Arkası Yarın Kuşağı (9. Bölüm-Final): ŞİFALI BİR İSİM: MÜRVER

Mürveri kaleme almam biraz da şifasından kaynaklı. Antik dönemde şifasıyla ilgili yazılanlar varsa da insanların bu yöndeki kullanımlarının tarih-i evvelde başlamış olması çok mümkün. Kuzey Amerika yerlilerinde olduğu gibi pek çok arkaik kültürde benzer yönelimlere rastlamak şaşırtıcı olmaz. Anadolu coğrafyasında da yerelde şifa maksatlı kullanımları var.

Son zamanlardaysa ismi sürekli anılmış, birden, aniden meşhur olmuş. Sanki daha önce yokmuş gibi. Keşfetmeyi geçtim, sanki icat edilmiş gibi. Salgına karşı mucize bitkiymiş, bin bir derde şifalıymış, öyleymiş, böyleymiş. Daha öncesinde de, yani ara ara, genellikle medyatik şifa tellalleri vasıtası ile gündeme oturan, dillerde dolaşan mucize bitkiler oldu. Ekinezyadan tutun da sarı kantorona, oradan devedikenine veya kara turpa. Efendim, şimdi “kirli kanı temizleyen mucize bitki bulundu: Hindiba” Kayıp mıydı da bulundu?

Her şey gibi böyle birden yükselen, dillere dolanan bitkileri de çok geçmeden atıyoruz bir kenera; unutuyoruz, neredeyse aynı hızla.

Mürvere gelelim yine. Mürver şifalı mıdır? Evet, hem de çok. Mucize midir? Hayatın her formu bir mucize değil midir? Söylemek istediğim şu aslında: Şifa, yalnızca bir bitkiden beklendiğinde çoğunlukla hayal kırıklığı yaratabilir ve bu o bitkinin şifasının yeterli olmadığıyla değil, daha çok bizim şifayı yeterince anlamamamızla ilgilidir diye düşünüyorum nacizane.

Şifa, yaşam biçimimizden beslenme biçimimize, psikolojik durumumuzdan soluduğumuz havaya, hatta bu havayı ne şekilde soluduğumuza, içtiğimiz suya, bedenimizi nasıl kullandığımıza kadar değişen türlü etkenlerin toplamı. Tüm bu etkenlerde ve yazmadığım daha fazla etkende yapacağımız değişiklikler tabii ki bitkilerden gelen şifaya açtığımız kapıların aralığını da belirler.

***

Ve mürvere gelelim yine. Güzel mürver, doğasından gelen pek çok etken maddeyle, evet, bir şifa kaynağıdır. Mürverin şifasıyla ilgili yazılan, derlenen, arkası sağlam pek çok bilgi-belge var. Bir de tekrar edip durmasına rağmen destekten yoksun çok daha fazla söylenti var. Ev yapımı şifa tariflerini araştırmak istediğimizde öyle tarifler çıkıyor ki şaşırıp kalıyorum doğrusu. Yapraklarıyla hazırlanan ancak herhangi bir uyarısı olmayan tarifler var mesela. Oysa, yaprakların, kabukların, köklerin, yeşil dalların ve hatta çiçek saplarıyla meyve tohumlarının içindeki bazı maddeler istenmeyen sonuçlara, hafif zehirlenmelere, uzuan vadeli kullanımlarında ise daha başka sorunlara yol açabilir. Yine de “Çiçekleri ve meyveleri kullanılabilir, diğer kısımları zehirlidir, kullanılamaz” gibi kestirip atmaları da doğru bulmuyorum. Uyarı yapılması gerektiği halde yapılmamasıyla, açılması gereken bir bilgi olduğu halde açılmaması, benim için ikisi de aynı yerde duruyor ve rahatsızlık veriyor.

İşin aslı şu: Mürverin, yani kara mürverin, yani Sambucus nigra’nın çiçekleri ve “olgun” meyveleri hem mutfak, hem de şifa amaçlı kullanılabilir. Ama, çiçek sapları ve olgun da olsa meyve içindeki tohumlar az miktar, yapraklar, özellikle yeşil dallar ve kökler daha yoğun miktarlarda siyanojenik glikozid sambunigrin barındırır ve bilindiği kadarıyla tüm memelilerde zararlıdır. Kabukları ise bol miktarda kalsiyum oksalat kristali içerir ki en sık rastlanan böbrek taşlarının hammaddesidir; ama, mürver kabuğu yemeyi kim alışkanlık haline getirir ki?

Bitkinin farklı kısımlarında bulunan maddeleri de yeri gelmişken vermekte fayda var:
Çiçekler: Aromatik yağ, fenolik maddeler (asitler, flavonoitler, tanenler), glikozitler (siyanojenik, rutin), organik asitler, steroller içeriyor.

Yaprak: Aromatik yağ, fenolik maddeler (asitler, flavonoitler), glikozitler (siyanojenik), steroller, triterpenler içeriyor.
Meyve: Antosiyanlar, aromatik yağ, meyve asitleri, organik asitler, pektin, tanenler ve vitaminler içeriyor.

Sürgün ve köklerde de yukarıda sayılan aynı maddelerin bir kısmı veya tamamı farklı oranlarda bulunuyor. Ek olarak daha başka ilave maddeler de var ama genel hatlarıyla bilimsel olmayan bu yazıya yukarıdakiler dahi fazla.

***

Kısa bir konu özeti veya ana fikir geçer isek: Çiçek ve olgun meyveler haricindeki yerlerini özellikle de dahilen kullanmak için kesinlikle bilgi sahibi olunmalı, uygun dozlar doğru kaynaklardan öğrenilmeli ve amaca yönelik tariflerle hazırlanmalı. Teknik donanıma ve yeterli bilgiye sahip değil isek bu kısımlardan uzak durmak daha hayırlı gibi görünüyor.
Yukarıdaki iki paragraf yapılması gereken uyarılarla ilgiliydi veya bir tür sorumluluk örneği. Kanımca mürverin şifasından bahsedilen hemen her yerde bir ek paket olarak bu uyarıların da gelmesi doğru olur. Şimdi bir de diğer tarafa, yani yalnızca “zehirlidir, uzak durun!” tarafına, kestirip atmalara bakalım biraz.

İlk olarak, böyle bir yaklaşım, bitkinin türlü kısımları hakkında şifasına yönelik yazılmış olan büyük bir zenginliği yok saymak olur. Alman bir doktor olan Dr. Martin Blockwich’in 1600’lü yılların ilk çeyreğinde yazmış olduğu Die Anatomie des Holunder (Mürverin Anatomisi) isimli kitap yaklaşık 230 sayfa hacminde. Kitapta mürverin çiçek, meyve, yaprak, kabuk, kök gibi kısımları hakkında pek çok bilgi ve kullanılan yöntemler var ve yetmiş civarındaki hastalık için bilgiler içeriyor. Bu hacimde olmasa da daha pek çok çalışma var. Günümüzde ise mürvere yönelik çalışmalar laboratuvar analizleriyle oldukça zenginleşmiş durumda. Evet, sanıyorum bu durumda, çiçek ve olgun meyveler haricindeki kısımları “zehirlidir” diyerek geçemeyiz. Kocaman bir “ama” ekleyerek arkasına getireceğimiz çok şey var.

Biliyoruz ki “şifa” -burada bitkilerden gelen şifayı kastediyorum- yalnızca bol bol ve rahat rahat yiyebileceğimiz veya suyunu içebileceğimiz bitkilerden gelebileceği gibi kullanırken dozlarına, hangi kısımlarını kullandığımıza, hangi süre boyunca kullandığımıza, hangi usüllerle hazırlayarak kullanacağımıza çok dikkat etmemiz gereken bitkilerden de gelir. Ama bu tür maddelerle çalışmak her zaman dikkatli olmayı, bilimsel literatür araştırmalarını gerektiriyor ki kimi bitkiler için ise yalnızca ve yalnızca işi uzmanlarına bırakmayı.

Öte yandan, atalarımızın mürverle olan ilişkisini bilmiyoruz. On beş yirmi bin yıl öncesine ait yerleşkelerden elde edilen mürver kullanımına yönelik kanıtlar var ama nasıl kullandıklarını bilmiyoruz. Çok daha öncesindeki, yani yüzbilerce yıl öncesindeki atalarımızın da mürveri nasıl kullandığını bilmiyoruz; içgüdüsel olarak şifa amacıyla az miktarda meyveyi çiğ yemiş olup olmadıklarını bilmiyoruz veya herhangi bir nedenden dolayı zehirlendiklerinde yine içgüdüsel olarak mürver yaprağı veya dallarını kemirip istifra etmiş ve rahatlamış olup olmadıklarını da bilmiyoruz. Mürver yaprağının bulantı ve kusmaya neden olmasını doğru kullanarak tehlikeli bir zehirlenmeyi bertaraf etmiş de olabilirler ki böylece “zehirli” yaprak “şifalı” olur. Bu arada içgüdüye belki iç bilgi veya doğa ile kopmamış bir lisanın bilgisi olarak da bakılabilir ve bu bakış bizi yerli halklara, şamanlara getirir ki bu konuda az da olsa bildiğimiz bir şeyler var; bildiğimiz ve anlamadığımız da denilebilir.

Mürver, kullanılması önerilen çiçek ve olgun meyveleri ile bunların dışındaki kısımlarının yine şifa amacıyla, üstelik bahsedilen bilimsel literatür ve teknik donanıma sahip olmayan yerli halklarca kullanılmış ve halen de kullanılıyor. Ama, bitkilerle derin bağları olan şifacıların “bilgi”si bugünkü analitik zihnimizle kavrayabileceğimiz bakıştan çok daha farklısına ihtiyaç duyar. Şamanların bilgisini yok saymak yerine artık unuttuğumuz ve anlayamadığımız bir lisana sahip olduklarını düşünmek bana daha doğru geliyor. Doğayla konuştukları kadim bir lisan. Aslında onlar yalnızca bitkilerin maddesel şifasını kullanmıyor-du; bitkilerin ve şamanın ortaklaşa ilettikleri manevi bir şifadan bahsetmek mümkün. “Ama nasıl?” dediğimiz anda işte şimdi olduğu gibi analitik zihnimiz bölmeye, çarpmaya başladı; maalesef bu problemin anlaşılır bir çözümü yok. Anlaşılmayı beklemeyen bir çözümü ise pek ala olabilir.

