“Hayrat Bir Şey”

Taşlıbahçe’yi takip edenler, sanıyorum ki “Alakır”dan da haberdardır; ne de olsa şehirden kaçma hayallerinin on beş yıl evvel vücut bulduğu, bir çift yürekle katmerlendiği bir yer Alakır.

Bizimle bağlantısı ise hem gönülden, hem de hikayeden… Bilmezsiniz ama biz Kazdağları’na yerleşmezden önce Alakır’dı ilk düşündüğümüz yer. Dostlarımız Birhan ve Tuğba’yı ziyaret ettikçe sevdiğimiz “Alakır”ımız.

İşte o zamanlardan bir anı. Yanlış hatırlamıyorsam 2005 senesi, Birhan ve Tuğba, sade yaşamlarının sade yuvaları ve ne o zaman, ne de şimdi eksik olmayan gülüşleri:

Sonra biz şimdiki yerimizi aldık, taş üstüne taş koyduk, yerleştik, ayrı düştük de ayrılmadık, gözden ırak olduk da gönülden ırak olmadık. Taşlıbahçe’nin ilk mahsüllerinin tohumları da yine oradan gelmişti, halen de aynı tohumlardan devam ettiğimiz atalık çeşitlerimiz var. Bu zaman içinde ise, atalarının kemiklerini sızlatacak işlere bulaşanlar oldu Alakır’da. Ata topraklarını HESçilere satanlar, bu toprakları ve can damarı Alakır Nehri’ni korumaya çalışan Birhan ve Tuba’ya düşman olmayı iş edinenler, asırlardır atalarının çalışıp da altlarında serinledikleri geniş gölgeli meşeleri sırf kötülükten kesenler veya kesilmesine vesile olanlar, binlerce daha başka ağacı katledenler, bunlara seyirci kalanlar…

Ve en sonunda, yıllarca süren şarkılı, sözlü, sabırlı, inatçı ve cesur mücadelenin nihayetinde, yasal olarak Alakır nehri ve vadisi, üzerindeki sayısız canlıyla birlikte koruma altına alınıp da Hes’e mahkeme kararınca “dur!” dendiğinde de bu iki insanın sularını çalanlar. Evet, tehdit ettiler, evlerinin dibinde silahla ateş ettiler, yan araziyi alıp sırf zevkten, nasıl bir zevkse, koca meşeleri devirdiler, en sonunda da üst arazilerini satın alarak sularını kestiler.

Topraklarındaki kadim kaynak suyunu, yani belki de insanlardan bile evvel akan, yüzlerce nesil boyunca da ellenmeyen bu kaynağı, ki on dört yıldır da Birhan ve Tuğba’nın içtikleri, her türlü işlerinde kullandıkları, bostanlarını suladıkları suyun kaynağını hemen gerisinden kepçeyle deşerek aldılar ve bir de alıştıkları üzere boruya sokarak, yola çıkartarak hayrat diye akıttılar. Hayırsız hayrat mı olur? Oldu işte.

Ben böyle hayrata hayrat mı derim?! Demem. Ne demeli, ne söylemeli bilmem ki?! Birhan’ın deyimiyle “Hayırsız Hayrat” mı veya “Hayrat birşey” mi? İyisi mi siz, bir ziyaret ediverin facebook sayfalarını. Benim facebook adresim, sayfam yok, o yüzden buradan yazdım kaç gündür uykularımı kaçıran bu durumu. Yalnız olmadıklarını göstermenin, bilmeyenlere duyurmanın zamanı. Herkes elden geldiğince paylaşıyor bu hayırsız işi. O kaynağın yeniden onların topraklarında kaynadığını görene kadar sağır sultanlara mesajımız var. Her türlü şiddete, kışkırtmaya, tehdide yalnızca sözle, şarkıyla ve nasıl bir sabırsa, sabırla cevap veren Birhan ve Tuğba’nın yanındayız, Biz de buradan sesleniyoruz: “Diren Alakır!”

https://www.facebook.com/alakirnehrikardesligi/

Reklamlar
Uncategorized içinde yayınlandı | 2 Yorum

Memnun oldum Pepeçura

Bahçesinde Karadeniz’in kokulu üzümünden olanlar muhtemelen bu yazıyı iki hafta önce okumak isterdi, yine de halen hasadını yapmamış olanlar çıkabilir, olmadı –birazdan vereceğim tarifi- seneye yaparız diyenler sanırım daha fazla olacak. Hoş, bu üzüme sahip olanlar büyük olasılık Karadenizlidir ve onlar da zaten biliyordur da neyse, ben tereciye tere satmadan bilmeyenlere yazmış olayım.

Kokladığımızda öyle belirgin bir kokusu olmasa da yenildiğinde oldukça aromalı, yaprağı diğer asmalara benzemeyen, oldukça nemli ortamlarda dahi pek çok hastalığa dirençli, diğer asmalar gibi mırın kırın etmeyen kendine münhasır bir üzümden bahsediyoruz ki zaten bildiğimiz üzümlerin çoğundan başka bir türdür. Bağcılığıyla meşhur yörelerde ama sofralık, ama şaraplık olsun veya kurutmalık olsun, dikilen, bakılan bağlardaki üzümlerin hemen hepsi Vitis vinifera iken, bizim bahsettiğimiz Vitis labrusca’dır.

Orijini konusunda fikir birliği olmasa da Avrupalı ve Amerikalı botanikçilerin bildiğim kadarıyla hiç biri Karadeniz’den bahsetmez. Oysa muhtemelen gen merkezlerinden biridir Karadeniz ve hatta anayurdu olduğu da düşünülebilir ancak bu konuda yapılan araştırmalar yok denecek kadar azdır. Merak edip de araştırdığımda ise ismi sürekli karşıma çıkan Hüseyin Çelik gibi bazı akademisyenler bu türe eğilmişler ve son yıllarda pek çok bilimsel araştırmaya imza atıp yurt dışına da dertlerini anlatmaya başlamışlardır.

Batı’da birbirinden farklı isimlerle anılsa da daha çok “İzabella” ismiyle bilinen bu türün geçmişinin önümüzdeki yıllarda çözümlenmesi çok olasıdır. Şu an için, 2000 yıl önce Strabon’un Trabzon’dan deniz yoluyla Venedik’e gönderildiğinden bahsettiği şarapların bu üzümlerden mi yapıldığını bilemeyiz, ancak, yörenin iklimi o dönemlerde de pek farklı olmadığından yine neme ve yağışlara çok dayanıklı bu türün ve varyetelerinin, kültivarlarının bağlarda boy gösterdiğini düşünebiliriz çünkü yalnızca bölgeye uygun olmasıyla değil, şeker oranının yüksekliğiyle de şaraba uygundur.

Aynı türden olup da yaprak ve gövdesi, meyve aroması, kabuk ve et yapısı yönünden ortak özellikleri olan, meyve renginde ise çeşitlilik gösteren pek çok alt tür, varyete veya melezler varsa da, özellikle mavi-mor renklerin puslu bir kabukta birleştiği meyve tipi en bilinen ve sevilendir herhalde, ki tarifini vereceğim “pepeçura” da yalnızca veya en çok bu çeşitten yapılır. Aslında kabaca tarif ettiğim bu çeşidin de birbirinden farklı pek çok tipi mevcutmuş ancak konuyu dallandırmadan veya kuytuda kalan yanlarında kaybolmadan, bu üzümün Taşlıbahçe’deki serüvenine ve nihai haline, yani “pepeçura”ya geçelim.

Karadenizli değilsem de doğduğumdan bu yana bu üzümle tanışıklığım vardı. Rahmetli dedeme çubuğunu kim vermiş onu da bilmiyorum ancak bildim bileli evlerini gölgeleyen asma bu üzümdü. Çok değil, üç sene evvel, rahmetli olmadan kısa  bir zaman önce, mart ayı ortalarında ziyaretine gittiğimde asmadan birkaç çubuk kesip “hatıram olsun” diyerek vermişti. Aldım, köklendirdim, kısa zamanda çubuklardan birinin dibinden, üzerinden çıkan yapraklardan daha kuvvetlisi kökten geliverdi, hem de -göstermelik de olsa- çiçeğiyle birlikte:

Yukarıdaki fotoğrafından üç ay sonra Taşlıbahçe’nin taşlarla çevrili bir yerinden toprağa kök salmaya başladı.

O sıralar yalnızca birkaç yapraktan ibaret haliyle gölgesi yoktu ama daha sonraları gölgeleyeceği yer belliydi…

…ve sanırım o da bu iş için çok hevesliydi. Aradan iki sene daha geçtiğinde üç yaşındaki bir asma için gayet başarılı olduğu ortadaydı. Asma çardağı yetmediği gibi, burada pek seçilmiyor ama yanındaki incire de sarılıp nereye isterse oralara da gitmişti.

Salkımları da yavaş yavaş olgunlaşıyordu. Olgunlaşanların da yavaş yavaş tadına bakmaya başlamıştık haliyle.

Sonra Rize, Pazarlı bir arkadaşım ziyaretimize geldi, elinde de bir kavanoz dolusu mor renk, annesi göndermiş, “pepeçura” imiş. Nedir bu dedim, anlattı, “bizde de var aynı üzümden” diyince de annesini arayarak tarifini aldık ve denedik:

Önce, bahsi geçen bu aromatik üzümler toplanır, başka üzümlerle de veya daha başka meyve sularıyla da yapılabilir ancak yapılan bu şey hem “pepeçura” olmaz ve hem de ne yapılırsa yapılsın yakınına dahi yaklaşılmasının mümkün olacağını hiç sanmıyorum. Bu nedenle bu aromatik üzümler toplanır, saplarından tane tane ayıklanır ve bir kaba konularak yıkanır…

…Bir tencere içinde, etler kabuktan kolayca ayrılacak kıvama gelene kadar kaynatılır, belki biraz daha kaynatılır…

Kevgirden veya makarna süzgecinden veya bu işi görecek herhangi bir şeyden geçirilir…

…maksat, çekirdek ve kabukların ayrılması; bir miktar kabuk geçse de sorun yok bence.

…Bir kilo üzümün suyu için üç çorba kaşığı un ile üç çorba kaşığı nişasta ayrı bir kapta karıştırılır:

İçine bir miktar soğuk su eklenerek iyice eritilir. İsteğe göre bir miktar da şeker…

Neden bilmem, biraz da şıra karıştırılır, ki karıştırılmasa da zaten birazdan karışacaktır…

Unlu, nişastalı, sulu, belki biraz şekerli ve belki de biraz üzüm sulu bu karışım diğer kaptaki üzüm suyuna katılarak kaynamaya başlayıncaya kadar karıştırılır ve sonrasında bir tepsiye dökülür…

…veya küçük küçük kaplara… Soğuk tüketilmesi tavsiye edilir; eşsiz, benzersiz, şaşrtıcı, harikulade, bakılası, seyredilesi, tadılası bir şey… Afiyet olsun efendim.

Uncategorized içinde yayınlandı | 8 Yorum

“Eylülde Gel”

Eylül geldi geçiyor; bugünlerde hava iyice serinledi, bulutlar toplandı ama yerleri hafifçe ıslatan on on beş dakikalık yağmuru saymaz isek, ki saymayalım, halen yağmur  yağmadı. Bayrama denk gelen zamanlarda başlayıp bir hafta kadar süren ve eylül için anlaşılmaz olan aşırı sıcaklar ise yıpratıcı oldu. Bilhassa sulanmayan fidanlar, genç ağaçlar kötü etkilendi, yaprakları üzerlerinde kuruyanlar oldu. Zeytinlerde de eylülün bu son günlerinde erken kararmalar ve buruşmalar başladı. Sulanan yerlerde ise eylül ayında az da olsa halen yapmakta olduğumuz sulamaları garipsemezsek herhangi bir sıkıntı yok. Ve tam da bunları yazarken cama pıt pıt vuran yağmur başladı, hayırlısı…

Neyse, kaldığımız yerden devam etme niyetindeyim. Bir önceki yazıda olduğu gibi eylülü de çekilmiş fotoğrafların sırasıyla, elde ne varsa, konusuz, amaçsız, bahçede bir gezinti edasıyla anlatıvereyim.

