda yetiştirmek istiyoruz.

“Burdur Yerli Domates”in birkaç meyve ile birkaç açıdan görünümü de böyle; bu domateslerden biri hariç hepsi kiloluk meyveler:

16

Önümüzdeki yılın ana domates çeşitleri bu beş çeşitten ibaret şimdilik. Bu yıl yirmi beş çeşit denediğimizi yazmıştım; diğerlerinden bazılarını önümüzdeki yıl tekrar ekmeyeceğiz ama bazılarını ise az miktarda da olsa ekmekten vazgeçemeyeceğimizi anladık.  Onlar daha çok salataları süsleyecek veya atıştırmalık olarak kullanılacaklar. Biraz da onlara bakalım.
Hikayeye göre zamanında İstanbul yakınlarında bir manastırdan alınarak yurt dışına götürülen ve burada, yani Türkiye coğrafyasında kaybolduktan sonra geri gelen (Bize Ana Tohum projesiyle “Çizgili İstanbul” adıyla geldi) bu domatesleri bu yıl tohum paylaşımı için fazla sayıda ektiysek de önümüzdeki yıl azaltarak birkaç kök olarak yetiştirmeye devam edeceğiz. Dayanıklılar, lezzetliler ve görünüşleri çok güzel, albenisi olan meyveleri var:

17

Çiçek burnu çürüklüğüne karşı çok hassas olan İtalyan çeşit “San Marzano”ları ise bu hassaslıklarından dolayı yetiştirmeme kararı aldıysak da yarı gölgede olanlardan memnun kaldığımız için önümüzdeki yıl bir deney daha yapmaya karar verdik. Yine aynı sonucu alırsak yarı gölge yerlerde sorunsuzca yetiştirmeye devam edeceğimizi umuyoruz. Susuz yapılarıyla kurutmalık olarak çok iyiler. Sos ve salça yapımında da aynı nedenden dolayı iyi bir seçenek.

18

Bunlar da Çanakkale’nin yerli “San Marzano”ları. Yörede “Söbü Domat” deniliyor. Kurutmalık, sos, salça; yani aynı şekilde değerlendirilebilir. Tatları yavan olsa da verimliler. Karar veremedik, belki birkaç kök yetiştiririz.

19

Pembelere gelirsek, bu yıl yedi farklı pembemiz vardı, önümüzdeki yıl üçe düşürüyoruz. Bunlar, yukarıda ana çeşitlerden olan Heybetli ve Burdur yerli pembesiyle geçen yıl da yetiştirdiğimiz Çanakkale pembesi. Geçen yıl yetiştirip de bu yıl vazgeçtiğimiz bir pembe ise aşağıda görünüyor; veriminin tutarsızlığından ve çiçek burnu çürüklüğüne hassasiyetinden dolayı vazgeçtik ondan:

20

Çikolata çeri, kırmızı ve sarı armut domatesler ise salataları süsleme amacıyla kullanacağımız çeşitlerin başında geliyor. Çikolata çeriler lezzetleriyle ve verimleriyle vazgeçilmez bir çeşit. Aşağıdaki çerilerden ise geçtiğimiz yıl vazgeçmiş ve bu yıl ekmemiştik ama onlar bir yolunu bularak birkaç yerde çıkıverdiler, ellemedik, büyüdüler, hediyelerini verdiler:

21

Ampul veya armut formlu mini domateslere de bir bakalım. Lezzetleriyle şöyle böyle idare etseler de verimleri ve dayanıklı oluşlarıyla az da olsa yetiştirmeye devam edeceklerimizden olacaklar:

22

Kırmızılar gibi sarılar da öyle:

23

Bir de duyduğumuza göre orman perilerinin en sevdiği domateslermiş bunlar:

24

Vazgeçtiğimiz diğer çeşitleri detaylandırmıyorum. Aralarında lezzetli olup da çok verimsiz olanlar da var, hastalıklara çok hassas olanlar da, verimli ve dayanıklı olup da tadı yavan olanlar da var…
Bir de önümüzdeki yıl ilk kez deneyeceğimiz çeşitler de olacaktır ama ne olursa olsun domateste 12 çeşidi geçmek istemiyorum. Yani bu yıla göre yarı yarıya düşürme niyetindeyiz çeşitlerimizi. Hayırlısı.

NOT 1: Bu yazı sezon sonunda çeşitlere göre bitki başına verim bilgileriyle güncellenecektir.

NOT 2: Yukarıda bahsi geçen çeşitlerin çoğunu ve daha başka türde sebze, meyve tohumlarını “Ağaçlar net” te paylaşmaya başladık. Etkinlik kurallarını takiben talep edebilirsiniz. İlgili link:

http://www.agaclar.net/forum/2015-2016-tohum-paylasim-etkinligi-kataloglar/38070.htm

Uncategorized içinde yayınlandı | 16 Yorum