Köklerimizden uzaklaşarak yine zehir-doz-şifa üçgenine gelelim. 1500’lü yıllarda İstanbul’a gelen bir coğrafyacı olan Petrus Gyllius’un İstanbul’un coğrafyasını anlattığı kitabını okuduğumda aklımda kalan bir cümlesi oldu; şifadan bahsediyordu ve Latince “şifa” ile “zehir”in aynı kökten geldiğini yazıyordu ve önemli olanın, yani ikisini ayıran şeyin dozdan başka bir şey olmadığını anlatıyordu.

“Zehir” sözcüğünün insan sağlığına zararlı olan tüm maddeleri kapsıyor olması bir dert aslında, anlaşılabilirliğin çok üzerinde bir genişliği var; bunu bir köşede tutarak devam ediyorum. Gyllius’un bu tehlikeli savı, zaman zaman doğrulanıyor; doz meselesine ek olarak kimi zehirli etken maddelerin izole edilmesi, farklı bir yapıya bağlanması ve ham halinden değişiklik göstermesi gibi yöntemleri de anmak gerek. Bir tutam yaprağı hayati riske sahip olan porsuk ağacından kanser tedavisinde yararlanılması gibi veya yıllar önce bir Türk doktorun zehirli bir bitki olan zakkumdan aynı amaçla bir ilaç formülize etmesi gibi. Ve işte o yıllarda Ege’nin bir köyünde, halk, dere boylarına koşturup zakkum toplamış ve kaynatıp içmişti. Hastaneden dönemeyen pek çok kişi olmuştu yanlış hatırlamıyorsam. Niye, niye, niye, yükselemedi Güneş solda, güneye giderken?

Bu durumda zararlı veya zehirli maddeler söz konusuysa zehirlidir diyerek kestirip atmak mı doğru? Benim için öyle değilse de halk sağlığı söz konusu olduğunda tartışılır pek ala.
Biz ne yapıyoruz? Yani şifa amacıyla mürveri niye ve nasıl kullanıyoruz? Önce niye sorusuna bir cevap veriyorum. Mürverin ilgimi çeken şifalı yanlarından akciğerle ilgili olanı biraz önde duruyor. Hem Anadolu’da, hem daha başka coğrafyaların geleneksel tıbbında ve hem de laboratuvarlı, deneyli, bilimsel araştırmalarda aynı noktada bir kesişme veya paralellik var. Nefes darlığı, öksürük, bronşit, astım gibi hastalıklar söz konusu olduğunda mürverin de adı geçer.

Bağışıklık güçlendirici yönü ve virüs saldırılarındaki rolü de ilgimi çeken diğer yanları. Daha başka şifalı yanları da var ama burada yapmak istediğim mürverin şifasıyla ilgili derli toplu bir mürver araştırması oluşturmak değil, mürveri kendi penceremden seyretmek ve gördüklerimi paylaşmak. Bu nedenle, yeri gelmiş iken, baştan sona eksiklerle dolu veya daldan dala konan bir yazıyı okuduğunuzu da hatırlatmak isterim.

Sıra geldi mürveri nasıl kullandığımıza. Ama, hemen önce ne kadar kullanmak gerektiğiyle de ilgili bir şeyler söylemek iyi olur. Yeteri kadar demek tabii ki politik bir yuvarlama olur ama söylemek istediğim şey abartıya kaçmamak gerektiği. Nihayetinde su zehirlenmesi diye de bir şey var. Su, bildiğimiz su, vücudumuzun atabileceğinden fazlasını kısa sürede içtiğimizde elektrolit dengemizin bozulmasıyla beyin faaliyetlerine etki eden riskli bir durum. Hayatın temeli olan su kararsızca alındığında hayatı riske atabiliyor.

Mürver tentürü ise tabii ki damlalarla ölçtüğümüz ölçeklerde kullanılıyor; içerik konsantresine göre değişebilmekle beraber kendi adıma aşağıdaki tarife göre hazırladığım tentürden günde ortalama 40-60 damla alıyorum, yani yaklaşık bir veya bir buçuk tatlı kaşığı, bazen biraz daha fazla ama sürekli değil, vücudumun yorgun olduğu veya hasta olacakmış gibi hissettiğim zamanlarda, belki bir hafta, belki on gün boyunca. Devam etsem ne olur? Uzun süreli kullanımlarda potasyum düşüklüğü olabileceği bilgisi ile henüz kanıtlanmamış olsa da sitokin salınımı sendromuna yol açabileceği üzerine hipotezler var. Hiç bir şey olmayacağını varsaysak bile tıbbi özellikte hiç bir şeyi sürekli almamaya özen gösteriyorum. Bir keçinin farklı mevsimlerde çıkan otları doğal olarak kısa süreli dişlemesi gibi, kullandığım her tentürü bir süreliğine kullanıyorum. Yukarıda verdiğim doz ise ortalama bir değer yalnızca. Örnek oluşturmak maksadıyla verdiğim bir ölçü değil.

Anlaşılacağı üzere sık kullandığımız yöntemlerden biri “tentür”, yani bitkilerin genellikle etanol (uygun dereceye getirilmiş) içerisinde birkaç hafta veya daha fazla bekletilmesiyle elde edilen ilaç. Kullandığımız diğer bir yöntem: Çay, yani genellikle kurutulmuş bitkilerin sıcak suda demlenmesiyle hazırlanan içecek. Bu iki yöntem evde en sık kullandıklarımız.
Bitkilerle daha başka şifa tarifleri varsa da (Şurup, banyo, kompres, lapa, merhem vb.) şimdilik bu iki usul iş görüyor. Zaman içerisinde farklı yöntemlere de ağırlık verebiliriz ama yine de işin temelinde çay ve tentür olacak gibi geliyor bana. Çaylar her an ve kısa bir zamanda, kolaylıkla hazırlanabilmesiyle tercih ettiğimiz bir demirbaş yöntem iken tentür de bir bitkinin içerisindeki tıbbi cevheri olabildiğince ortaya çıkarması ve uygun koşullarda rahatça, üstelik de uzunca bir süre saklanabilmesiyle tercih sebebimiz oldu. Tentür yerine iksir desem daha mı iyi olur acaba? Evet, iksir, “mürver iksiri!”.

Bu usülleri mürver özelinde tarif etmeye geldi sıra; bu konuda pek çok tarif varsa da nihayetinde herkes -dikkat edilmesi gereken çerçeveler içerisinde- kendine göre bir yol tutturuyor. Bu işlerle ilgili hazır bilgiler vermek zor. Diğer yandan farklı kaynakları taramak, araştırmak ve denemeler yapmak başlı başına faydalı, eğlenceli bir süreç. Çağımızın haplardan oluşan bilgilerini almaya alıştırılmış bir toplum olduk ve sanki hiç bir şeye zamanımız yokmuş gibi koşullandık ama bu bir illüzyon. Bunu fark ettiğimizde büyü bozuluyor. Kirletilmiş ve bulanık bir gölde bize atılanları yüzeyden toplamak yerine berrak bir su içerisine dalarak aradıklarımıza, bize uygun olanlara odaklanmak ve daha da fazlasıyla yüzeye çıkmak, derin bir nefes almak.

O halde tek tarif olmadığını vurgulayarak basit bir tarifi paylaşabilirim: Saplarından ayrılmış çiçekler veya olgun meyveler, fark etmez, yarayışlı etken maddeler pek çok ortaklıkla beraber her iki durumda da var. Çiçeklerden devam ediyoruz. Taze çiçekleri toplayarak karşımıza alıyoruz:

İlk iş çiçekleri çiçek saplarından ayırmak:

Saplarından ayrılmış çiçekleri tartarak devam…

…ve bu ağırlığın beş katı kadar 45 dereceye seyreltilmiş etanol hazırlıyoruz. Gıda amaçlı bitkisel etanol (etil alkol) ticari ambalajında genellikle 96 derece oluyor. Derecesini istenen miktara getirmek için kullanılan cetveller var; N. Tanrıkulu’nun Tıbbi Bitkileri Doğru Kullanma Rehberi’ndeki cetveli kullanıyoz ancak distile su yerine dağdan gelen suyumuzu kaynatıp soğutuyor ve bu suyu kullanıyoruz. Distile suyla tabii ki aynı şey değil ama dağın suyunu içerisindeki mineral yapısıyla birlikte damıtılmış suyun nötr oluşuna tercih ediyoruz.

Bu işerle uğraşmak istemeyenler için votka da iş görür; 40 derece de gayet yeterli ancak hazırlanan tentürün, yani iksirin ücreti daha fazla olacaktır bu durumda.

Hazırlanan karışım, uygun hacimdeki kavanoza bir miktar az gelirse az gelsin, önemli değil, fazla gelirse de bir küçük kavanoz daha eklersiniz olur biter. Ağzına kadar doldurmak yerine iki üç parmak boşluk kalması iyi olur çalkalama kolaylığı açısından.
Ağzını kapatıyoruz ve çalkalıyoruz. Serin ve karanlık bir yere koyuyoruz ama her gün ve mümkünse birkaç kez çalkalayacağımızı da unutmayarak. Kavanozun üzerine yapıştıracağımız etikete bunun içerisinde ne olduğunu, bitki(Drog)-alkol oranını, alkol derecesini, ne zaman doldurulduğunu ve ne zaman süzüleceğini de yazmak önemli. Unutmam diyebiliriz ama yine de unuturuz, böyle olur genellikle.