Etlice, koyu kırmızı, lezzetli, acı, kendine has çatlaklardan mürekkep bir biber, işte Arnavut biberi. Üç yıldır yetiştiriyorum, biberler arasında en sevdiğim olur kendileri.

Geçen yıl kırmızısını yetiştirdiğimiz “çekirdeği oyalı”nın turuncusu. Yine “Ana Tohum” projesinden geldi ve bu yıl tohumları dağıtılacaklar arasında.

Ve çekirdekleri:

Evin bir alt seti adeta kadife tarlası oldu. Bir önceki yazıda, geçen sene bu alanda nematod zararı gözlemlediğimizi, kadifeleri bu yüzden arttırdığımızı ve bu fotoğrafın sağ kısmındakilerin altında kalan domatesleri anlatmıştım; kendilerini taş setten aşağıya sarkıtıp meyve verdiklerini ve bu meyveleri de alt setten topladığımızı, dolayısıyla sıkıntı olmadığını yazmıştım.

Biraz daha yakından bakalım, kadifeden başka bir şeyler var mı? Sanırım yok diyeceksiniz…

O halde biraz daha yakından bakalım, kereviz değil mi bunlar?

Evet, kereviz, iyi de görünüyorlar sanki.

Şunlara biraz daha yakından bakalım, evet, evet, gayet iylier, sağlıklı ve güçlüler. Ne yalan söyleyeyim, bunca kadife yoğunluğu veya baskısı altında bu denli iyi gelişeceklerini tahmin etmemiştim. Amacım kadifeleri ara ara budamak, seyreltmek ve kerevizleri rahatlatmaktı ancak mutlu mesut hallerini gördükçe bu işe elim gitmedi. Parlak güneş ışığıyla araları olmayan kerevizler kadifelerin gölgesinde yazı çok iyi gelişerek atlattılar. Artık ekim gelmek üzere, daha önce düşündüğüm kadife seyreltme ve budama işini bir hafta on güne yaparım artık, Güneş zayıfladı, bundan sonra faydası büyük olur, yağışlar da gelir, hava serinledi zaten, işte kerevizlerin sevdiği havalar yaklaştı yavaş yavaş.

Aynı setin diğer tarafından bir görüntü; sağ yanda birkaç ağaççık göze çarpıyor.

Üçüncü yazları bitmek üzere olan iki elma ile nektarin. Ne çabuk büyüdüler de ağaç gibi görünür oldular. Üç sene önce bir – bir buçuk metrelik fidancıklardı oysa. Bu sıranın sonunda buradan tam seçilmeyen gariban bir eşek zeytini de var ancak burayı sevmedi…

…arkasındaki set duvarı, hemen yanındaki gri su deposundan kaynaklı rutubet gibi nedenler onu hasta etti ve üç yıldır ne kadar zeytin hastalık ve zararlısı varsa hepsiyle tanıştı. Birkaç hafta içerisinde daha fazla eziyet çekmesin diye sökeceğim ve temizliğini yaptıktan, gerekli önlemleri aldıktan sonra da büyük bir saksıya alarak kendini toparlayana kadar özel bakım altında tutacağım. Nihayetinde de daha alçak rakımlı aşağıdaki bahçenin üst kısmına bir yere dikeceğim diye düşünüyorum.

Yukarıdaki setin bir altındaki sete genel bir bakış. Kadifeler yine var ama o yoğunlukta değil. Aralarındaki biberler, patlıcanlar rahatlıkla güneş alıyor ve serpiliyor.


Aynı açıdan beş on adım ilerlendiğinde gencecik bir nar ağacına varıyoruz hemen. Kendisi çelikten köklendirdiğim “zivzik narı” olur. Siirt’in meşhur zivzik narı. Tadını bile bilmeden beş fidan halinde dikmiş idim; buradaki içlerinden en hızlı gelişeni. Diğerleri henüz iki metre boya ancak varabilmişken bu üç buçuk metreye yaklaşmış halde. Yanlış hatırlamıyorsam dört yıl oldu buraya dikeli.

Son iki yıldır çiçek açıp durdu ancak meyveye dönüştürme yolundaki hevesleri geçici oldu. Bu yıl ise durum aşağıdaki gibi:

Ve bu yörenin devedişi narlarından. Üç yıl evvel fidan olarak dikmiştim, onun da ilk meyveleri, öyle alıştıra alıştıra değil de birden, aniden, dalları ağırlıktan yerlere inene kadar, maşallah…

Hicaz narı. Bir öncekiyle aynı zamanda dikilmişti, geçen yıl iki üç meyve yapmıştı, bu yıl o da coştu, dallarını desteklemek zorunda kaldım.

Aynı narın meyvesine yakından da bakalım çünkü Hicaz narı gerçekten de bakılası ve seyredilesi bir nardır.

Henüz ne seyriyle ne de tadıyla ilgili bir deneyimimiz olmayan iki narımız daha var bahçede, biri Mersin’in Keben narı, diğeri de Nizip’in kara narı. Kebenin meyvelerini önümüzdeki yıl, Kara narınkileri ise iki veya en geç üç yıl sonra bekliyoruz. Aslında bahsettiğim bu kara nar da üç yıldır bahçede ancak bize geldiğinde gölge ve ılık bir yerde büyüdüğünden oldukça zayıf, ancak destekle ayakta kalabilir bir haldeydi ve daha ilk kışında köküne kadar zarar gördü, kurudu, sonrasında ise tekrar dipten filizlendi. Bu yıl kendini toparladı, şu an gayet iyi, sağlıklı; işte bu yüzden ondan daha geç meyve bekliyoruz ama biraz da sabırsızlanıyoruz, o morumsu, biraz da zeytin  karası meyvelerini görmeyi iple çekiyoruz.

Ayvası var, narı var… Bu ayva da üç yılı geçirdi burada ve bu yıl o da kendinden geçti. Bölgenin yerli çeşidi. Oldukça ihtiyar bir ayvadan aşı yapılmış gencecik bir fidandı.

İki set daha indiğimizde geriye dönüp bakıyoruz; ev, setler ve neredeyse tamamını bizim diktiğimiz fidanlar veya küçük ağaçlar. Bu fidanlardan solda görünen yediveren dut beni büyüme hızıyla en çok şaşırtan oldu. Geçen sene mart veya nisan ayı gibi dikmiştik, boyu bir buçuk metre dahi yoktu ve şu an, yani burada geçirdiği ikinci yazın sonunda dört metreyi buldu. Meyve verimi de, lezzeti de iyi ve hatta şu sıralar –yaz başındaki gibi değilse de- ikinci kez dut topluyoruz. Onunla beraber diktiğim ve burada görünmese de bir iki yıla yaprakları birbirine karışacak olan beyaz parmak dut ta benzer bir performansla büyüyüp duruyor. Burada, yani fotoğrafı çektiğim bu setle birlikte yaptığım setler ve doldurduğum topraklar bitiyor. Buradan aşağıda yalnızca küçük oynamalarım oldu. Set, dolgu toprak ve düzenli sulama işleri işte bu setle son buluyor. Dolayısıyla aşağıda, çoğunluğu incir olan ağaç ve fidanlar (armut, badem, zeytin, dut, erik, fıstık da var) bu setlerde yaşayanlara göre daha yavaş gelişiyor ve aşırı iklimsel zorluklara çok çabuk tepki veriyorlar.

Yine de bu muşmula yerini sevenlerden. Çok az bakımla üç yıldan bu yana yavaş ama sağlam adımlarla büyümeye ve meyve vermeye devam ediyor.

Son iki fotoğraf ise “Çukur Bostan”dan, çekirdekten çıkma bir şeftalinin güzelim meyveleri:

Boyları kayısı kadar, hastalıklara oldukça dirençliler, çok verimliler, tatları da harika. O nazik, el bebek gül bebek, tombul şeftalilerle alakaları yok, aşılamayı aklımdan bile geçirmiyorum.

Yine “Çukur Bostan”. Bahçe düzlüğünün alt kotundaki dere kenarı mesire yerimiz. Etrafı temizledik, bir kaç sandalye, paletlerden bir masa, semaver ve biraz da mutfak ıvır zıvırı. Burası hem bizim hem de komşu bahçedeki arkadaşlarımız için ortak alan oldu. çalışmalar arasında mola verdiğimiz yer burasıydı ki yaz sıcağında her daim gölgesi ve serinliğiyle davetkarlığını sürdürdü.

Masanın arkası ise dere yatağı olduğundan devlet arazisi ancak burası da bizden başka uğrayanı olmayan bir yer. Çoğunlukla söğütler ve çınarlardan oluşma ellenmemiş küçük bir koruluk. Bizim için, gölgesi ve ormansı havası dışında en güzel yanı, dere taşkınlarında buraya takılan her türlü dal, kütük ve benzeri karbon malzeme ile bir kaç noktada oluşan mil ve kil yatakları.

Ve bu yazı bitti, dışarıdaki yağmur bitti ve eylül bitmek üzere ama arzulanan yağmur gelmedi hala; kim bilir, belki de gelmek üzere.

 

Uncategorized içinde yayınlandı | 14 Yorum

Komşu Komşu Huuu!

Her biri ayrı ayrı; yazacak, anlatacak, paylaşacak. Diyorum ki bu iyi bir konu, bunun hakkında bir şeyler yazayım veya şu da iyi, bunun hakkında da bir şeyler yazayım gibi gibi… Vakit bulup da yazamadım doğrusu. Yazmışken görsellerle de zenginleştirmek hoşuma gidiyor, baktım doğru düzgün bir şeyler de çekmemişim. O halde dedim, elimde ne varsa bu yıla ait sırasıyla, öyle planlı programlı değil, fotoğraflar hangi sırayla çekilmişse o sırayla anlatayım neler yaptık, neler oldu diye; eksik de olsa öyle olsun bu kez ve şubat, mart, nisan. Tek bir fotoğraf yok. Mayıs diyelim hemen.

MAYIS 2017

Geçen senenin cin mısırlarından. Bu çeşit Bayramiç’in bir köyünden geldi, sarısı saydam bir sarı, patladığında kar bayaz, gördüğüm en beyaz patlak mısır ama biraz sert, yemesi pek keyifli değil doğrusu.

Bunlar da yine geçen senenin cin mısırlarından. Belki on beş sene evvel Pınarhisar’ın islambey köyünde rastlamış ve bir görüşte aşık olmuştum, birkaç koçan alıp asmıştım duvara; üç yıl evvel bir bakalım hala çimlenebilirler mi dedim, ektim, çimlendiler. O günden bu yana yetiştiriyoruz.

Yeşil üzerine dağınık, sıçramış gibi bordo lekeli bu alacalı marulu tohumlamadık. Geçen yıl tohuma kalkan bir marulun dibinde çıkıverdiler, ayırarak uygun aralıklarla diktik, güzeller güzeli oldular. Gayet lezzetliler ancak söküldüğü gibi salata yapmak gerekiyor, yoksa hızla pörsüyorlar.

Aynı marul; merdivenin kenarındaki bir çatlağa giriveren tohum çimlenmiş, büyümüş; onu kesmedik, tohumluk bıraktık, sonra tohumunu bugün alırız yarın alırız derken alamadık, uçuşup gitmişler. Seneye veya bu sonbaharda bir yerlerden çıkarlarsa yine alır, ayrı ayrı dikeriz uygun yerlere.

Ve yine bir kaçak hikayesi. Yabani rokalarımızın tohumlarından biri taş duvarda çimlenivermiş. Aslında bu rokaların çıkmadığı yer neredeyse kalmadı. Yalnızca bir kez ektik ve üç senedir her yandan toplayıp duruyoruz. En güzel yanları: keskin aromaları, acı tatları, çiçeğe kalksalar bile bozulmayan derli toplu yapıları, yaprakları.

Enginarlar; bu yıl keyifleri yerindeydi, kışın kar altında kalsalar da bunu dert etmediler sağolsunlar, baharla birlikte koca koca goncalarıyla boy gösterdiler.

Ve bir yemek tarifi var sırada: Bakla kabuklu gelincik çorbası. İlk iş olarak bakla kabukları bir kap içindeki suya atılır ve iyice karıştırılır…

Bu arada da diğer malzemeler hazır edilir. Özenle seçilmiş taze gelinciklerin taç yaprakları ve viyöllere doldurulmuş halde bekletilen kil taşı parçacıklarıyla bir miktar killi toprak harmanı…

İşin püf noktası hepsini aynı anda alarak diğer karışıma dahil edebilmekte, bu da ustalık istiyor haliyle…

Gelincikler suyun üzerinde kalırken toprak hızla dibe çöker…

Üzerine de biraz daha bakla kabuğu serpilerek servise hazır hale getirilir. Bilmem evde denemeyin veya deneseniz de içmeyin dememe gerek var mı. Kızımızın birbirinden güzel tariflerinden biri de böyle işte.

Artık her yıl hasattan şişelenmeye ve sonrasında da içmeye kadar ortaklık yaptığımız aynı arkadaşlarla tekrarladığımız şarap ritüelinin şişelenme macerası. Sebebi malum türlü nedenlerle ederi oldukça tuzlanan şaraplara ulaşamayınca çareyi üretmekte bulmuştuk, devam ediyoruz.

Her yılın kendine has dalları basan meyveleri oluyor. Bu yıl da erik ve kayısı yılıydı. Kaç senedir erik ve kayısıların bu denli meyveye yattığını görmemiştik.

HAZİRAN 2017

Mayısın son fotoğrafından sonra Haziranın ilk fotoğrafı da aynı ağaçtan olmuş; kütür kütür yeşil erikler yumuşak, sarı ve ballı hallere girmişler.

Taze tüketimle baş edilmeyecek gibi olunca meyve suyu, marmelat ve pestil olarak değerlendirdik.

Hepsinin ilk aşaması aynı, kazandan bir manzara:

Yine aynı zamanlarda dut ağaçlarını da üç günde bir silkerek pekmez yapmak üzere kaynattık, kaynattık, kaynattık…

TEMMUZ 2017

Burada bahsetmediğim daha pek çok şey yapılır edilirken Temmuz gelivermiş ve son günlerine kadar da tek bir fotoğraf çekmemişiz ta ki bizi şaşırtan bir şey olana kadar. Ve 27 Temmuzda, bu bölgede yaz aylarında alışık olmadığımız bulutlar göründü….

…ve saatler boyunca yağmur yağdı…

Buralarda yaz yağmuru pek rastlanan şeylerden değil. Geçtiğimiz yıl bir afet olarak haziran ayında karşılaşmıştık ancak yağmurdan çok dolu kılığındaydı ve neredeyse tüm bahçeyi harap etmişti. Oysa bu kez toprağa işleye işleye, hafif, sakin ama bol miktarda yağdı. Gerçi sonradan acısını çıkardı, eylülün neredeyse sonundayız ve halen beklemekteyiz.

Temmuz sonundan devam: Sivri biberler boldu bu yaz. Buradaki önce tatlı, sonra acı, daha sonra yeniden tatlı biberler vererek aklına estiği gibi davrandı.

Çukurkültür usulü hafifçe yükseltilmiş yataklarımızda keyifli bitkiler hızla boylanmaya başlamışlar:

Evin önündeki çeşmenin gider suyu minik bir köşeye tropikal bir hava vermeye yardımcı oldu. Ağaçlar, çalılar, çiçekler, sarmaşıklar, otlar ve taro. Şu koca yapraklı bitkiden bahsediyorum. Yumrusunu bulup ekmiştim, çıktı ve güzelce gelişiyor. Sezon sonunda yumrusuna kıyarak yiyebilecek miyiz yoksa sonraki sezon için saklayacak mıyız bilemiyorum. Asya ve Afrika’da oldukça tüketilen bir bitki olan “taro” veya nam-ı diğer “kolakas” Kıbrıs halkının da mutfağında büyük yer edinmiş. Bizim de güney bölgelerimizde pek sık rastlanmamakla birlikte yöresel olarak “gölevez” adıyla biliniyor. Yumrusu pişirilmeden yenmemesi gereken bu bitkinin tadını tarif etmeye kalksam tam anlamıyla anlatamayacağımı bilsem de, bol miktarda patates, az kereviz, az yerelması bolca tereyağ ile karışır da kolakas olur diyebilirim.

Temmuzun son gününde bahçede bir gezinti ve birkaç da fotoğraf: Aşağıda yeni bir set duvarının başlangıcı görülüyor ancak uzun bir zaman pek ilerlemeyecek gibi bir his var içimde; önce taşları indirmeli.

Bahçenin bir ucundan, akşama doğru, alçalmış güneş ışığında eve ve yavaş yavaş yeşillenen setlere bir bakış:

Daha önce yazmıştım, bulunduğumuz bölgeyi, iklimi, toprağı geçen zaman içinde tanıyınca ve hevesle dikilmiş kimi uygunsuz fidanları kaybedince bahçenin sulanmayan alt taraflarındaki boşlukları, tanıdıkça daha da hayran olduğumuz incirlerle doldurmaya karar vermiştik. Bahçede yedi incir ağacı vardı, geçtiğimiz iki yıl içinde sekiz fidan da biz diktik. Bu yıl dikilen üç incir fidanından biri aşağıda. Kendisi kurutmalıkta ünlü “sarı lop”.

Bu da iki yıl evvel diktiğimiz sarı lop. Keyfi yerinde; geçtiğimiz yıl iki meyve vermişken bu yıl yarım kilo kadar topladık, bundan sonra hızla artar verimi. Sekiz fidandan dördü “Sarı lop”, ondan başka birer adet bardacık, yedi veren, beyaz orak ve yine buranın yerli çeşitlerinden biri de var ancak fotoğrafları yok.

Dutların hası kara dut, diğer isimlerine baksak ekşi kara, kanlı kara, urmu dut… Öteki dutlarla yan yana geldiğinde hepsinden ayrı bir duruşu, havası var. Kalın yaprakları, kısa ve sağlam dalları, yoğun aromalı meyveleri, eli yüzü boyaması… Kendine münhasır bir dut. Anavatanının İran olduğu düşünülüyorsa da Anadolu’nun en eski meyvelerinden biri olarak köklenmiş bu topraklarda. Kaya üstüne ve hem de yamaç bir yere dikmiştik dört sene önce; zaten yavaş büyüyen bir tür, bir de böyle kötü bir yere dikilince hepten ağırdan aldı. Bu yaz alt tarafına ufak bir set yükselttim, etrafına da yarım traktör toprağı taşıyıp yaydım ve birden, aniden değişti, sürgünleri her zamankinden daha hızlı boylandı; seneye iyice toparlar kendini.

Fıstıklara baktık bu yıl. Bordo bulamacını gerektiği zamanlarda atmayı ihmal etmeyince karazenk hastalığı geriledi hemen. Birkaç sene boyunca bu uygulamayı yaparak ağaçları toparlamak gerekecek; kaç sene üst üste yaşanan salgınla güçten düşe düşe geçen yıl ölümden dönmüşlerdi.

Araya Boşnak biberlerini alalım. Kızaranlar tohumluk. Bilen bilir, kaymaklı turşusu mükemmel olur. Balkanlardan gelenlerin beraberlerinde getirdikleri bu lezzete en çok sahip çıkanlar Boşnaklar oldu. Boşnak değilsek de çocukluğumdan bu yana evde eksik olmayan bir lezzet olduğundan benim için ayrıca önemli bir çeşit.

Bahsettiğim yağmurdan sonra otlar yeşerdi çok geçmeden ama kurudular sonra.

Soğan, sarımsak hasadının bir kısmı. Aşağıdaki bahçeye, Çukur Bostan’a dikmiştik. Hasattan sonra babam da bizdeydi; unutmamış köydeki anılarını, hızlıca örüverdi, bize de asmak kaldı…

Uygun olan her yere astık; iyice kurusunlar, kış boyu yetsinler.

AĞUSTOS 2017

Kış aylarında küçük ölçülü pencereler ve kimi zaman eve tıkılmak zorunda kalmalar nedeniyle ışıklı, manzaralı bir oda ihtiyacı doğdu uzun zaman önce. Bu sebeple ağustosta evin önünde bir takım değişikliklere başladık, şu an ilerlemiş durumda ama fotoğrafını henüz çekmedim. Daha önce sebzelerin ekildiği bu yer şu an böyle görünse de işler bittiğinde ve geri kalan kısmı asma ve mor salkım gölgelediğinde iyi olacak.

Ağustos ortasından itibaren incirler başladı. Aşağıdaki incir bahçenin en iri inciri. Bardacık incirini andırsa da bazı farkları var. Yerli bir çeşit, şeker oranı düşük ancak ekşilik namına hiçbir şey yok, kendine has aroması, tadı olan leziz bir çeşit.

Aynı incire daha yakından:

Ve Karadeniz’in kokulu üzümü. Hatırlayan vardır belki, dedem, asmasından bir çubuk kesip vermiş, çok geçmeden de rahmetli olmuştu. Köklendirip dikmiştim. Geçen sene yarım yamalak ilk üç salkımını vermişti, bu yıl ise artık ben buradayım demeye başladı.

Zahter otu veya Çıbrıka dediğimiz bu tek yıllık kekik kokulu güzel ot üç sene evvel attığımız tohumlardan bu yana istediği her yerde çıkarak bahçenin yerlilerinden oldu artık.

Tohumluk bıraktığımız maydonoz olgunlaşmak üzereyken.

Maydanozlar gibi tohumluk pırasalar da olgunlaşmak üzereyken:

Diğer taraftan yine tohumluk maydanoz ve pırasalar. Ortadaki yatakta kerevizler, soldakinde de domatesler var ama kadifelerin yoğunluğundan pek görünmüyorlar. Bu yataklarda geçtiğimiz yıl nematod zararı gözlemlediğimizden kadifelere ağırlık vermiştik. Kerevizleri yaz sıcağından korumaları da hesapta olmayan faydalarından oldu ama domateslerin ışığını kesmeleri istediğimiz bir şey değildi. Gerçi sorun olmadı…

…kadifelerden kaçmanın yolunu bularak setten aşağılara sarkarak meyve verdiler, biz de bir alt setten topladık.

Tarımsal kaolin kiliyle kaplanmış haldeki domateslere örnek. Kaolin konusunda çokça yazıldı; merak edenler, bilimsel literatür taramalarını, uygulama örneklerini, türlü faydalarını, gerçeğini, sahtesini ve konuyla akla gelen gelmeyen daha pek çok şeyi yazan, Türkiye’de yaygınlaşmasını ve öncülüğünü yapan Meyvelitepe’den okuyabilirler.