Yukarıda “önemli” dediğim halde etikette süzme tarihi yok, niye, çünkü gerek duymadım ama yazılsa daha iyi. Süzme tarihi demişken, en az bir ay tutuyor ve bir ay boyunca çalkalıyoruz. Biraz daha kalmasının hiç bir sakıncası yok, kalsın, bir buçuk ay da kalabilir hatta biraz daha da fazla. Ama, biz bir ay olduğunda süzme işlemine geçiyoruz genellikle. Önce ince delikli herhangi bir süzgeçle, arkasından da birkaç kat temiz tülbentle süzüyoruz ve amber rengi ilaç şişelerine dolduruyoruz. Üzerlerine de yine bir etiket yapışıyor. İçerik bilgisi veya isim, drog-alkol oranı ve alkol derecesinin yazıldığı bu etiketle işlem tamam. Aşağıdaki şişenin şu an içi boş; sırf buraya eklemek için etiketini hazırlayarak ve bir de şurup için topladığımız çiçekleri güzel olsun diye kadraja alarak çektiğim bir fotoğraf. Bir ay sonra yukarıdaki kavanozdan süzülen iksirle dolmuş olacak. Şifa olsun mürver iksiri.

-ARKASI YARIN KUŞAĞI SONA ERDİ-

Uncategorized içinde yayınlandı | 8 Yorum

Arkası Yarın Kuşağı (8. Bölüm): ŞERBETLİ BİR İSİM: MÜRVER

Türkiye’de, özellikle de İstanbul , Bursa, İzmir, Antalya gibi büyükşehirlerde ikamet edenlerin pek çoğu için mürverle tanışma sanıyorum İkea’da olmuştur. İskandinavların mürver şurubu şişeler içinde bu mağazaların çıkışında olurdu; belki halen de öyledir. Anadolu’nun yerli bir güzelliğinin şerbetli, şuruplu tariflerini vikinglerin torunlarından öğrenmek varmış, en azından şehirde yaşayanlar için.

Evet, Anadolu ve mürver. Anadolu’da Eosen ortalarından kalma, yani yaklaşık 40 milyon yıl önceye tarihlenen fosil mürver kayıtları var. Modern memelilerin yeryüzü sahnesine yeni yeni çıktıkları bir zaman. Aradan 38 milyon yıl daha geçiyor ve günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce insanlar veya insana benzer atalar ortaya çıkıyor, bu ataların Anadolu’ya gelişleri de şu anki bilgilere göre en erken 1.1 milyon yıl önce gibi. Şimdi niye yazdım bunları? Açıkçası bir yere bağlarım diye düşündüm de yazdım ama olmadı, bağlayamadım ama Anadolu’da mürver çiçeklerini koklayan Homo erectusları hayal ederek bir bağlam yakaladığımı sanabilir ve hatta bunun rahatlığıyla yeniden mürverli tariflere gelebilirim.

Çiçeklerin koklanması ve olgun meyvelerin çiğ olarak denenmesiyle başlayan, nihayetinde şerbetlerden şuruplara, reçellerden marmelatlara, likörlerden şaraplara, oradan sirkelere, çaylara, tentür veya ekstratlara uzanan bir beslenme, keyif ve şifa evrimi.

Tariflerin kiminde tat, kiminde aroma ve kiminde de acı acı şifa ağırlığını hissettiriyor. Aşağıda pixabay’ın ücretsiz görsel havuzundan iç açıcı, ferahlatıcı, tatlı, şerbetli resimler var; ortak noktaları içlerindeki mürver; kiminde çiçek, kiminde meyveler:

https://pixabay.com/tr/photos/search/elderberry/

 

Çiçekli tarifler dışında kalan meyveli ve şekerli tariflerin iki ortak noktası var ki bahsetmeden geçmek yanlış olur: Olgunluk ve pişmişlik. Ham mürver meyvesi zararlı bir glikozit içerdiğinden öncelikle olgun meyveler toplanmalı ve kullanılmalı. Meyve olgunlaştığında etli kısmı kullanılabilir olsa da bu etten ayırması kolay olmayan tohumlar aynı zararlı maddeyi içermeye devam ediyor. Bu nedenle olgun da olsalar meyvelere ısıl işlem uygulamak en sağlıklısı, pişirme esnasında bahsi geçen glikozitler parçalanıyor.

Eski İngiliz mutfağinda -bahsi geçen glikozitleri içeren- ham meyvelerin ve hatta genç, taze sürgünlerin tuzla işlem gördüğü turşu ve sirke tarifleri de var. Tuzun da aynı glikozitleri parçalama ihtimali olabilir, araştırmak lazım. Bu arada sıradaki bölümde mürverle ilgili kimi uyarılara da göz atarız.

Biz kendi adımıza şerbetini, şurubunu yaptık, likörünü denedik, sevdik. Çayını içtik, tentürünü yaptık şifalandık. Şurubu hazırlandıktan sonra saklanarak yaz sıcağında buz gibi suyla seyrelterek içmek nasıl keyiflidir anlatamam ama onun bu şekerli hallerini geçiyor ve şifasında durup biraz oyalanmak istiyorum…

 

ARKASI YARIN…

Uncategorized içinde yayınlandı | 1 Yorum

Arkası Yarın Kuşağı (7. Bölüm): Mürverden Kaçanlar Alemi

Denemediğim uygulamaları paylaşmak pek huyum değil ama mürverlerin onca özelliğini yazmışken bahçecilikte kullanımına dair karşılaştığım kimi geleneksel bilgileri de eklemek isterim. Yapraklarının -tarımsal faaliyetler için- zararlı görülen böcek ve daha başka hayvanları kaçıran etkisinden bahseden pek çok eski bilgi mevcut. Gerçekten de pek çok hayvanı -ve insanı- rahatsız edici bir kokusu ve muhtemelen de tadı var. Gerçi İsveçli biyolog Linnaeus (1707-1778) memelilerden koyun ve ineklerin bu yaprakları yediğini gözlemlemiş ama at ve keçilerin uzak durduğunu da eklemiş. Aslında yiyenlerden çok daha fazlasının bu yapraklardan uzak durduğu bir gerçek. Böceklerde de öyle. Nadiren tırtıl veya çekirge yemiş gibi görünen mürver yaprakları oluyorsa da az rastlanan bir durum.

Yaprakların kaynatılıp soğuduktan sonra bu suyun bitkilere serpilmesi ve böceklere karşı o bitkilerin korunmaya alınması veya yaprakların su içerisinde fermante edilmesinden sonra bu suyun kullanılması birkaç asır öncesinden gelen tavsiyeler arasından. Serpmek derken, şimdiki imkanlarla sprey olarak atılmasını düşünmek gerek. Özellikle de yaprak bitleri için öneriliyor. Ama, ilginçtir, üç senedir mürverlerde gördüğüm tek zararlı tıpkı baklagillere musallat olanlar gibi siyahımsı renkte yaprak bitleri oldu. Bu durumda bu tavsiyeyi ne kadar kaale alırsınız bilmem, ben yine de bir ara denerim.

Şimdilik bildiğim yöntemlerle (Sarımsak, acı biber infüzyonuna yağ-sabun karışımı) bu sorunu çözdük. Tek bir bitkiyi sarmışlardı, diğerlerine geçmelerini istemedim. Aslında, populasyonları çok artmadıysa yaprak bitleriyle uğraşmam. Ama önümüzdeki ilk yaprak biti salgınında mürver yapraklarını deneme niyetim var. Veya baklalara mayıs sonu- haziran başında az ya da çok her yıl gelen yaprak bitleri için onlar gelmeden koruyucu olarak denesem; bakalım ne olacak?

 

Yine eski zamanlardan gelen (1700’lerden) bir bilgide pek çok meyve ağacı ve mısırın mürver yapraklarından hazırlanan demetlerle çırpılması anlatılıyor. Genel bir isimlendirme olsa da yanıklığa karşı etkisinden bahsediliyor bu uygulamanın. Çok daha sonraları ise, 1900’lerin ilk çeyreğinde aynı hastalığa karşı hazırlanan ve içerisinde sönmüş kireç, bakır sülfat, demir sülfat gibi kimyalardan başka mürverin genç sürgünleri de bulunan ve kaynatılarak hazırlanan bir bulamaçtan bahsediliyor.

Bunlardan başka, yaprakların fareleri tahıl ambarlarından uzak tuttuğu, köstebekleri kaçırdığı da söyleniyor.

Yaprak -veya genç sürgün- içerisinde bulunan kimyaların kimi hayvanları, haşereleri rahatsız etmesini temel alan bilgi, bitki koruma haricinde insanların da yardımına sunulmuş. Yaprakların kaynar suya atılıp soğumasının ardından süzülmesiyle hazır olan ve cilde tatbik edilen infüzyonun sivrisineklere ve diğer rahatsız edici sineklere karşı kullanıldığı da yine eski geleneksel bilgiler içerisinde var. Hepsi Avrupa’dan ithal bilgiler bunlar. Bu konuya yönelik Anadolu’dan gelen bilgiler olduğunda onları da eklerim zevkle; bir yerde olmalılar.

 

ARKASI YARIN…

Uncategorized içinde yayınlandı | 2 Yorum

Arkası Yarın Kuşağı (6. Bölüm): Mürver Severler Cemiyeti

Anadolu coğrafyası’nda mürverin doğal olarak yetiştiği yörelerde bu güzele gönül verenler onu bahçelerine de davet ederler. Anadolu’da yöresel kullanımları çoğunlukla şifa amaçlı olmuş, mutfak tarifleri varsa da az. Şifa amacıyla ve/veya çiçeklerine bakma ve kokusuna yakın olma amacıyla başlayan bu sevda ev bahçeciliğinden öteye pek gitmemiş. Oysa Avrupa’da -tüm Avrupa ülkelerinde değilse de- aynı türün yetiştiriciliği uzun yıllardır yapılır.

Aslında yetiştiricilikle, daha doğrusu fidan üretimiyle ilgili bilgiler -çoğunlukla Avrupa menşeli olarak- Türkçe kaynaklarda yer alalı onlarca yıl olmuş. Ama pratiğe aktarılması gerçekleşmemiş veya kısa soluklu çalışmalar olarak kalmış.

Özel fidanlıkların talep doğrultusundaki üretimleri, Orman Fidanlıklarının ihtiyaca yönelik oldukça sınırlı üretimleri dışında Yalova Atatürk Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü’nün araştırmaları (Çiğdem Yavuz öncülüğünde yürütülen, mürverin farklı çeşitleriyle, uyumlarıyla ve şifalı maddelerin karşılaştırmalı analizleri üzerine araştırmalar) gibi çalışmalarla üretimlerine yönelik uğraşlar olmuş.