Evin yan tarafındaki yatakların bu beyazımsı hali de yine kaolinden kaynaklı. Bahçenin görüntüsünde bu beyaz perdeden başka pek bir değişiklik yok. Doğu-batı yönünde uzanan yatakların güneyinde orta boylu sebzeler, kuzeyinde sırığa alınanlar, aralarda da çiçekler, yenebilen otlar, kuytuluklarda da gölgeyi sevenler. Bir cangıl halinde, her yandan bir şeyler çıkıyor, tırmanıyor, sarkıyor, açıyor olsa da, yine de bir düzeni var. Doğanın bereketli çeşitliliği ile bahçivanın düzen isteği arasındaki denge noktasını en azından kendim için buldum sanırım.

Ağustos ta bitti böylece ve geldik eylüle. Eylül ayını halen içinde olduğumuz için ayrı tutuyor ve bir hafta içerisinde de aynı şekilde, hangi fotoğraf varsa anlatarak bitirmeyi düşünüyorum. O halde haftaya görüşmek üzere, hoşça kalın efendim…

 

 

Uncategorized içinde yayınlandı | 6 Yorum

“Merkep Bağırtan Yokuşu”

Karıncayı tanırsınız

Minimini bir hayvandır

Fakat gaayet çalışkandır

(…)

Tevfik Fikret

Pek geçerli olmayan bahanem sanki hazır: “Diz üstü bilgisayarımıza bizim ufaklık ballı süt döktü de ondan yazamadım bunca zamandır” desem kim inanır bilmem. Döktüğüyle kalmadı, biraz söylenince beş yaşının verdiği güvenle “n’olcak, dünya mı bitçek?!” diye de çıkıştı. Gülmek istedim de gülmedim. Fındık kabuğunu doldurmayan bu bahane gibi daha başkaları da var tabii. Hepsi toplansa yine yetmez ayrı konu.

İstanbul’dayım, iki günlüğüne geldim kıramadığım bir arkadaşımın nikahı için, yarın dönüyorum. Ara sıra özlediğim İstanbul’u bulamayacağımı bildiğim için de kaldığım evde fırsat bu fırsattır diyerek yazıyorum.

Biz iyiyiz, ellerimizin toprakta oluşundan son derece memnunuz, her zamanki gibi bir biri ardına sıraladığım işleri bir bir halletmeye çalışıyoruz. Bahçenin bir köşesindeki sandalyelere halen oturamıyoruz. Evet, keyfimiz yerinde ve evet, gerçekten de yorgunuz ve bir yandan da bitmez bir kaynaktan gelen enerjiyle doluyuz, “of”luyoruz,  iki üç “of”tan sonra “oh be” diyoruz, pişman değiliz, “sıkılmıyor musunuz?” diyenler için de söylüyorum: sıkılmıyoruz ama bir yandan da sıkılmak istiyoruz, yani sıkılmayı tadacak kadar rahatlamak istiyoruz. Dur diyorlar, duramıyoruz, dinlen diyorlar dinlenemiyoruz, “niye?” diyorlar, bilmiyorum, belki de bilmek istemiyorum veya bildiklerimi görmezden geliyor, sümen altı ediyorum. Yine de sümenin köşesinden ucu görünen iki şey var: birincisi, sanırım ben-biz böyleyim-böyleyiz, ikincisi de bu yer böyle.

Yani, demek istediğim şu: Nankörlük veya değil, neredeyse uçurum diyeceğimiz yanlış bir yer aldık, bu yanlış yere büyük bir enerji akıttık ve bu yanlış yer hem bizim ve hem de pek çok kişinin keyif alabileceği harika bir yere dönüştü, dönüşmeye devam ediyor.

Sanıyorum ki burada paylaştıklarım şöyle yorumlanabilir: Alınan yer nasıl olursa olsun emek verildiğinde cennete dönüşür. Ama vermek istediğim mesaj aslında bu: Yanlış bir yer alırsanız yandınız, gereksiz enerji, gereksiz uğraş, gereksiz maddi ve manevi kayıplar sizleri bekliyor. Diğer taraftan: Alınan yer pek çok açıdan amacınıza uygunsa kısa sürede ve kolaylıkla cennete dönüşür. Yani fazla yorulmadan, hırpalanmadan da olabilir bu işler. Tabii ki, biliyorum, uğraş vermeden, emek harcamadan, yorulmadan edinilen kazançlar, gelinen noktalar aynı keyfi vermeyecektir ama bir dengesi olmalı bu işin.

Niye yazıyorum bunları?  Evet, yamacın tatlısı iyidir. Pek çok faydası da vardır ama bir de bu yamaçların tatlı değil, acı olanları vardır, işte bizim ki bu türden yamaçlara örnektir ve böyle uçurum edalı bir bayırda yer alan yuvamızı ve bahçemizi güzel fotoğraflarla, başarılı sebze meyve hikayeleriyle süsleyip “iyi örnek” olarak göstermek istemiyorum.

“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” diye türkü yakmışlar; duydum, sizin gibi ben de duydum, duydum da daha yeni anladım. Sözün kısası, yuva ve bahçe için yanlış bir seçim yaptık. Aralarda bunu hep söyledim ama uzun zamandır bu konuya odaklanmak gerektiğini düşünüp duruyordum ki halen yakınımda veya uzağımda böyle yerler alınıyor, satılıyor. Alınsın veya satılsın, alan memnun veren memnun olduktan sonra benim için sıkıntı yok, ben yalnızca, süslü püslü yazılarımdan, bir uçurum kenarına konmak üzere havalanan ilham perilerinin kanatlarını kırpmak istiyorum ve bize bakıp da böyle bir yerde böyle bir işe girmek isteyenlere nacizane sesleniyorum, Aşiyan’ı Tevfik Fikret’e bırakalım diyorum ve aklıma gelip duruyor, Aşiyan’da değil de, biraz daha ötesinde, Kuruçeşme’de vaktiyle bir bayırdan çıkmıştım, kan ter içinde, bu bayırın her yanı manzara, her yanı deniz, her yanı gök; lakin bu manzaradan başımı çevirip gayet uzun soluklar aldığım bir vakit tepedeki küçük tabelayı fark edebilmiştim: “Merkep Bağırtan Yokuşu”.

Şimdi, “Merkep Bağırtan Yokuşu”ndan çıkmış biri olarak, ormana bırakılması gereken bir uçurumu sebze ve meyve bahçesine dönüştüren biri olarak, 66 adımda kolaylıkla aşılacak bir yer dururken 66 basamak yapmış biri olarak, bu 66 basamaktan yüzlerce ton taşı kucağında indirmiş biri olarak ve bunları yaparken türlü fıtıklar edinmiş biri olarak yazdım bunları. Doğrudur, yanlıştır, dinlenir, dinlenmez bilemem, sevgiyle kalın, uçurum kenarlarında dolaşmayın efendim…

 

Uncategorized içinde yayınlandı | 21 Yorum

“Çukur Bostan”

Yaşlı ve yaslı İstanbul, tarihi ve zahiri yarımadada duvarlarla çevrilmiş eski şehir. Pek de yüksek olmayan, doğudan batıya çatallanan iki sırtlı tepe silsilesi ve bu tepelerin arasından güzelce akarak şehre giren Lykos veya sonradan Bayrampaşa deresi ve daha sonra da Vatan caddesinin lağım kokulu tutsağı.

Bu dere, tarihi yarımadanın dört mevsim akan tek deresi; Aksaray’dan dönerek ileride Marmara’ya kavuştuğu yer ise, bu yarımadanın avcılık, balıkçılık ve toplayıcılıkla meşgul çok eski sahiplerinin ilk tercih ettikleri yerlerden. Çok sonraları liman olmuşsa da derenin getirdiği alüvyonlarla sürekli dolma eğilimindeymiş ki bu alüvyonlar Osmanlı devirlerinde başlayıp çok uzun zamanlar süregelen ünlü Langa bostanlarının temeli olmuş. Şimdi kazı alanı ve Langa Bostanı sokağı…

Küçük gruplardan mürekkep insanların devri bitip de bitişik nizam binlerce, on binlerce insanın devri başladığında, üç tarafı denizlerle çevrili ancak tatlı sudan fakir bu tek dereli şehir, daha Bizans zamanlarında tatlı su getirme ve biriktirme projelerinin hayata geçebildiği oranda katmerlenmeye, büyümeye veya deyim yerinde ise iyi veya kötü yığılmaya başlamış. Tek tük su kaynakları tabii ki var, onlar Hristiyanlıkla beraber aziz isimleriyle anılan ayazma oluvermişler ama kana kana içmeye değil, şifa niyetine.

Şehrin dışından su getirme işi beraberinde pek çok su yapısını da getirmiş, suyun toplandığı havuzlar, -sonraları Osmanlı zamanında bentler- çökertme havuzları, galeriler, her biri mühendislik harikası kemerler, su terazileri ve nihayetinde surlardan içeriye ulaşan suyun aktığı yüzlerce çeşme ve biriktirildiği, kimi kapalı, kimi açık sarnıçlar.

Suyu getirmek, taze ve sağlıklı su ihtiyacı için elzem olsa da özellikle savaş ve abluka zamanları için bu suyun uzun süreli kullanımına olanak verecek bir nevi saklama kapları durumundaki bu sarnıçlardan kimileri oldukça sağlam bir şekilde günümüze ulaşabildi. Üzeri kapalı olanlardan Yerebatan sarnıcı, sonra Binbirdirek sarnıcı en ünlüleri ama daha pek çoğu var ve pek çoğu da halen yeraltında saklı.

Her birine halk arasında “Çukur Bostan” denilen açık sarnıçlar ise Karagümrük’te, Yavuzselim’de, Fındıkzade’de bulunan devasa dörtgen çukur yapılar. “Çukur”luğu binbir emek saklı yapılarından gelirken “bostan”lıkları da bu sarnıçların işlevini yitirmesinin ardından bostan olarak kullanılmalarından geliyor. Günümüzde kimi futbol sahası, kimi park, otopark, depo ve daha başka işlere sunulmuşsa da yüzlerce yıl bostan olarak kullanılmışlar ve şehrin günlük taze sebze ihtiyacına önemli katkı sağlamışlar. Bu sarnıçlardan ziyade son yıllarda yok edilmeye çalışılan ve Mevlanakapı’dan Yedikule’ye uzanan bostanların büyük bir kısmı bilindiği gibi Bizans surlarının büyük ölçüde toprakla dolmuş savunma hendekleri üzerine kurulu.

2013_316

Bostanlar ve su sistemleri uzun zamandır ilgimi çeken uyumlu bir çift. Bu ilgi dolayısıyla geçmişte ve günümüzde şehir içinde kalmış bostanları ve İstanbul’un su sistemlerinin izledikleri güzergahları ve bu güzergah üzerindeki su yapılarını başladıkları yerlerden, yani eski şehrin kilometrelerce dışından, ulaştıkları yerlere kadar mümkün mertebe gezmişliğim, incelemişliğim vardır. Tarihe sinmiş bu yapılar, iki arada bir derede sıkışmış bu bostanlar, eski teknolojinin bu baş yapıtları, her taşı sanatla konmuş bu şaheserler, yer yer yıkılmış, yok olmuş köhne varlıklar, her şeye rağmen toplanan marullar… Baştan ayağa hayranlık, melankoli ve bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.

Şimdi, bostanları alalım, ayrı, temiz bir yere koyalım. Bu durumda şehrin su sistemleri için vardığım ve uzun zaman kabul etmek istemediğim biçare sonuç şu: Bu muazzam teknik ve teknolojik ve anıtsal ve sanatsal yapılar hic de ekolojik değil. Tabii ki ekolojik olsun diye yapılmadılar ama insan sevdigi her seyi birlikte, el ele, kol kola istiyor.  Halen hayran olduğum, çok sevdiğim ve zevkle hatırladığım bu yapılar insanların ekolojik limitleri aşma çabalarının bir ürünü maalesef.

Kanuni, Koca Sinan’ın “Bu iş mümkündür” cevabına istinaden emir verir, “Yapılsın” der. Kanuni, halkın ve Dünya şehri İstanbul’un ihtiyaçlarını düşünür, Mimar Sinan da Allah’ın ona bahşettiği üstün yeteneklerini bu dünyada varlık haline getirecek bir yol görür bu işte; ama damat Rüstem Paşa, onun gördüğü bambaşka bir şeydir; şehre daha fazla su gelir ise nüfusun artacağını, bu yeni kalabalığın da bir süre sonra yine aynı şekilde aç susuz kalacağını söyler. Sen çok yaşa Rüstem Paşa!

Paşa, aslında ekoloji biliminin bütüncül bakış açısına sahip bir şahsiyetmiş ama bu bütüncül ve kanatları açık düşünce kimsenin  hoşuna gitmemiş, dinletememiş; bugün yaşasa, yine dinletemezdi. Bildiğimiz üzere haklıymış, dediği gibi olmuş, bu sistem üzerine daha pek çok sistem getirilmiş zaman içinde. Halen de devam etmekte. Geçmişin sanatla yoğrulmuş su yapılarına baktığımızda kaç kişi o suların alındıkları coğrafyanın, doğanın ne şekilde etkilendiğini düşünüyor? O harika eserlerin, pek de harika olmayan ve hatta rahatsız edici olup içlerinden Melen Çayı geçen devasa borularla aynı amaca hizmet ettiğini düşünmek rahatsız edici. Veya yine İstanbul halkı için Istrancalar’daki subasar ormanlarının hiçe sayılması pahasına Rezve Deresi projesi…

İnsanlar, yaşadıkları bölgeden artık beslenemeyecek ve susuzluklarını gideremeyecek kadar çoğaldıklarında ya orayı terk etmişler, ya ikiye bölünüp kısmi göç vermişler ya da tüm bilgi becerilerini ve-veya güçlerini etraflarındaki kaynakları buraya akıtmak için kullanmışlar. Bu iş bazen büyük ölçüde başka toplulukları sömürmeyi bazen de yalnızca yaşadıkları yerlerin dışındaki doğayı sömürmeyi getirmiş. Bu, İstanbul’da olduğu gibi tüm dünyada böyle.

Bir yeri yaşatmak için diğer yere verilen zarar her iki yerin yapısına, dolayısıyla limitine göre değişir tabii ki. Zarar az da olabilir çok ta veya etkisi direkt değil de dolaylı olabilir. Belgrad Ormanı gibi güçlü ve üretken bir ekosistem kendinden alınan günlük binlerce metre küp suyu önemsemeden sağlığını korumuş asırlar boyu ama oradan beslenip de ayakta kalan ve uygun ortam sağlanmış petri kabındaki küf kültürü gibi üreyen, miselleriyle hızla yayılan şehir, yüzlerce yıl sonra bu ormanı kemirmeye, yutmaya ve hatta kusmaya başladı. Ormandan açma siteler, oto yollar, köprü güzergahları ve niye yazdım ki bunları?

Aslında, bir buçuk yıl önce aldığımız, adına “Çukur Bostan” dediğimiz ve pek çok açıdan ekolojik tarım yapmaya müsait bahçemizi anlatmak için geçmiştim ekran ve klavye başına. “Çukur Bostan” diye başlık attığım vakit aklıma gelen ise bu isme vesile olan çukur bostanlar oldu ve biraz İstanbul, biraz tarih, biraz da ekoloji kokan bir şeylerle giriş yapmış oluverdim.

O halde izninizle, yukarıdakilerle alakalı veya alakasız asıl konumuza dönüyorum, yani küçük bahçemize, yani “Çukur Bostan”ımıza ve derin bir nefes alarak, sakin sakin ne yaptık, ne ettik anlatmaya başlıyorum.

Bizim köyde insanlar, ya SGK borçları olduğunda, emekli olma vakitleri gelip de nakit bulamadıklarında, ya da çocuklarını evlendirme hazırlığında ele güne karşı bol cümbüşlü dört gün dört gece düğün yapacaklarında ellerindeki arazilerden işe yaramaz gördüklerini elden çıkarmaya çalışırlar. İşte böyle bir düğün öncesinde köyden sevdiğim bir abimiz on beş yıldır işlemedikleri ve böğürtlenler kaplamış eski bahçesini veya yolsuz, uçurum edalı zeytinliğini satmaya karar vermiş; bahçe ilgimi çekti, gittik baktık. Yürüme yoluyla eve yarım saatlik yerde, vadinin yer yer oluşan nadir ve küçük düzlüklerinden birinde, sanki bir çukur içinde ama yine de güneşi yeteri kadar alan bir bahçeye geldik. Ama ortada bahçe filan yoktu. Bir tarafında sazlardan görünmeyen ama sesi gelen, kararlı, kış yaz akan dereciğiyle 500 m2’ye yakın bir böğürtlenlik:

1

Bahçeye adımımızı atamadan etrafında dolaştık ve anlaştık. O yaz öyle geçti, kış vakti bir arkadaşla, bir pala, bir orak, iki çift de meşin eldivenle işe giriştik. Ertesi gün başka bir arkadaşla, daha ertesi gün daha başka bir arkadaşla geldik, sağolsunlar yalnız bırakmadılar, iş kolaylandıktan sonra biraz daha devam ettim ve günden güne böğürtlenler azaldı, azaldı, derken bitti veya bitti gibi oldu.

2

Buradan başlayarak komşu bahçelere yayılanları da temizledim sonrasında. Çok iyi olduğumdan veya yardım severliğimden değil, tamam, biraz iyiyimdir, yardımseverliğim de vardır ama asıl bu yüzden değil, eğer oraları temizlemeseydim er ya da geç ilaçla hallederlerdi bu işi. Köyde kandırmaya çalıştılar beni de, kanmadım. Eskiler nasıl yaparlardı diyorum, “O zaman çapacılık vardı” diyorlar. Bu şu demek: “Eskiden çalışkan insanlar vardı, şimdi tembellik yapmayı sağlıklarına tercih edenler var.” Tabii bir de ekonomik boyutu var. Bu işi tek başıma yapsaydım toplamda sekiz günümü alacağını hesapladım, başkasına yaptırsaydım ve yine sekiz gün adam çalıştırmış olsaydım -veya sekiz adamı bir gün çalıstırsaydım- bugünün yevmiyesiyle 560 lira para giderdi. Beş kuruşluk ilaca göre zarar. Bu durumda yukarıdaki cümleye “Daha az para vermeyi sağlıklarına tercih edenler var” diyerek genişletebiliriz.

İşin ilginci zararlı olduğunu biliyorlar, duymuşlar ama aldıran az kişi var. Yine de haklarını yemeyim, civardaki başka köylere göre en az ilaç kullanan köy bizimki. Mesela şu an konuştuğumuz ot ilacını yalnızca böyle durumlarda kullanıyorlar. Zeytinliğine, bağına bahçesine atan iki kişi var yalnızca. Onlar dışında herkes biçeceğini motorla biçer…

Yaptığımız işin aşamalarını da kısaca şöyle anlatayım: Böğürtlenlerin dibine yaklaşabildiğimiz kadar yaklaşıyoruz, ana gövdelerin bir araya toplandığı çıkış yerlerini toprak seviyesinin az üzerinden palayla kesiyoruz, meşin eldivenle bu gövdelerin birkaçını kavrayarak gerisin geriye çeke çeke dönüyoruz ve kestiklerimizi ateşe atıyoruz. Arkasından aynı şeylere devam. Kimi kollar 8 m’yi buluyordu. Böğürtlenler temizlendikçe bu alandan üç nar, bir zeytin, iki delice, iki ceviz, üç ayva, bir şeftali, bir de dut ağacı çıktı. Böğürtlenlerin arasında ve altında kalan bu ağaçlardan birkaçını görmüştüm ama çoğu sürpriz oldu. Bu aşamadan sonra da kökleme işi başladı; çapayla, kökten üremelerini en aza indirme amacı ile, olabildiğince, ana kök bırakmadan çıkarmaya çalışmakla geçen birkaç gün daha.

Sonra yaz geldi, etrafı çevrili olsa da koruyucu olmaktan uzak olduğundan ve daha başka işlerden dolayı o yaz ekmediğim bahçeye su da vermedim. Nasıl olsa ekmemiştim ve toprak altında kalan böğürtlen köklerini azdırmak istemedim. Yeniden çıkanlar oldu, iki üç haftada bir giderek bir iki saatte bunları da kökleyerek yazı geçirdim.

Biraz geriye giderek yeniden o ilk zamanlardan, bahçenin batı kısmından bir böğürtlenli fotoğraf daha:

3

Ve yukarıdaki fotoğrafın çekildiği yerden yalnızca bir iki metre daha geriden ancak sonraki sonbaharda çekilmiş bir fotoğraf. İnanması zor ama aynı yer, aynı açı. İleride çapalanmış bir kısım toprak da görülüyor, soğan, sarımsak için başlayan çapa:

4

Devam; çapalanan yerler ekim yataklarına dönüyor yavaş yavaş…

5

Ortada bir servis yolundan sonra diğer taraf ta çapalandı…

6

Ve orada da iki yatak şekillendi. İki farklı açıya yönelen bu yataklardan aslında boyuna uzananlar daha kullanışlı olacak gibi, ki yaz dikimlerinden önce diğer taraf ta bu şekilde yeni baştan şekillenecek sanırım. Sonrasında da o halleriyle bunlar daimi yataklara dönüşecek ve basılan yerler sıkışırken bu yataklar gevşek kalacak ve aynı yerler beslene beslene yıldan yıla güzelliğine güzellik, verimine verim katılacak…

7

Ve sol yana soğanlar, sağ yana da sarımsaklar ekildi imeceyle. Arkadaşlar üç yan bahçeden. Onlara da bir yer bulduk ve buradaki işlerimizi beraberce yapmaya başladık, ürünleri de beraberce paylaşmaya niyetlendik.

8
Burası da bahçenin üst yanından bir kare. Üst yanda iki ceviz, bir de zeytin var. Cevizlerin durumu pek iyi değil, önümüzdeki yıl sulanmaya verecekleri tepkiyle ne halde olduklarını göreceğiz. Geçtiğimiz yaz yeşermeyen pek çok dal vardı.

9

Aradan fazla zaman geçmedi, bir gece, bir gözümüz açık sabahladık. Ertesi gün haberlere çıktı, Küçükkuyu’yu sel aldı, biz de payımıza düşeni. Ötede, sazların olduğu yerden geçen dere neyseki zarar vermedi ama daha üst kotlardaki kuru dereden gelen sel, yatağından taşarak bahçeye girivermiş, ektiklerimizin yaklaşık dörtte biri gitti. Her zaman olan bir şey değilse de, böyle bir afeti zararsız atlatabilmek için bahçenin sel girişinden dereye yönelen bir hendek kazmak gerekecek.