Son yıllarda mürver üretimi ve hatta yetiştiriciliğinde Türkiye’de atılan ilk sağlam adımlara baktığımızda işin arkasında yalnızca yararlı olma, iş yapma, araştırma güdülerini görmüyorum; bunlarla beraber veya bunların haricinde bir ilgi ve sevgi de görüyorum. Kurumlar üzerinden seyreden mürver üretimlerini incelediğimizde, mesela, dört beş sene önce Kütahya’da belediye bünyesindeki Hekim Sinan Tıbbi Bitkiler Araştırma Merkezi’ndeki üretim çalışmaları, arkasından Burhaniye’de, Balıkesir Belediyesi bünyesindeki Baçem’deki üretim çalışmaları ve kurulan mürver bahçesi.

İki yerin ortak noktası olarak belediye bünyelerinde olmalarını görüyoruz ama arkada başka bir ortak nokta var: Nazım Tanrıkulu. Bir mürversever olduğu açık. Nerede görev yapsa mürver yetiştiriciliğini gündeme getirmiş. Kitabında da (Tıbbi Bitkileri Doğru Kullanma Rehberi) mürverleri biraz kayırmış gibi geldi bana.

Yazmadığı, söylemediği için bilmediğimiz ama başından beri Mürver Severler Cemiyeti üyesi olan kim bilir kaç kişi var. Yazdığı, söylediği halde bilmediklerim, gözümden kaçmış olanlar da var, yani kesin vardır. Mürver hakkında araştıran, yazan pek çok kişi; kimi sevdiği için, kimi revaçta olduğundan, kimi de araştırma boşluğu gördüğünden. Ama, eminim, hangi nedenden dolayı olursa olsun mürverle çalışmak bir ilgi ve sevgiyi de getiriyordur zaman içinde. Yani, aslında emin değilim.

***

Ayvacık’ta cuma pazarına denk geldiğim bir günde park yeri ararken tesadüfen girdiğim bir sokakta, bahçe duvarından kendini dışarıya veren koca bir mürver çıktı karşıma. Kasabanın farklı yerlerine girdim, çıktım ama daha başka mürverli bir bahçe görmedim. Varsa da az olduğu belli. Herkes alıştığı meyveleri, çiçekleri dikerken bu bahçeye mürveri diken ellerin sahibi kim? Tanışmasam da o evde yaşadığını bilmek veya düşünmek hoşuma gidiyor.

ARKASI YARIN…

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Arkası Yarın Kuşağı (5. Bölüm): Bir Mürver, İki Mürver, Üç Mürver…

MÜRVER ÜRETİMİ

Mürver çoğaltmaya niyetlenen biri bir mürver bulduğunda işin yarısını tamamlamış sayılır çünkü sonrası kolay. Genelleme yapmak yanlış ama bol dip sürgünü veren bitkilerin çelikle üretilmelerinin diğerlerine nazaran daha kolay olduğunu fark ettim. Mürver de öyle.

Her türlü çelikle, yani yeşil, yarı odunsu, odunsu dal çelikleri ve kök çelikleriyle ve en kolayı da dip sürgünleriyle mürver kolaylıkla çoğaltılır. Dallardan genellikle bir buçuk iki karış uzunluğunda çelikler hazırlayarak uygun yere (yaz mevsiminde de nemli olan, biraz geçirgen bir toprak), uygun mevsimde (erken ilkbahar) – en az yarısı toprakta kalacak şekilde- öylece saplıyorum ve tutuyor.

Aşağıdaki mürver geçtiğimiz senenin baharında bir dip sürgününün ayrılması ve dikilmesiyle yeni bir mürver bireyine dönüştü. Birkaç kökçük geldi sürgünle beraber, birkaç santim boylarında. Nemli toprağa bir karış kadar saplamıştım; bu yıl birden coşuverdi.

Buradaki mürver de yine geçen senenin sert odun çeliğinden köklendi; olduğu yere pişkin bir odun çeliğini bir karış kadar saplamıştım. O da bu yıl coşuverdi.

Daha kısa ve/veya çapsız olan çelikler de tutuyor ama yürümeleri, kendilerine gelmeleri uzun zaman alıyor. Uzun ve pişkin çelikler etraflarındaki diğer bitkilerin üzerinden kolayca yükselirken kısa ve/veya ince çeliklerden üreyenler bu işin üstesinden pek gelemiyor. İşte bir iki örnek. Yukarıdakilerle aynı zamanda saplandılar toprağa ve diğerlerinle aynı ortamdalar ama çevrelerini saran diğer bitkilerin arasından yükselmekte bir hayli zorlandıkları belli. Aynı durumda olan daha on beş kadar fidancık var.

Çelikleme için en uygun zaman erken ilkbahar. Bizim için mart başı çünkü mürverler diğer her ağaç ve çalıdan önce uyanıyor ve yapraklanıyor. Henüz yapraklanmadan veya tomurcuklar uç verdiğinde bu işi yapmak iyi olur. Yazın ortasında da tutturdum ama riskli bir yol bu; kış soğukları gelmeden iyice köklenmiş olmaları sonraki yıla çıkabilmeleri için daha uygun ve güvenilir bir yol.

Aynı yöntemlerle saksılarda da üretim yaptım, yapıyorum ve belirli bir boya erişip kemiklendiklerinde, yani pişkin fidan olduklarında kalıcı yerlerine dikilirlerse hayatta kalma şansları daha fazla. Saksı harcını dere kumu ve milli toprakla hazırlıyorum veya derenin yığdığı mil yataklarında ne varsa alıyorum. Günün birkaç saati güneş alan bir yere yerleştirdiğim saksıların toprağını hiç kurutmamaya özen göstermem yetiyor. Bir süre sonra köklenme başlıyor ve bu aşamayla birlikte bir süre duraklayan yapraklar ve sürgünler yeniden harekete geçiyorlar, oldukça yavaş bir büyümeyle geçiyor yaz mevsimi. Ama sonraki yıl işler hızlanıyor.

Tohumla ise henüz bir deneme yapmadım; vejetatif yollarla yani çeliklerle üremeleri çok kolay. Ama, merak var, sanırım bu sonbaharda tohumdan ekim de denerim. Bu durumda en kolay yol meyveler olgunlaştığında tohumları ekmek ve dış ortamda tutmakmış. Geriye baharda çimlenmelerini, topraktan başlarını çıkarmalarını beklemek kalıyor. Toprağı kurutmamak gerektiğini söylemeye bilmem gerek var mı.

Amatör üretim için bu bilgiler yeterli gibi. Fidanlıkta çok sayıda üretim yapılacaksa seri üretime yönelik teknik detaylara ihtiyaç var, literatürde gerekli bilgiler mevcut.

 

MÜRVER YETİŞTİRİCİLİĞİ

Mürver yetiştiriciliği için en önemli şey yer seçimi. Evet, pek çok bitki için öyle ama mürverin ekolojik istekleri pek çok zirai veya tıbbi türe nazaran bir hayli fazla. Bir plantasyon kurulacaksa, bu iş bahçeye bir mürver dikip gözümüz gibi bakmaya benzemez. Onlarca, yüzlerce veya binlerce bitkinin bakımını üstlenecek en iyi bahçivan toprağın kendisi olmalı.

Bir mürver furyasıdır gidiyor. Bunun sonucunda mürvere gönül verenler veya tarımla uğraşan girişimciler mürver plantasyonlarına yönelebilir. Açıkçası, amacım, Türk tarımında tanınmayan bu bitkinin tarımını teşvik etmek değil, tanınsın, dikilsin, bol bol ürün alınsın ayrı konu, bunlar beni mutlu eder ama Anadolu’nun çok büyük bir kısmının yağışlı bir Avrupa ülkesi olmadığının altını çizmek isterim. Mürver tarımında çok dikkat edilmesi gereken noktaları en başında belirlemek, yapılacak hataları engellemeye yardımcı olur pek ala.

Mürver dizisindeki bu bölümü kaleme alma sebebim ise geçenlerde konuştuğum bir tanıdık oldu. Yüz küsur dönüm eğimli, taşlı ve sulama suyu olmayan arazisi için bir ziraat mühendisine danıştığında “Mürver şimdi çok moda, mürver dikelim” demiş. Bunun üzerine konuştuk ve muhtemelen inanılmaz bir masraf, zaman ve can (mürver) kaybından dönüldü.

O halde, ufak çaplı da olsa bir mürver bahçesi veya büyük ölçekli bir mürver plantasyonu kurulacaksa dikkat edilmesi gereken önemli noktaları odağa almak faydalı olur. Bu arada aşağıdakilere eklenecek daha başka noktalar da var ama ilk eleme için en önemlileri de yeterli.

Birinci nokta: Coğrafi konum. Coğrafi olarak uygun bir bölge seçilmişse, yani mürverin doğal olarak da bulunduğu bir yer seçilmişse bu en iyisi. “Mürver Atlası” başlıklı yazılardaki haritalara göz atılabilir veya bölgede alan araştırması yapılabilir.

İkinci nokta: Su. Tarımsal sulamaya uygun, mürveri yarı yolda bırakmayacak bollukta bir sulama potansiyeli. Açık sistem, kapalı sistem, artık neyse, ama sezon boyunca kullanılabilecek bir su kaynağı lazım. Tabii ki burada değişkenler var. Doğu Karadeniz gibi yaz yağmurları veya sis oluşumları görünen bir yörede sulama suyuna ihtiyaç çok büyük oranda ortadan kalkar. Veya, Doğu Anadolu’nun yaz yağmurları alan yörelerinde de işler değişir, bu yağmurlar az da olsa havanın görece serin olması sulama sarfiyatını büyük oranda düşürür.