10

Zarara ve yapraklanan sarımsaklara biraz daha yakından bakış, sağlık olsun…

11

Bahçenin altındaki dere, selden önce bir metre aşağı kotta akıyordu, getirdiği taş, kum, mil derken bir metre yukarıya yükseldi şimdi:

12

Buradan çıkalım ve dereyi takiben elli adım ilerleyelim… Ve geldiğimiz bu gölgeli yerde başka bir hikayeye başlayalım. Bir güz vakti, bahçenin narları olmuş, kızkardeşim ve kızı ziyaretimize gelmiş, bahçeye inmişiz “ayvası var, narı var” diyerek ve gülerek ayva ile nar topluyoruz.

Bizim ufaklıkla kuzeni, aralarında bir yaş yok bile, “biz hem kuzeniz hem arkadaşız” diyorlar. Hayatta birbirlerini sevdikleri kadar hiç bir şeyi sevmiyor gibi bir halleri var. Bizimki “gel nar toplayalım” diyor, diğeri de geliyor birkaç nar topluyor ve annesine belli belirsiz soruyor: “Anne bizim niye nar ağacımız yok?” diyor (Çikolatalar, püskevitler sendromu…). Bir çocuğun saf, yaşı gereği karşılaştırmalı, içten sorusu bu. Ama o sırada bir niyete giriyorum ve arkasından da bu bahçe ve nar onların, yirmi beş metre ötedeki bir başka bahçe de bizim oluyor. Aslında sizin, bizim, onların meselesi değil ama böyle oluyor bazen. Evet, bahçe temizlendi sonra bu yeni suretiyle onlara kısmet oldu, bize de bir başkası.

Şimdi, ikinci “Çukur Bostan”a bir göz atalım. Bahçenin dere kotunda da 150 m2 kadar bir kısmı var, kışın sular arttığında derenin bir kolu da bahçeden akıyor. Asıl yatak ise baktığımız yere göre sol yanda. Bizde olmayan kimi ağaçların burada olması en iyi şey. İki koca ceviz ve iki koca dut. Bunların dışında üç genç ceviz, iki zeytin, erik, nektarin ve badem.

13

Bahçenin diğer yanından deredeki cevizlere doğru manzarası da böyle, sağda solda yıkılmış birkaç elma var yıllar öncesinden, rahmetli olmuş ve yıkılmış kalmışlar. Eskiden, bir aralık elma bahçesiymiş burası. Ömürlerini tamamlayınca sebze bahçesi olmuş tekrar, arkasından da terk edilmiş, birkaç sene önce bir ekilmiş, biçilmiş, sonra yeniden bırakılmış. Ara sıra birkaç eşek getirirler, bağlarlar, otlar tükendiğinde alır götürürlerdi. Bir nevi eşek merası yani. Bundan sonra yeni bir hikaye yazarız onun için. Orta alana sebze yatakları, kenarlara da meyve ağaçları…

14

Önceki bahçenin sürprizi böğürtlenler altından çıkan ağaçlardı, buranın da bir sürprizi oldu. Cevizlerin dökülmüş, kat kat yığılmış yaprakları altından dereye belli belirsiz sızan bir su gördük, yaprakları kaldırdık, ne görelim? Koca cevizin dibinde bir pınar. Çapaladık, açtık, dört beş yerden kaynayan bir pınardı gördüğümüz.

Öğrendik sonrasında, meğer bu civarda bahçe yapan eski insanlar, sularını buradan doldurur içerlermiş. Bir büvet varmış burada, oraya daldırır, doldururlarmış testilerini. O zamanlarda ekilmedik bir adımlık yer yokmuş. Azıklar beraber yenirmiş komşularla, eşekler küfelerle bir iner, bir çıkarlarmış yola, geceleri nöbetleşe domuz beklerlermiş, bahçelerin üst kotundan geçen arıkların başında haliyle su kavgaları da ederlermiş ama herkes gelir susuzluğunu bu pınar başında giderirmiş.

Evet efendim, suyun türlü hallerinden bahsettik durduk. Suyun katı hali, sıvı hali ve gaz hali değil de şehirleri büyüten veya göç ettiren halinden, akıl almaz devasa eserlere vesile olan halinden, bereket getiren, yeşerten, şenerten halinden, yatağına sığamayan, alıp götüren, yıkıp geçen halinden, cana can katan, ateş söndüren serin halinden…

İşte pınarımız, kaynağımız, sevgili ayazmamız. İsmine de koca cevizden dolayı “Ayakoz” ayazması dedim. Aslında henüz kimsenin haberi yok, şimdi aklıma geldi, hoşuma da gitti. Çok yaratıcı değilse de eskilerden gelen bir sesi var; aslında sizi saymazsam kimseye de söyleyecek değilim, kendi aramızda kalır, idare eder bizi…

15

Uncategorized içinde yayınlandı | 27 Yorum

“Taş Harman’da Zeytin Olmak”

Müstakbel zeytinliğimizin sizlere takdimi, doğal zeytinlik ve bazı yanlış anlamalar hakkında bir yazı.

Bu kez Taşlıbahçe değil de “Taş Harman”. Taşlarla haşır neşirliğimiz bu kez yalnızca küçük bir tesadüf. Yaklaşık bir buçuk yıl evvel edindiğimiz zeytinliğimizin bulunduğu mevkiinin ismi “Taş Harman”.  60-70 yıl öncesinde bu zeytinliğin bir kısmı etraftaki –bu yamaçlı coğrafyada çok zor bulunan- bir kısım hafif meyilli arazilerde ekilen buğdayların harman yeriymiş. Zeytinliğin bu birkaç yüz metre karelik kısmı zamanında taş tabanlıymış, zeytinliğe çevrildiği vakit diğer taraflardan toprağı tesviyeleyerek birkaç karışlık toprak yığmışlar ve dikivermişler zeytinleri.

Neyse ki kaya yapısı yatay levhalar halinde ve aralarda gevşek topraklarla katmerlenerek derinlere iniyor, kökler de buralara kök salmada gayet başarılı. Bu yapı az aşağıdaki yolun üst kısmında rahatça incelenebiliyor. Yaklaşık dört dönümlük zeytinliğin diğer bölümleriyse daha derin toprağa sahip ama her iki yandaki ağaçlarda henüz bir fark göremedim. Aşağıdaki fotoğrafta zeytinliğin bir kısmı görünüyor; sağ üst kısımdaki yüksekçe yer de bahsettiğim eski harman yeriymiş.

1

115 m rakımlı bir sırtta yer alan bu zeytinlik bize kuş uçuşu 4, yol ile 6.5 km mesafede olsa da kasabaya iniş güzergahında olduğundan çoğunlukla bir taşla iki kuş hesabı yapabiliyoruz ve kimi işleri zamana yayabiliyoruz. Zeytinlik, ortasından geçen toprak yolla ikiye bölünüyor. Güney parçada 44, kuzey parçada 72, toplamda 116 ağaç var ama buraya 85 ağaçtan fazlası dikilmeseymiş daha uygun olurmuş.

Müstakbel zeytinliğimizin ağaçlarının tamamı “Edremit Yağlık” veya diğer bilinen ismiyle “Ayvalık Yağlık” çeşidi. Meyve miktarı, sofralık kalitesi, yağ randımanı, yağ tadım özellikleri bakımından değerlendirildiğinde bazı özellikleriyle üst düzeylerde bazı özellikleriyle orta üzerinde, topyekun değerlendirmede de diğer çeşitlerin önünde bir çeşit ve bu nedenlerle uygun bölgelerde her zaman tercih edilmeye devam ediliyor.

2

Zeytinlik, arkadaki yüksek kütlenin eğiminin düzleştiği bir sırt üzerindeki doğu – batı yönelimli dar uzun, görece düz alanda kurulu. Boylu boyunca güneye de bakıyor, kuzeye de. Havadar bir yer olduğundan bilhassa mantari veya bakteriyel hastalıkların görülmediği veya çok az görüldüğü bir konumda. Güneşi de neredeyse tüm gün alıyor, ki zeytin için iyi. Ortasından yol geçmesi ve asfalta 600 m mesafede yer alışı da iyi. 1 km mesafeden denizi görüyor, deniz havasını da alıyor. Biri özel kontini, biri Tariş, diğeri de yalnızca organik yetiştirilen zeytinlerin soğuk sıkımla işlem gördüğü butik bir fabrika olmak üzere üç yağhaneye de yakın.

Evet, iyi, güzel özellikler çoğunlukta ama bunlardan başka, olumsuz noktalar da yok değil. Bu nazar boncuklarından biri, bölgedeki tüm zeytinliklerde de görülen yüksek aşı. Çoğunlukla hayvancılık ve biraz da yaban hayvanlarının zararlarına karşı tedbir amaçlı tercih edilen bir yöntem. Ve böylece bir buçuk, hatta bazen 1.80 m gibi bir yükseklikle daha başından zorlaşmış oluyor hasat. Aşılar bu mesafenin üzerinden dallanınca ağacı alçak tutmak da zorlaşıyor haliyle.

Diğer bir sorun, aşırı, daha doğrusu dikkatsiz toprak işlemeden dolayı yaşanan toprak kaybı. Bu nedenle yirmi kadar ağacın turplarının üst kısmı dışarıda kalmış. Dışarıdan toprak ilavesi zaman içerisinde düşünmemiz gereken çözümlerden olacak gibi.

Ağaçların sıklığı da bir sorun. Az evvel bahsetmiştim, aslında 85 ağaçtan fazlası olmamalıyken 116 ağacı sığdırmışlar. Aralardan ağaç almak hiç de düşüneceğimiz bir şey değil, böyle devam edeceğiz ki ağaçlar da zaten bu durumu kabullenerek büyümüş, birbirlerine göre dallarını konumlandırmışlar.

Bir başka olumsuzluk da sulama imkanının olmaması. Civarda su alacağımız yakın bir nokta yok. Toprağın su tutma kapasitesini iyileştirme yoluyla bu sorunu çok da önemsememek gayet mümkün ki zaten zeytinden bahsediyoruz; kış ve bahar yağmuru toprakta tutulduğu vakit ağaç geri kalanı büyük ölçüde halledebiliyor. Çok kurak geçen yıllar sorun yaşarız, herkes gibi, yapacak bir şey yok. Zeytin ve suyu beraber anınca şaşıranlar da olabilir, zeytin sulanır mı diye. Aslında çoğunlukla gerek yoksa da, veya zaruri değilse de uygun zamanlarda yapılan sulamanın meyveyi irileştirdiği, yağı arttırdığı, bilhassa ağustos sonunda yaşanan dökümleri azalttığı biliniyor. Ve araya bir fotoğraf:

3

Yeri aldığımızda ağaçlar gayet yüklüydü ama eski sahibi üzerindeki mahsulü biz yeri almadan sattığından toplamak bize nasip olmadı; yine de mahsulü icar alan kişiyle görüşüp ürün miktarı, yağ randımanı gibi bilgileri aldık. 3600 kg zeytinden kontini sistemde (Standart, sıcak sulu işlem) 960 lt yağ çıkmış. Randıman gayet iyi (%26.7).

4

Kendi yerimizde, henüz kendimizin olmayan zeytinleri izleyerek geçen iki ayın ardından hasat bitti, kış geldi geçti ve budama işine girdik. Aslında bu işe girdiğimizde önümüzdeki yıl boş yıldı, yani yok yılı ve budama işini mahsul yılında, başka bir deyişle var yılı öncesinde yapmak ağacı rahatlatır diyorlar. Muhtemelen eksilen dal ve yapraklarla aşırı yüklü mahsulün önüne geçmeyle ve sonraki yılı tamamen ürünsüz geçirmemeyle ilgili bir bilgi veya tavsiye olmalı bu.

Ağaçların küçük bir kısmında kavak gibi boylanma vardı, öncelikle bu tipte ağaçların yüksek boylu gövdelerini indirdik, bu özellikte birkaç ana dal varsa hepsini almayarak gençleştirme ve taç alçaltma işini kimilerinde iki, kimilerinde üç, dört yıla yaymayı uygun gördük ki hem mahsul birden kesilmesin, hem de ağaçların gövde – yaprak – kök dengeleri büyük bir darbe almasın.

5

Ağaçların büyük çoğunluğundaysa hafif budamalar yaptık. Bununla birlikte kuru, birbirine yapışık, yaralı, fırtınada kırılma, kopma riski yüksek olan fazlaca uzamış dalları da çıkardık. Ürün dalına dönüştüremeyeceğimiz pek çok su sürgününü de aldık. Dipten çıkan ve “piç” tabir edilen dip sürgünleri de temizlendi bir güzel.

6

Zeytin, her ne kadar bir ağaçsa da, kim ne derse desin ağaçtan çok bir çalı veya çalı huylu da bir şey aynı zamanda.  Odunsu bitkilerde ağaç ve çalıları ayıran şey en kestirme ifadeyle onların boylu veya küçük olmaları olsa da bu durum yalnızca metabolizmalarındaki farklılığın bir sonucu aslında. Büyüme enerjisi yukarıda, dalların üst bölümlerinde olan odunsu bitkiler boylanmaya müsait olduklarından “ağaç” olurken, büyüme enerjisi altta, köklere yakın olanlar ise küçük veya çok gövdeli, dallı kalarak “çalı” oluyorlar. Zeytine çalı huylu demem de bu yüzden. Büyüme enerjisi kendi haline bırakıldığında çalılaşmaya, çok gövdeli bir hal almaya müsait bir tür.

Sözün kısası, dip sürgünlerini almamak zeytinin enerjisini bu alt sürgünlere veya gövdelere akıtmasına ve dolayısıyla da yukarıdaki sürgünlerin gelişmesini yavaşlatmasına neden oluyor ki sürgün gelişimi zayıfsa mahsul de zayıf olacak demek. Yani kısaca, zeytinliğimizde ilk olarak hem alt aksamdaki dip sürgünlerini, hem de üst aksamdaki kimi dalları aldık veya uygun yerlerden kısalttık, arkasından da güzelce macunladık.

Budama bilgisidir, zeytinlik bakımıdır, bu bilgiler iyi, güzel ama bugün bu bilgileri kısadan aktarma niyetinden başka bir sebeple daha yazıyorum bunları: Sağda solda dolaşırken, bilhassa bizim gibi İstanbullular tarafından alınan, hemen etrafı telle çevrilen ama sonrasında kendi haline bırakılıp çalılaşan halleriyle, budanmadığı için fırtınalarda çok daha büyük zararlara yol açarak yıkılan dallarıyla, uzun yıllar budandıktan ve doğal hallerinden uzaklaştıktan sonra ellenmediği için iç içe giren dallarıyla, bu halleriyle ışık alamayan, hava alamayan, türlü zararlı ve patojenlere harika ortamlar yaratan karmaşık durumlarıyla, etrafta kendi kendine yetişen çalı çırpısıyla, gübreyle kucaklaşması hafızasından silinmiş toprağıyla, yıllarca doğru düzgün, hatta neredeyse hiç ürün vermeyen ağaçlarıyla öylece duran zeytinlikler hiç de az değil.

20170122_170905

Bu terkedilmiş zeytinliklerin nedenleri eminim ve biliyorum ki farklı farklı, zamansızlık, geçici heves, iş bilmezlik, çok hisseli anlaşmazlık gibi… Ama bu nedenlerden biri var ki benim bunları yazmama sebep oldu. Yukarıda andığım bu manzaraların sebeplerinden biri de maalesef yanlış, kocaman bir yanlış anlama: Doğal zeytinlik! Sanıyorum dillere sakız olmuş “doğal” ile “bakım-bakımsızlık” ilişkisi pek çok yönden evrilip çevrilmesi gereken bir konu. Burada konuyu ister istemez zeytinle sınırlandırmam gerekiyor, aksi halde işin içinden çıkmam mümkün değil. Gerçi bahsedeceğim pek çok şey, zeytinden başka daha pek çok şeye uyarlanabilir, bu işi sizlere bırakmayı seçiyorum.

Ot ilacı, böcek ilacı, kimyasal gübre atılmadığında, ağacın orası burası kesilmediğinde, her şey olduğu gibi doğanın şefkatli ve şifalı ellerine bırakıldığında bir zeytinliğin sihirli değnekle doğal bir zeytinlik olabileceğine dair bir naif inanç. Elbette bu zararlı kimyasallar bırakıldığında doğa canlanmaya başlar, sağlığına ve zenginliğine kavuşur yavaş yavaş ama bunun yeterli olduğu varsayılırsa olan zeytinlere olur -veya daha başka kültür ağaçları da olabilir, zeytinlerden bahsettiğimiz için onların adıyla devam ediyoruz-. Günden güne güçten düşerler, hastalıklar gelir, ürün azalır veya yok olur. doğanın zenginleşmesine koşut, kendi hallerine kalmış zeytinlerin yoksullaşması ve sağlıklarını yitirmeleri ne yaman çelişkidir.

Nedeni basit. Doğa kendinden olmayanları yok sayar, her şeyi kendi kusursuz varlığı içinde eritir. Zeytin ağacı gibi doğasıyla oynanmış, insan elinde binlerce yıl geçirmiş bir varlığı da önemsemez, o ise milyonlarca yıllık hafızası ve yaşam enerjisiyle atalarından kalan huyuyla yaşamaya çalışır, doğal olmayan bir şekle büründüğünü fark etmez, kökleri ve gövdesi ayrı, kendi ayrı davranır. Ve o zeytinlik birkaç on yılda daha başka doğal çalılarla, ağaçlarla, tohumdan çıkan delicelerle, türlü kuşuyla, börtü böceğiyle “doğal” ritmine girmeye başlar. Deliceler o bölgenin yerlisiyse öyle kalır, değilse muhtemelen ardıllık devam eder veya arada bir yolda karar kılınır, sonrasnı bilemeyiz. Eğer istediğimiz buysa niçin olmasın? Ama en azından şimdilik bu değilse anlatmaya devam edelim.

Zeytinin pek de doğal olmayışını veya hayata pek de doğal başlamayışını biraz açmakta fayda var. Bunu birkaç cümleyle anlatabilmek için bugünkü zeytinin geçmişine de hızlıca bir göz atmak ve onu tanımak lazım, söz, hızlıca:

Zeytin dediğimiz mübarek varlık, tarihin bir zamanında yağ verimi görece yüksek veya meyvesi görece iri yabani zeytinlerin farklı çoğaltma yollarıyla zaman içerisindeki coğrafi adaptasyonları, değişimleri, iyi bakılmaları, seleksiyonları gibi daha pek çok faktörle çeşitlenerek günümüze türlü yönleriyle aranan, sevilen türlü türlü çeşitleriyle gelmiş bir kültür bitkisi. Kültür bitkisi diyorum çünkü doğal yollarla üretildiğinde, yani meyve çekirdeği çimlendiğinde ortaya çıkanı yine delice, yani zeytinin delisi, yani yabanisi, en azından yabaniye dönme isteğinde olan bir evladı oluyor. Seçtiğimiz zeytin meyvesi istediği kadar aranan, bilinen bir çeşit olsun, çekirdeği ekildiğinde olan bu. Tabii ki yüzlerce farklı özellikte meyve verebilecek kadar da açılım gösterebilir bu yabana dönme çabasındaki zeytinler. Hatta istenilen özellikte zeytinler de verebilir aralarda bazıları ama o kadar; henüz böyle.

Hayatlarına çekirdekten yetişmiş bir yabani anaca veya çöğüre aşılanma suretiyle veya çeliklerin köklendirilmesi suretiyle başlayan zeytinler, fark etmez, en başından itibaren dağda bayırda çıktığı toprağa, içtiği suya, baktığı güneşe göre şekillenen ve müdahale görmeyen doğal bir ağaç gibi olamazlar. Aşının tuttuğu veya çeliklerin köklendiği andan itibaren bir takım müdahalelere ihtiyaç duyar halde büyümeye ve insan eliyle şekillenmeye başlarlar. İşte böyle bir zeytini kendi haline bırakmak mamadan başka şey yememiş, evden dışarıya adımını atmamış Sarman’ı veya Minnoş’u yabana bırakmaya benzer.

Şimdi böyle ağaçlara bir örnek verelim; dip sürgünleri almış başını gitmiş, zeytin ağaçlıktan çıkmaya, meyve beklenen dallar yıldan yıla verimden düşen kısır hallere girmeye başlamış:

6a

Bir örnek daha, artık karşımızda sözüm ona küçük bir yanlış anlama veya platonik bir aşkla “doğal” olduğu düşünülen ne idüğü belirsiz bir garip çalı yığını var. Yanına yaklaşmak bile zor. Anaçtan çıkan yabani sürgünler dahi havasızlıktan, ışıksızlıktan kurumaya başlamış, üst aksamda da bir yığın kuru dal ve yine havasızlıktan oldukça yayılmış dal kanseri… Meyve var mı, yok, olsaydı da nasıl toplanacaktı bilen yok.

6b

Bakınız efendim, kendi haline bırakılmadığı halde, zamanında alınması gereken yatay açıyla fazlaca uzamış, ağırlığı kendine yük olmuş bir dalı rüzgar nasıl indirmiş; fırtınayı atlatsaydı bir hafta sonra yağan karın yükünü atlatamazdı; dedik ya zeytin dalı gevrektir diye, taşıyamamış kendini, o çok güçlü bünyesiyle, sıcağa, kurağa, yüzyıllara meydan okuyan zeytin, kendi yüzünden değil, iş bilmezlikten, tembellikten veya başka şeylerden dolayı rüzgara direnememiş:

6c

Bu durum bilhassa kendi haline terk edilen zeytinliklerde çokça görülen bir şey. Bizim yapmadığımız bir işi doğa yapıveriyor ama öyle dikkatlice değil, deli kuvvetiyle, ağır zarar vererek, “ah keşke biz yapsaydık” dedirterek. Ama, öyle bir afet olur ki ne yaparsanız yapın işe yaramaz, ayrı konu. Aslında buradaki örnek de biraz öyle. Rüzgarın sıkıştığı yanlış bir noktaya kurulan zeytinliğin bir fırtınada başına gelenler bunlar. Böyle yerlerde bu işe girmemek en iyisi; işe girilmiş, ağaçlar dikilmiş ve yetişmişse, çok daha özenli olmakta -görüldüğü gibi- fayda var.

6d

Sanırım biraz anlatabildim, kaderine terk etmeyle doğal zeytinliğin olamayacağını. Peki, öyle değilse bile, başka türlü “doğal zeytinlik” olur mu olmaz mı? Bu sorunun cevabı aslında “doğal” sözcüğüne yüklediğimiz anlama göre değişir. Bu sözcüğü olabildiğince geniş nefesli ele alırsak doğal bir zeytinlik mümkün değil diyebilirim. Doğada zeytinlik olmaz, başka otsu ve odunsu bitkilerle birlikte yaşayan delicelikler, yani saf olmayan ama alanda yoğun bulunan yabani zeytin sahaları olabilir.  Bu durumda da, doğadan yabani zeytin toplayıcılığından bahsedebiliriz ancak. “Doğal” kavramını sıfır müdahale veya yalnızca toplayıcılıkla sınırlı bir müdahale olarak görürsek sanırım bu böyle. diğer taraftan yabani zeytin, kendi de, yağı da şifa kaynağı. Ama bu ayrı konu.