Üçüncü nokta: Toprak. Daha öncesinde bahsetmiştim. Hafif asidik veya bazik toprakları sıkıntı etmez; hafif ağırlığı olan killi toprakları da öyle. Onun derdi yüzlek topraklar, kayalar ve taşlardır. Mürverin dikileceği toprak derin olmalı, derin ve rutubetli. Türkiye koşullarında bu iki özelliği ovalarda buluruz. Çevresi daha yüksekçe olan, alüvyal birikintiler yönünden zengin, taban suyu çok aşağılarda olmayan, nemli ve derin ova toprakları. Böyle yerlerde sulama ihtiyacı da haliyle düşmüş olur. Bir problem yaşandığında ve sulanamadıklarında bu dönem kolay atlatılır.

Dördüncü nokta: Pazar. Küçük bahçelere yapılan yatırım, getirisi, götürüsü pek dert değilse de büyük bir plantasyon kurulacaksa pazar değeri, ürün değeri, ürün talebi, ürün işleme, talebe yakınlık-uzaklık gibi pek çok etkeni de değerlendirmek gerekir. Özellikle de pazara yeni girecek bir üründen bahsediliyorsa bu daha da önemli. Bir risk, kazandırma potansiyeli olduğu gibi kaybettirme potansiyeli de var.

***  

Biraz da mürver plantasyonlarına veya mürver ya da elma fark etmez, plantasyonlara mercek tutsak mı acaba? İşin aslında monokültürün dikim tarzı olan tek bitkili plantasyonlar doğanın karma yapısıyla çelişir. Tamam, saf kayın ormanlarından, çam ormanlarından bahsedebiliriz. Doğa da kimi zaman bir türü öne çıkarır ama buradaki öne çıkış göze görünendir yalnızca. Görünmeyen, dikkat edilmeyen, geride kalan çeşitlilik farklı katmanlarda devam eder. Oysa, plantasyon kurulduğunda ve işletilmeye başladığında bu aslında orada olmayan bir şeyin oraya kabul ettirilmesi demektir. Doğa her türlü toprak işlemeye karşıdır ve bununla mücadele eder. Seçilen ürünün yerine kendi bildiklerini koymaya, açık toprağı örtmeye çalışır ve tüm bunlar yoğun işçilikle çözülmeye çabalanır.

Bu noktada da ya organik tarım yollarına başvurulur ya da kimyasal savaş başlar. Aslında her ikisi de doğayla bir mücadele şeklidir ama kurulan düzenimizde, beslenme alışkanlıklarımızda, hasat ve üretim yöntemlerimizde, biz, adına tarım denilen şeyi yapıyorsak, organik tarım yöntemleri tabii ki diğerine tercih edilir. Veya, doğaya daha yakın daha başka yöntem ve metodlar, uygulama alanlı felsefeler…

***

Plantasyon ve küçük mürver bahçeleriyle ilgili hoş bir şeye rastladım. Avrupa ülkelerinden birinde mürver şurupları, reçelleri veya benzer şeyler üreten bir işletme, etrafında mürver plantasyonları olduğu halde buna karşı olarak ev bahçelerini ve küçük mürver bahçelerini dolaşarak çiçek ve meyve topluyor. Burada “küçük” çiftçilere bir destek var ama aynı zamanda da monokültüre bir rest.

Plantasyondan başka ne yapılabilir. İşte en sevdiğim şey; karışık meyve ve sebze bahçeleri. Doğanın zenginliğini, dengesini, döngülerini yücelterek bakım ve hasat işlemlerinin kolaylığından bir parça feragat etmek ama yine de bakım ve hasat kolaylığını gözetmek. Bu dengenin kurulduğu yer tarım için en güzel yer.

Bu arada bunlar yarım yamalak uygulamalarımız arasından ortaya çıkan fikirler. Ormanların zenginliğinde kendinden geçen ama zeytin plantasyonunda zeytincilik yapan, diğer yandan da plantasyon kurmayın diyen birinin fikirleri. Bahçecilikte daha farklı davranmaya çalışsak da, zeytinliğimizde zararsız çözümlerin peşine düşsek de bu böyle. Yine de doğru bildiğimi söylemek iyi bir şey, bunların peşinden gitmek ise daha güzel. Yaptıklarımla söylediklerim hemen herkes kadar bende de tam oturmuyor. Bir gün olur umudunu yanımdan ayırmadan yürüyorum.

MÜRVER DİKİM MESAFELERİ ve MÜRVER TERBİYESİ

Kimi çiftlikler mürverleri ana ürünleri olarak görmeyerek arazilerinin uygun yerlerine dikme yoluna gitmişler ama yine de hasatlarını yapmışlar. Misal, içlerinden biri arazinin drenaj hendeklerinin şevine dikmiş mürverleri, çok hoşuma gitti, akılcı bir çözüm. Bir başkası arazi içindeki doğal çukur alanlara, bir başkası da çit boyuna çit bitkisi olarak.

Bu çok işlevli mürver dikimleri haricinde mürveri zirai veya tıbbi bir ürün olarak üretim programlarına alan, onu ana ürün veya ana ürünlerden biri olarak gören yetiştiriciler, çiftlikler, haliyle çok daha fazla sayıda dikim yapıyorlar ve bakım-hasat işlerinde kolaylık sağlayacak yöntemleri gözetiyorlar. İzlenen pek çok farklı yöntem var. Sıra arası ve sıra üzeri mesafelerdeki farklılıklardan ziyade budama yöntemleri de hayli değişkenlik gösteriyor.

Sıra arasını belirleyen mesafe genellikle traktörün çalışmasına izin veren mesafedir, yani yaklaşık üç metre. Aslında mürverler için bu mesafe traktörle çalışılmayacaksa da verilmesi gereken bir mesafe çünkü gövdeler veya dallar yere yakın seviyelerde dahi bir, bir buçuk metre kadar açık alanlara doğru uzanıyorlar. Sıra üzerinde ise bir metreden başlayarak üç, hatta dört metreye çıkan aralıklar kullanılıyor ki bu durum aynı zamanda budama yöntemlerindeki seçimlerle de ilişkili.

Aralıkların açık tutulduğu kare veya dikdörtgen dikimlerde mürver herhangi bir meyve ağacı gibi etrafında dolaşılacak bir ağaç gibi görülüyor ve her yanından hasat yapılıyor. Sıra üzeri mesafenin yakın tutulduğu durumlardaysa dikilen fidanlar birkaç yıl içinde boşlukları dolduruyor ve hasat yalnızca sıranın iki yanından yapılıyor ki çiçek ve meyveler de iki yandaki boşluğa meylediyor zaten.

Aşağıda ABD’de ağaç mürverin (kara mürver) bir alt türüyle kurulan mürver bahçesi örneği (Norm’s Farm) böyle bir uygulamayı gösteriyor. Sıra arası iki buçuk – üç metre civarında, sıra üzeri ise oldukça sık. İlk dikim bir metre arayla yapılmışsa da zamanla çıkan sürgünler boşlukları doldurmuş gibi görünüyor. Dikim sathına saman malçlama ile ot kontrolü sağlanmış ve toprak nemi korunmuş.

Norm’s Farms

https://normsfarms.com/blogs/farming-elderberry/news-from-our-elderberry-farm

 

Farklı mesafelerle kurulan daha pek çok bahçe veya plantasyonun örnek görselleri web ortamında var. Her birine bakmayarak budama konusuna eğilelim biraz.

Mürver, bahsetmiştim, yapısı gereği sürekli verdiği kök sürgünleriyle çoklu gövde yapmaya meyleden bir çalı. Buna rağmen mürveri tek gövdeli bir ağaç olarak terbiye eden ve hatta bu terbiye sistemi ile bahçe kuranlar var. Geniş aralıklı dikimlerde nadiren de olsa uygulanan bu yöntem hem ustalık istiyor ve hem de bitkinin doğal eğilimiyle büyük bir mücadeleyi gerektiriyor. Kanımca, böyle bir uğraş içerisine girmeden, mürverin doğal yapısıyla da pek oynamadan mürver yetiştiriciliği yapmak güzel olur.

Karar bu olsa dahi yine pek çok yöntem var. Hasat düşünüldüğünde bitkinin kısa kalması istenir çoğunlukla. Bu durumu mürver gövdelerini kısaltma yoluyla çözenler olduğu gibi, gövdeleri çok yaşlandırmadan dört-beş senede bir alanlar da var.

Kendi bahçemizde uygulayacağım yöntem şöyle: Dere kotundaki serbest dikilmiş mürverleri olduğu gibi bırakıyoruz, onlar istedikleri kadar gövde yapabilir ve istedikleri kadar uzayabilirler. Sıralı dikim hattımızda ise her yıl bir yeni gövdeye izin verme niyetindeyim. Bu durumda dört sene sonra birden beşe kadar değişik yaşlara sahip beş gövdeli mürverler olacaklar; işte bu duruma geldiklerinde en yaşlı gövde alınacak, sonraki yıl da yine öyle. Her yıl en yaşlı gövde alınırken yine her yıl en genci de gelmiş olacak ve bu böyle devam edecek. Sürekli dört veya beş gövdeli mürverler olarak kalacaklar. Böylece, doğalarına uygun bu yöntemle verimleri iyi ve devamlı, hasatları da kolay olacak diye düşünüyorum.

Bu düşünceler zaman içerisinde piştikçe, mürverlerle hemhal oldukça, okudukça, yaşadıkça, öğrendikçe paylaşır, hatamız varsa düzeltir, yoksa devam ederiz.

 

ARKASI YARIN…

 

Uncategorized içinde yayınlandı | 5 Yorum

Arkası Yarın Kuşağı (4. Bölüm): Komşum Mürver

Not: Bu yazı mürverlerle ilgili pek az bilgi içerir. Bahçemizdeki mürverlerin hikayesini okumak isterseniz, buyrun, işte mürverlerimizin hikayesi:

 

Şu an yaşadığımız civarda doğal olarak yoksa da birkaç tepe arkamızda veya batımızda veya doğumuzda varlar. Dağın kuzey yamaçlarında dolaşırken iki türünü de yan yana aynı yerde gördüğümde yanımda olanları şaşırtan bir sevinçle dolmuştum. Hemen yanlarına gidip oturmuş ve fotoğraf çekilmiştim. Eski dostları böyle bir arada görmek iyi gelmişti.