Yok öyle yapmaz da, dillere pelesenk şu “doğal” kavramını, elimizdeki zeytinlikten, yani birim alanda dikili mevcut ağaçlardan iyi miktarda ve sağlıklı ürün alma isteğimizle şekillenen süreçte, hem o zeytinliğe, hem çevreye ve hem de kendimize zarar vermeyecek şekilde işlem yapma olarak düşünürsek, yani bizim de içinde bulunduğumuz doğaya zarar vermeden, hatta ne güzel olur, fayda sağlayarak bu işi yapmayı düşünüyorsak “doğal zeytincilik” yapacağımızı düşünebiliriz. Tabii bu durumda, misal gübre getirirken kullandığımız fosil yakıt, toprağa karıştırdığımız jips gibi kimi maddelerin çıkarıldıkları ocakların o yerin doğasını bozması gibi dolaylı zararları görmezden gelmek veya bu dolaylı zararları bu kavramın dışına çıkardığımızı da bilmek gerek. “Doğal”ı bu şekilde açarsak aşağı yukarı “organik zeytincilik” kavramına da gelmiş oluyoruz. Buradan birkaç adım geriye veya ileriye de pek ala gidilebilir.

Sanıyorum bizim yaptığımız veya yolun başında olduğumuz için yapmak istediğimiz de bu. Biliyorum daha birkaç fırın ekmek yemeli. Sonra Panos Manikis ne yapıyor zeytinliğiyle, daha öğrenmedik. Yine de, bu durumda, iyi miktarda ürün alma amacıyla gerekli biçimde şekillendirme ve bu şekli ağacın mevcut halini gözleyerek koruma, yenileme yoluna girmekle başlıyoruz. Zeytin budaması uzun bir konu. Bu yazıyı, edindiğimiz zeytinliği tanıtma ve sizlerle paylaşma amacıyla kaleme alırken uzun uzadıya tekniklerden bahsetmek istemem ki bu konuda zaten pek çok yayın mevcut. Şekil budaması, mahsul budaması, gençleştirme budaması gibi bölümlere ayrılmış türlü türlü bilgi…

Araya bir fotoğraf alalım.

dsc_2532

Yukarıda da yazmıştım, yalnızca bir yanlış anlamayı, daha doğrusu oldukça yaygın bir yanlış anlamayı elden geldiğince düzeltmek niyetiyle bağlıyorum konuyu. Sizin veya benim veya Ahmet’in, Mehmet’in ve tabii ki Mürvet’in aldığı bir zeytinlik kendi haline bırakmakla doğallaşmaz, zaten hayata pek de doğal olmayan bir yolla başlamış olan ve doğal olmayan bir forma girmiş zeytin ağacı böyle bir terk edilmişlikte Allah göstermesin, ölür bile.

İşte bu yüzden, ama sadece bu yüzden değil, ilk olarak bu yüzden zeytinlerin dip sürgünleri alınmalı, deliceye göre oldukça gevrek olan dalların fazlaca büyümesine izin verilmemeli, fırtınada koptuğunda çok daha büyük yaralara yol açma riskine girmemeli, doğasına dönük olarak toplu ve sık dallı bir yapıya ulaşmaya çalışan ağacın ışıklanma ve havalanma ihtiyacını sağlamak için sıkışıklığı rahatlatmalı, çatallaşmalar iyi değildir, mümkün olduğunca izin verilmemeli, hasat ta düşünülecekse, ki düşünmek lazım, ağacı fazlaca boylandırmamalı ki zaten riskli bir durumdur. Gibi, gibi… Ve aman dikkat, işi bilmiyorsanız en az üç beş sene izleyin, araştırın, bu esnada da ellerinde testere dolaşan kasaplara dikkat edin. “Ah ah, ne yapmışlar ağaca” dediğim de çok oluyor maalesef.

Budamadan ziyade, ağaç aralarında çalı çırpı da bir sorun, hasatta işleri çok zorlaştırır, besine de ortak olur. Bu durumda ne oldu, olan oldu, elimizde isteyelim veya istemeyelim monokültür bir zeytinlik oluverdi. Kabul edelim, “zeytinlik” denilen şey bu. En fazla, uygun gördüğümüz kimi müsait yerlere, zeytinliğe gittiğimizde biraz atıştırmalık olsun diye veya iyi kalpliysek kurda kuşa diyerek, coğrafyaya, toprağın durumuna bakım ve besleme olanaklarımıza uygun kimi meyve ağaçları dikilebilir veya azot bağlayan ama belli aralıklarla sert budamalara tabi tutulacak kimi ağaçlar da dikilebilir. Bunlar tercih meselesi. Ben sıfırdan bir zeytinlik oluştursaydım bu yöndeki ihtiyaçları da -abartmadan- göz ardı etmezdim.

Bu arada, bu amaçlarla da olsa, “yaptığımız her şey doğru” mu diyorum? Asla. Misal, ağaçları budadık. Yapılması gereken şey, yaprağıyla, dalıyla, odunuyla, budanmış olan şeyleri, hastalıklılar varsa yakmak, diğerlerini de parçalamak, öğütmek ve malç olarak ağaç altlarına yaymaktı. Yabani ot kontrolünden tutun da, toprağın nemini korumaya, uzun vadede yapısını iyileştirmeye, beslemeye kadar pek çok faydası var bu işin. Ama biz ne yaptık, yüklediğimiz gibi arabaya…

7

Doğru eve; ne yapmaya? Yakmaya. Niye? Çünkü böyle bir öğütücümüz yok ve kışlık yakacağımızı bu amaçla kesilmiş ağaçlardan elde etmek yerine bu yolla elde etmeyi tercih ediyoruz ve diğer yandan da para vererek odun almak yerine böyle olması kısa vadede iyi geliyor, cazip görünüyor. Yukarıda görünen yapraklı dalları da ayıkladık, yapraklar komposta, dallar tutuşturmalık olarak yine odunluğa. Böyle beş altı kez doldurduk boşalttık ve evin arkasına yığdık, böldük, odunluğa diziverdik. Şu an bu yazıyı yazdığım sırada da bu odunlarla ısınıyoruz, iyi geliyor ama dediğim şekilde öğütülüp orada kalması zeytinlik için daha hayırlı olurdu; yine de onlar yerine getirteceğimiz meşelere yazık olurdu diyerek rahatlıyoruz.

8

Bu zeytinlikte elden geldiğince doğal yollarla daha pek çok şey yapmamız gerekir. Topografyayı ağaçların lehine yağmur hendekleriyle veya setlerle değiştirme gibi bir kereye mahsus yapılması gerekenlerde var. Şanslıyız ki arazinin büyük bir kısmı düz veya çok düşük eğimli. Yine de, eğimli olan bir kısmı var ve buraya boydan boya fazla derin olmayan iki yağmur hendeği veya bir set duvarı iyi olur. Önümüzdeki birkaç yıl içerisindeki planlarımızda var. Bu bir kereye mahsus işlerden ziyade belirli aralıklarla yapılması gereken daha pek çok iş var.

Bu işlerden budamayı fazlaca ele aldık; daha başka neler var? Gerçi her şeyi bu yazıya sığdıracak değilim ki zaten yapamam ama uyguladıkça sizlerle paylaşarak gayet güzel zamana yayabilirim diye düşünüyorum. Yoksa bu yıl için düşündüğüm sonra vazgeçtiğim işler hiç de az değil, misal, sıkışan toprağı beygirlerle sürdürmek gibi, niye yapmayı düşündük ve niye vazgeçtik gibi veya azot bağlayan yem bitkileriyle yapmayı düşündüğümüz fakat yapamadığımız ekim gibi; ama geçelim yapmadığımız işleri ve şu ana kadar yaptıklarımızla devam edelim ve gelelim zeytinin beslenmesine, bizim bu konuda neler yaptığımıza.

Açıkçası yukarıda misal verdiğim ve aklımda olan pek çok şey varsa da şu ana kadar besleme konusunda da yalnızca zaruri olanları yapabildik.  Geçirdiğimiz yok yılında bir de uzun yıllardır görülmemiş bir kuraklık geçirdik. İki çuval zeytine şükranlarımıza sunmak yerine biraz kırgın ve sanki de kızgın gibiyken komşu zeytinlikten aynı durumdaki teyzenin “ağaçlar da dinlendi bu yıl, seneye Allah kerim” demesiyle kendimize geldik. Ve zaten planlarımızda olan en önemli işlere başlayıverdik böylece; yayladaki koyunların bahar ve ilk yazda yedikleri tamamıyla doğal otların doğal bir sonucu olan gübrelerini alarak sonbaharda buraya getirmekle başladık. Büyük ölçüde yanmışlardı. İlaveli kasayla üç traktör gübreyi, yani yaklaşık 12 m3 gübreyi getirip zeytinliğin uygun yerlerine, uygun aralıklarla boşalttık.

9

Sonra da el arabasıyla ağaçlara paylaştırmaya başladık.

10

Gönül isterdi ki her ağacın taç izdüşümüne çepeçevre yayalım gübreyi. O kadar gübre yoktu. Bu yüzden çoğunlukla iki üç metre boyunda açtığımız bir karışlık hendeklere yaydık.

11

Ağaçların konumuna göre bazen iki ağacın, bazen de üç ağacın hendeklerini birleştirdiğimiz de oldu, bir alt sıradaki ağacın üst yanına açtığımız hendekler ise doğal olarak bir üstteki ağaçların alt taraftaki köklerine de sunulmuş oldu. Ağacına göre, çoğuna iki el arabası, bir kısmına üç, çok azına da dört el arabası gübre verdik.

12

Bu işi nasıl yaptığımızı da birkaç fotoğrafla anlatmak faydalı olabilir. Hafif veya tatlı, bana göre çok tatlı meyilli arazideki ağaçların üst kısmındaki taç izdüşümüne bazen yay, bazen de aşağıda görüldüğü gibi düzgünce bir hat üzerinde bir karış derinliğinde hendek kazdık.

13

Bu hendeğin içine uygun miktarda gübre boşalttık:

14

Sonra bir güzel yaydık:

15

Arkasından da, hendek kazarken çıkan ve kenara yığılan toprağı üzerine örterek bir güzel çapayla karıştırdık, en üste, kenardan bir miktar daha toprağı çapayla çekerek örttük:

16

Eğer bu sırada elimde tarımsal jips, yani bu iş için öğütülmüş alçı taşı olsaydı onu da karıştırırdık ama yoktu, bir hafta sonra geldi ve ağaç başına -ağacın yaşına, yapısına göre- iki ila dört kg arası tarımsal jipsi serptik

19

Onu da bir güzel karıştırdık alttaki gübreye. Hem kalsiyum ihtiyacı, hem attığımız gübrenin azotunun ağır salınımı, hem de daha başka faydalarından dolayı bu yıl için bu malzemeyi kullandık. Önümüzdeki yıllarda ağaçların ve toprağın durumuna ve ihtiyaçlarına göre gübreyle birlikte yine jips, tarımsal kireç, leonardit, klinoptilolit gibi kimi doğal maddelerle devam ederiz. Ve yıldan yıla toprağı hem besler, hem de fiziksel yapısını iyileştiririz. Biz bunları yaptıkça toprak da ağaçları besler, fiziksel yapılarını iyileştirir, ağaçlar da bizi besler, fiziksel yapılarımızı iyileştirir… Gücümüz kuvvetimiz yettikçe bu böyle sürer gider. Sonra biz gideriz, onlar kalır, başkaları gelir, gider, onlar yine kalır…  Ve atalardan bir söz: “Bağ babadan, zeytin dededen”.

Uncategorized içinde yayınlandı | 28 Yorum