Evimizin olduğu yer güney yamaçta ve tipik Akdeniz iklimiyle dokunmuş bir yörede. Suyumuz da çok yeterli olmadığı için mürver dikmeyi düşünmemiştim. Mürveri sevdiğim fark edilmiş olmalı, işte buna rağmen dikmemiştim. Sonra, dere kenarındaki bahçe yerini alınca içimden bir ses “mürver, mürver, mürver…” demeye başladı.

Mürver fidanı, yani kara mürver pek de bulunabilecek bir şey değil (Diğeri ise hiç bir şekilde üretilmiyor). Belki şimdi artmıştır mürver üreten fidanlıklar ama yine de, tahminimce azdır. Gerçi fidan almayı pek düşünmedim. Bölgenin yerli ırklarını tercih ederim. Ayvacık civarında güzel bir mürveri gözüme kestirdim çelik almak için. Mevsim uygundu, Çanakkale’de bir işim vardı ve dönüşte yanına uğrar alırım dedim. Derken, Çanakkale’de yol üzerinde, birden, yaşlı başlı bir mürver çekti gözümü. Biraz geçmiştim, geri geldim, arabadan indim ve bu ağacın yanındaki fidanlığa girdim.

-Merhaba.

-Merhaba.

-Şu mürverden birkaç dal alabilir miyim, çelikleme için?

-Dalı boş ver, gel hazır fidanından verelim.”

Benim fidan bulduğuma şaşırdığım kadar fidancı da mürveri soran birilerini gördüğüne şaşırmış. İlk mürver müşterileri ben olmuşum. Aslında ikinci dedi sonra ve anlatmaya başladı. Çanakkale Jandarma’nın bahçe peyzaj işini almışlar. Peyzaj mimarı bir liste göndermiş; hepsi tamam da bu kara mürver denilen şey ne? Aramışlar diğer fidancıları yani civardaki fidancı arkadaşları, sizde kara mürver var mı diye. Bilen yok. Dert olmuş kara mürver. Sağa sola da sorup duruyorlar. Nihayetinde Yalova’da bir fidanlıkta bulmuşlar, pek de küçüklermiş ama anlaşıp alacaklar, işte bunlar konuşulurken bir tanıdıkları “Yalova’dan mürver mi gelirmiş, Kapınızın önünde koca mürver var, çelik yapın, seneye dikersiniz” demiş. “Ha o mu?!” demişler. “Kara mürver o mu?” “Evet o.”

Sonra fark ettik diyor, her yanımız mürvermiş. Önce dip sürgünlerinden gelişmiş olanlardan birkaçını söküp dikmişler, tutmuş, iş tamam. Sonrasında da çelik alıp fidan üretmişler. Üç beş sene geçmiş, kimse sormamış, almamış, bir ben sormuşum ilk defa. Her yıl gövde ve kök budamasıyla, birkaç litre hacimli poşetler içinde durmuş, gelişememişler. Baş parmak kalınlığında bir parça sopa gibi kalakalmışlar öyle. Önce birkaçını aldım ve hemen dikiverdim dere üzerine.

İki buçuk senede kocaman oldular. Aşağıdaki mürver yaklaşık iki buçuk metre boya erişmiş halde.

 

Bu arada bir yandan her yıl çelik alıp yeni fidan üretirken bir yandan da Çanakkale’ye her gittiğimde bu saksı gariplerinden arabanın aldığı kadarını alarak getiriyor, hem eşe dosta veriyor hem de sevecekleri, mutlu olacakları, kendi başlarının çaresine bakabilecekleri uygun bir yer görürsem dikiyordum.

Şimdi bizim bahçede toplam yirmi mürver oldu. Büyük kısmı sıralı olarak sık dikim. Bir sopa gibiler şimdi, ama seneye görürsünüz siz onları; nasıl yemyeşil, yaprak yaprak olacak her yanları.

Azı da sağa sola yerleşmişti; serbest ve doğal haller içindeler. Koca cevizlerin altında, ayakları suda, dere boyunun kuytusunda gölgelerle ve birkaç damla ışıkla eğleniyorlar…

Cevizlerin altında eğlenmek. Aslına bakılırsa her bitkinin tercih edeceği bir eğlenme tarzı değil bu. Cevizlerin diğer pek çok bitkiyi baskılayan bir özelliği var. Bünyesindeki bir madde nedeniyle oluyor bu işler. Yapraklarında, gövdelerinde ve köklerinde aynı madde mevcut. Üstelik bu yer uzun yıllardır cevizlerin olduğu bir yer. Uzun yıllardır ceviz yapraklarıyla oluşan humuslu bir toprak pek çok bitkiye zor anlar yaşatırken mürverler aldırmıyor buna. Cevizlere aldırmayan diğer bitkilerle bir olup bulundukları yeri daha da derin, daha da kuytu yeşillerle örtüyorlar.

ARKASI YARIN…

Uncategorized içinde yayınlandı | 5 Yorum

Arkası Yarın Kuşağı (3. Bölüm): Mürver Atlası

Mürverler, yağışlı Avrupa’da iyi bilinirler; efsanelerden köy masallarına, şifasından mutfak tezgahlarına kadar her eve girmişliği vardır muhtemelen. Aynı iklim kuşağının (Avrupa-Sibirya) Türkiye coğrafyası’nda uzandığı yerlerde, yani Karadeniz ve Marmara’da yoğunlaşırlar ama dere boylarından veya taban suyu yüksek ovalardan, hendeklerden pek uzaklaşmamış olanlarıyla İç Anadolu’da ve Ege’de çok karşılaştım. Doğu Anadolu’da da varmış; gitmek, görmek kısmet olmadı.

Aşağıda bozkırın bağrında akan bir dereboyu; Ankara kırsalı, Akyurt’a bağlı Samut köyü civarından bir kadraj. Diğer ağaçlarla birlikte mürverler de su kıyısını tutmuşlardı. Burada görünmüyor veya seçilmiyor ama yaşadığı coğrafi alanların çeşitliliğine bir örnek olarak eklemeyi uygun gördüm.

Doğal yollarla yayıldığı yerlere baktığımızda, Karadeniz veya İç Anadolu fark etmez, siz de fark etmişsinizdir, bulunduğu coğrafi bölge neresi olursa olsun rutubetli topraklar yaşam alanını belirleyen en önemli şey gibi görünüyor. Bu hayatta herkes bir şeyler ister. Mürver bu hakkını suyla kullanır. Sıcaklara da soğuklara da dayanır ama susuzluğa gelemez. Su ister. Her şeyden çok su ister.

Komşu köyde, duvarları yüksekçe, demir kapıları kapalı bahçeli bir ev var. Evin sahipleri ara sıra gelir, çoğunlukla kimse oturmaz. Burada gariban bir mürver yaşar. Susuzluktan öldü ölecek. Yaprakları sarımsı, solgun, içe dönük, keyifsiz bir mürver. Ev sahipleri gelince sularlar, bir kendine gelir, dirilir, sonra hızlıca yine keyifsizlenir. Aynı bahçede, suyu sevdiği bilinen narlar ve ayvalar ise sıkıntılarını dışa vurmazlar, meyveleri küçük olur o kadar. Demek istediğim, su ister mürver, çok su ister. Su içtikçe güzelleşir, içtikçe güzelleşir, güzelleşir, bakmaya doyum olmaz.

Dere boyunda, akan su yanında, yüksek taban suyunda, hendek içlerindeki bataklarda, beklemiş sularda da yaşar mürver. Yani su olsun da nasıl olursa olsun der gibidir. Taze, oksijeni bol su, geçirgen, milli, biraz da killi, besili, zengin topraklar herkes için iyidir, onlar da sever ama bahçenin ağır killi bir yerine de dikmiştim onları, üstelik taban suyu oldukça yüksek bir yer, orada da gayet keyifliler. Çocukluğumdan anlattığım malum derenin kenarındakileri düşününce zaten pek bir şey demeye de gerek kalmıyor.

Toprak isteklerine de kısaca bakmakta fayda var. Evet, rutubetli toprak, onu anladık, ağır killi de olabilir, geçirgen, milli, kumlu, humuslu da. Hafif asidik de olabilir, hafif alkali de; yeterki nemli olsun. Ama, bu kadar geniş bir yelpazenin altta birleştiği bir yer var: Derin bir toprak! Gözlemlerim bu yönde. Mürverin yetiştiği yer istediği kadar besleyici ve rutubetli olsun, derin değilse, taşlık, kayalık bir zeminse mürverin bütün keyfi kaçıyor. Böyle rutubetli ve taşlı yerlere uyum sağlayan kızılağaçlar veya çınarlar gibi değiller.

Mürverin ışıktan hoşlandığı söylenir. Ova içinde, güneş altında mürverler görüyorum. Aşağıda Ezine ovasından bir peyzaj örneği var; fotoğrafa yakın bir yerde mürverler var, belki gördüğümüz çalılardan bazıları da mürverdir, çakal erikleriyle birlikte bir hendek boyunu tutmuşlardır. Güneşin altında ve açıktalar ama böyle yerlerde kökleri rutubetli bir toprakta yayılmışsa hiç sorun yaşamazlar. Derli toplu, bir küme yaprak olurlar.

Evet, ışıktan hoşlanır mürver ama gölgeye de gayet dayanıklıdır. Orman kenarlarında alacalı ışık alan yerlerde de görürüz onları. Böyle yerlerde o toparlacık çalı gitmiş, yerine uzunca boylu, seyrek dallanmış bir ağaç gelmiş olur. Yaprakları, az olan ışığı yakalamak için daha da büyüktür böyle yerlerde ve seyrek dallanmasına rağmen yine de bolca yaprak görünür. Aşağıdaki fotoğraf Kazdağı’nın kuzey yamacında bir yerden. Görünen yerin az ötesinde veya az gerisinde, bir dere yakınında, bataklaşmış bir toprakta gelişen bir mürver var. Böyle kuytu bir ormanın çocuğu olarak yukarıdaki tarife uyan bir mürver. Fotoğrafta görünmüyor yine, ama yaşadığı ortamları göstererek başladığım için böyle örneklerle devam etmiş oldum.

Anlıyoruz ki su varsa sıcaklıktan pek rahatsız olmuyorlar ama onun da bir sınırı var. Doğal yollarla soyunu sürdürebilmek için belli bir kışlamaya ihtiyacı var. Bu nedenle olsa gerek güneye gittikçe sayıları giderek azalır ve nihayetinde istediği kadar nemli, dereli, ırmaklı bir yer olsun, kış soğukları yoksa mürver de yoktur artık. Bu arada, on beş sene kadar önce mürver bana büyük bir sürpriz yaparak hiç beklemediğim bir yerde karşıma çıkmıştı: Suriye’de.

Asi Nehri üzerinde, dönerken çıkardıkları gıcırtılar çok ötelerden duyulan devasa ahşap dolaplarıyla ünlü Hama’da gördüm onu. Kış mevsimi olduğundan çoğu yaprağı dökülmüştü ama işte mürver karşımdaydı; hem de Suriye’de. Aslında yukarıda yazdığımla çelişik gibi görünüyor bu karşılaşma ama değil. Suriye’de de kışlar hissedilir derecede soğuk geçer.

Geçtiğimiz günlerde araştırırken Suriye’nin mürverleriyle ilgili 2018 tarihli bir araştırmaya da denk geldim ve çok sevindim, şaşırdım; zor zamanlarda mürverin peşine düşen Mustafa Nur İstanbuly’ye sevgiler ve saygılar… Çalışmada Hama’dan kayıt yok ama aynı coğrafi güzergah üzerinde hem güneyden, hem de kuzeyden kayıtlar var. Araştırdıkça Lübnan’da, Ürdün’de, İsrail’de ve nihayetinde güney sınır bölgesi olarak da Mısır’da da olduğunu öğrenmiş oldum mürverin. Sonra Irak, sonra İran, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Dağıstan, doğuya devamla -bilindiği kadarıyla- nihayetinde Keşmir. Keşmir’e kadar ilerlediyse arada kalan Pakistan ve Afganistan’ı da potansiyel mürver bölgesi olarak görmek uygundur. Aslında ülkeler özelinde araştırmaları derinleştirirsem listeye daha pek çok yer eklenebilir. Muhtemelen eklerim zaman içerisinde.

Yeniden Anadolu’ya gelelim. Suriye’de gördüğüm mürverleri Anadolu’da Akdeniz hattında da görmeyi beklerdim, ama, göremedim. İzmir’den güneye doğru azalıyor ve kayboluyor. Aydın’da olduğunu duydum ama Muğla ve Antalya’da denk gelmedim, haberini de almadım. Mevcut literatürde de kayıt yok veya yeterince araştırmadım. Tübives gibi kolay ulaşılabilen kayıtlar büyük oranda doğruysa da, mürver için eksik noktalar var; kendi gözlemlerimi eklemek kolay ama daha başka yollardan araştırmak da gerekti ve Mersin’den bir kayda ulaştık. Ankara Üniversitesi Herbaryumu’ndan Tuğrul Hoca’yı (Tuğrul Körükçü) aradım, o da sağolsun herbaryum kayıtlarını taradı ve Mersin’in Gözne Yaylası’ndan bir haber geldi. Yazılı kaynakları araştırırken Hatay’dan, Amanos Dağları’ndan da bir kayda rastladım (Çakan, H, Byfield, A, Amanos Dağları, Türkiye’nin Önemli Bitki Alanı (Ed. N.Özhatay, A.Byfield ve S.Atay): WWF Türkiye yayını, İstanbul 2005. S. 254-257.)

Aşağıdaki harita Tübives kayıtlarını, yani büyük ölçüde herbaryum kayıtlarını, kendi gözlemlerimi ve hemen yukarıda bahsi geçen iki kaydı içeriyor. Gelişmeye çok açık bir harita. Bu arada verdiğim noktalarla haritayı oluşturan dostum Bekir Bolat’a da buradan teşekkürler.

Görüldüğü, kaydedildiği noktalardan yola çıkarak tahmini yayılış alanını kabaca gösteren diğer bir harita.. Yukarıdaki tüm kayıtlar bir arada. İlerleyen zamanlarda yeni mürver noktaları eklendikçe taralı alanlar da artar diye düşünüyorum. Veri akışı oldukça.Araştırmaya devam. Kahramanmaraş, Adana ve Gaziantep’ten de mürverler el sallar diye bekliyorum; çünkü:

Kanımca, Suriye’ye geçişleri Akdeniz sahil hattından değil, Amanoslar’daki pek çok Avrupa-Sibirya fitocoğrafya türü gibi Doğu Karadeniz’den, Anadolu Çaprazı üzerinden olabilir. Yalnızca bir fikir olduğunu da belirtmeli. Belki bir gün Doğu Karadeniz’deki örnekler ile Suriye’deki örneklerin moleküler biyolojik çalışmaları yapılır da öğreniriz. Şayet, bu yazıyı okuyanlar arasından Muğla ve Antalya’dan mürver görenler olursa ve paylaşırlarsa mutlu olurum. Böylece hipotez güç yitirmiş olur veya tam tersi Adana, Antakya ve Gaziantep’ten kayıtlara ulaşır isek güçlenmiş olur. Aslında, her yerden haberler toplanırsa derli toplu bir Anadolu Mürver Atlası çıkmış olur, çok güzel olur. Fotoğraflı ve koordinatlı haberler gelirse onlara da bir renk bulur ve ekleriz  yukarıdaki haritaya.

Neyse diyelim; bu güney memleketlerden kuzeye, Norveç’e, İsveç’e kadar da yayılıyor mürverler. Soğuklara da hayli dayanıklılar yani. Serin havayla araları iyi. Yaprakları alacalı olan formunun donlara hassas olduğu bilgisi var ama ana türün böyle bir derdi yok.
Ve mürver seyahatnamesini toparlar isek: İber Yarımadası, Kuzey Avrupa, Güney Avrupa, Doğu Avrupa, Balkanlar, Anadolu, Kafkasya, biraz Kuzeybatı Afrika, biraz kuzeybatı Hindistan ve biraz da Orta Doğu. Ve tabii ki henüz mürver kaydına ulaşmadığım ama mürverleri olan daha başka yerler de var. Diğer mürver türlerine hiç bakmadık bile. Dünyanın türlü coğrafyasına yayılmış pek çok sambucus türü de var, böyle kısadan anmış olalım onları da.

Diğer türlerden böyle yuvarlakça bahsetmişken bizim tür için yukarıdaki atlasa bir coğrafi bölge daha ekleyebiliriz aslında. Kuzey Amerika’daki iki ve bu bölgenin güneyinden başlayarak Orta Amerika’da yayılan bir, yani toplamda üç mürver taksonu bazı taksanomi otoritelerine göre bizim mürverin alt türleri olarak da kabul ediliyor. Biz de öyle kabul eder isek kara mürver atlasına -alt tür olduklarını da unutmadan- bu yerleri de ilave edebiliriz ve tartışmalı bir konu olduğunu da akılda tutarak. İşte böyle. Mürver Atlasını açık bırakıyorum. Yeni karşılaşmalar, yeni noktalar; bekleriz…

 

ARKASI YARIN…

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Arkası Yarın Kuşağı (2. Bölüm): Mürver’in Halet-i Ruhiyesi

Mürverler, bir önceki bölümün sonunda bahsettiğim her iki tür de tipik Avrupa-Sibirya flora elementleri. Şu andan itibaren ise “mürver” dediğimde yalnızca “ağaç mürver”den (Sambucus nigra) veya en sık kullanılan diğer ismiyle “kara mürver”den bahsetmiş olacağım. Küçük kızkardeşi (Sambucus ebulus) ise şimdilik bırakıyoruz.

Önce biraz daha tasvir gelsin. İlk olarak şunu söylemeliyim: Ona her baktığımda, suyun ve toprağın gücünü ne kadar da iyi dışa vurduğunu görüyorum. Tek başına bile varlıklı bir iklim ve coğrafyanın ruhunu taşır, etrafına bu ruhu güzelce yayar.

 

Aslında kendisi çalı karakterli bir bitkidir, yani büyüme enerjisi daha çok köklerine yakın yerdedir ve bu yüzden de sürekli yeni kök sürgünleri vermeye meyleder, çok gövdeli ve haliyle de pek uzun boylu olmayan bir varlık olur. Böyle olunca da ona çalı deriz gruplandırırken ama nemli toprak veya yağışlı iklimlerden beslendiği için bildiğimiz çoğu çalının o sert dallı-yapraklı hali gibi değildir, adeta bir otun baharda günden güne ve hızlıca büyümesi gibi büyür.

Bu yıl nisan ayı içerisinde kimi sürgünlerin bir metre kadar uzadıklarını fark ettim. Hızlı başlayan bu iş mayıs ayına geçişle birlikte yavaşlıyor biraz, açan çiçekler enerjinin bir kısmını alıyor ve meyve olgunlaşırken daha da fazlasını ama yaz sonuna kadar büyüme devam ediyor ve nihayetinde bir mevsim içerisinde bir buçuk metreyi bulan, kimi zaman da geçen sürgünler görüyoruz.

 

Onun bu davranışı muhtemelen otsu bir atadan gelmesiyle ilgili olmalı; unutmamış ve odunsu bir yapı kazandıysa da suyu ve toprağı, bir otun sulu ve taze coşkusuyla vermeyi sürdürmüş. Bakınız, tam bir ot, sulak yerde büyümüş, coşmuş bir ot, ama değil, yani biraz ot, biraz değil; ot gibi davranan ama öyle olmayan bir garip bitki kendisi.

 

Sürgünlerin içine baktığınızda pek çok otta olan bir özellik görürsünüz, ya ortası boştur, ya da burada süngerimsi bir tabaka vardır. Eğer ot tazeliğinde ve hızında çıkardığı ot sapına benzer sürgünlerini yaz içerisinde pişkinleştirme yetisi olmasaydı kış soğuklarından zarar görürdü ama bu işi, yani taze sürgünleri hızlıca sağlama almayı, elden geldiğince odunsu bir hale getirmeyi becerebiliyor.

Odunsu hale gelmiş sürgün ve gövdesinin de karakteristik bir yapısı var. Açık boz renkli kabuğu boyuna çatlaklar halindedir. Havayla alış veriş sağlayan lentiselleri de benekler olarak belirgindir. Bahçedeki mürverler henüz genç, aşağıdaki fotoğrafta dostum Serdar Ölez’in çektiği fotoğrafta hem çok gövdeli yapısı, hem de yaşlı gövde dokusu ile genç gövde dokusunun karşılaştırmaya imkan veren birlikteliği görülüyor:

Foto: Serdar Ölez / Gezen Adam / https://www.gezenadam.com/flora/AI.php?ID=289

Yaprakları karşılıklı yaprakçıklardan oluşan ve tek bir yaprakçıkla nihayetlenen tek tüysü yaprak tipindedir. Yaprakçıkların her biri dişlidir, su, hava ve toprakla ilgili her şey yolundaysa her bir yaprakçık 10 cm’yi bulan boydadır; şayet tüm bunlara ek olarak biraz da gölgede kaldıysa bu yaprakçıklar daha da büyür ama yaprak eti incelir, güneşin altındaysa etlenir, sertleşir ve biraz da küçülür, pek çok bitkide olduğu gibi. Kokusu ise çoğu kişi için kötü bir koku olsa da bana yabani, ilaçlı ve bir tür uyarı mesajı gibi gelir.

 

Çok sayıdaki beyazımsı, açık krem rengi çiçek bir arada şemsiye formu oluşturur; bu şemsiye önceleri neredeyse dik dursa da çiçeklerin olgunlaşmaya, ağırlaşmaya başlamasıyla sapından eğilmeye başlar ve çok hafifçe sarkar ama kendini tozlaştırıcı böceklere gösterebilmek için yüzünü olabildiğince yukarıya dönük tutmaya çabalar ve çoğunlukla da bunu başarır.

 

Bu halleriyle gerçekten de seyirlik bir varlık olurlar. Gövde ve meyve fotoğrafları hariç diğer fotoğraflar -aşağıdaki fotoğraf gibi- bahçemizin mürverlerinden; şu an yeni yeni başladılar çiçeklenmeye, önümüzdeki hafta çiçek sayılarında önemli bir artış olacak ve bahsettiğim, aşağıda da işaretleri görülen seyirlik güzellikleri alabildiğine artacak.

 

Uzaktan her bir çiçek grubu kocaman tek bir çiçekmiş gibi de görünebilir. Yaklaştıkça yıldız şeklindeki yüzlerce çiçekten oluşan bu şemsiyelerden hoş bir koku yayılır. Limoni, bademsi ve biraz da acımsı bir koku desem ne kadar anlatabilmiş olurum emin değilim.

 

Çiçekler döllendikten sonra yavaş yavaş meyvelerin zamanı başlar. Şemsiye şeklinde toplanmış çiçeklerden şemsiye şeklinde toplanmış meyvelerin zamanına geçiş. Pek çok meyve gibi ilk önce onlar da yeşildir; kendilerini saklarlar, olgunlaşana kadar zarar görmemek için olabildiğince gizli kalmak isterler. Nihayetinde neredeyse siyaha doğru çalan bir mor-bordo renkle olgunlaşma tamamlanır ve bu arada ağırlıkları nedeniyle tamamen aşağıya eğilirler ve bir salkım meyve olurlar.

Bahçemizdeki mürver meyvelerinin fotoğrafı elimde olmadığından bir kez daha Gezenadam’a başvuruyorum ama bu kez hocamız Ahmet Demirtaş’ın meyve fotoğrafını ekliyor ve hem ona, hem de Serdar Ölez’e teşekkürlerimi sunuyorum. bu arada Ahmet Hoca’yla Ankara kırsalında, dere boylarında gördüğümüz mürverlerin salkım salkım meyvelerini de keyifli bir gezinin anısı olarak sevgiyle anıyorum.

Foto: Ahmet Demirtaş

https://www.gezenadam.com/flora/AI.php?ID=289

 

ARKASI YARIN…

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Arkası Yarın Kuşağı (1. Bölüm): Mürver Hanım’ın Öyküsü

Çocukluğumuzun birlikte geçtiği bir arkadaşımız veya gençlik yıllarından tanıdığımız bir dostumuz ünlü olduğunda ve konusu açıldığında gayri ihtiyari, gururla ama pek de çaktırmadan bahsederiz onunla olan anılarımızdan. Dostumuzun başarısından kendimize hoş ve ufak bir pay çıkarırız. Zararsız ve sevimli bir pay.

Şimdi, salgın günlerinde meşhur olan, daha yeni yeni duyulan, gerçekliği biraz abartılan veya hakkı bir türlü verilmeyen bir dostumdan bahsetmek istiyorum ve belki biraz da kardeşinden.

80’li yıllar, henüz başları; Alibeyköy ve civarı sanayinin yerleştiği yerler. Gökyüzü fabrikaların dumanlarıyla kararmış haldeyken dereler de koyu renkli ve kıvamlı bir şekilde, türlü kimyalarla köpürerek Haliç’e akardı. Mezbahane artıklarıyla karışan bu her türlü atık sıvıdan ağır kokular yayılırdı. Bir anı var aklımda çocukluğumdan kalma: Tam da böyle bir yerde, yani kokular, dumanlar, köhne fabrikalar, isli, yağlı duvarlar, bacalar ve gürültüler arasında ufak bir yeşillik, derelerin Haliç’e aktığı yerde bir çimenlik ve burada otlayan koyunlar. Sanayi devrimi yıllarından, Birmingham’dan bir film sahnesi. Ama bu filme oryantalist bir hava, Ara Güler estetiği ve çoban bir milletin sanayi hamlesini de katmalı.

Alibeyköy, Silahtarağa, 1975

 

Alibeyköy deresi biraz içeriye doğru takip edildiğinde ona karışan bir dere daha vardı: Keçesuyu deresi. İşte bu ikinci derenin civarında geçti çocukluğum. Kokular burada biraz hafiflerdi ama nereden bakılırsa bakılsın leş gibi bir dereydi; kanalizasyondan boşalanlarla birlikte gri bir halde akardı, aralarda da sarı akardı, mor akardı ve hatta bazen pembe aktığı bile olurdu; şaşırır, biraz da sevinirdim. Bu renklerin daha ilerideki bir iplik fabrikasından kaynaklı olduğunu yıllar sonra öğrendim.

Keçesuyu deresinin Alibeyköy deresine birleştiği yer; muhtemelen 80’li yıllar. Derenin taşıdığı türlü atık yığılmış, birikmiş. Bu dere daha içerilerde daralıyor ve iki yanı gür yeşilliklerle, aralarında mürverlerin de olduğu türlü bitkiyle gölgeleniyordu. Tüm bunlara eşlik eden fena kokular ve daha fena şeylerle beraber…

 

Anneme götürdüğüm çiçekleri hep bu derenin kenarından toplardım; leş kokulu bir dere ve her şeye rağmen muazzam güzellikte çiçeklerin, coşmuş bitkilerin dayanılmaz çekiciliği. İşte bu çiçekler arasında, havalar biraz ısındığında mis kokulu, şemsiye şeklinde çiçek demetleri de olurdu.

Bir çalının çiçekleriydi bunlar. Yaprakları ilaçsı, acımsı kokular yayardı dokundukça veya sürtündükçe. Yine yapraklarından benzer kokular yayılan bir bitki daha vardı aynı yerlerde. İlki ağaçsı bir şeyken diğeri daha küçük ve otsuydu; boyumu geçerdi ama odunsu bir yeri yoktu. İlkinin çiçekten şemsiyeleri daha büyükken diğerininki küçükçeydi; ilkinin çiçekleri yaz sonunda kararan bir küme meyveye döndüğünde aşağıya sarkar, salkım salkım olurlardı; diğerinin meyveleriyse dik dururdu. İlkinin yaprakları daha yuvarlakça, diğerininki ise uzuncaydı ama ikisinin kokusu da birbirine benzerdi ve sanki kardeşlerdi.

Biri ağaçsı, diğeri otsu olan bu iki bitki Alibeyköy deresinin içlerinde de vardı, en çok da Çobançeşme dolaylarında. Sonraları sanayi büyük oranda kalktı buralardan ama yapılaşma öyle arttı ki, sanayi etrafındaki eski kırsal dokuyu da ezdi geçti. En son on sene önce birkaçına denk gelince buruk bir heyecan duymuştum. Özellikle de dere ıslahlarıyla hemen hepsi yok edilmişti. Daha sonra gördüklerim de yol çalışmalarında kayboldu. Belki kenarda kıyıda kurtulmuş olanlar da vardır. Bilmiyorum.

Onlarla sonraları daha başka yerlerde, nemli orman kenarlarında veya dere boylarında karşılaştığım oldu; her defasında yukarıda yazdığım zaman ve mekanlara anlık ziyaretler yaptım. Eski dostlarla karşılaşmak gibi denir, çok bilindik bir söylemdir ama tam olarak öyle, gerçekten de öyle.

Evet, sadede geliyorum, kim onlar? İlki, yani şu ağaçsı olanı mürver, daha ayırıcı bir isim istenirse “ağaç mürver”, nam-ı diğer “kara mürver” ki latince ismindeki “nigra” da kara demek (Sambucus nigra). Alibeyköy’de patlangaç derlerdi ve çok yerde de bu isimle anıldığı olur.

Diğeri, yani otsu olanı ise “yer mürveri” (Sambucus ebulus) ya da “bodur mürver” veya nam-ı diğer “ot mürver”. Yerelde daha başka isimleri de var her ikisinin.

Aşağıda, ön planda ot mürverler, arka planda ise onların üzerinde yükselen ağaç mürver; ikisi bir arada, tıpkı çocukluğumdaki gibi ama bu kez temiz orman havasında, duman yok, gürültü yok, fena kokular da yok; yalnızca mürver hanımla küçük kız kardeşi var.

Kazdağı kuzey yamaçlar, orman içerisinde bir dere kenarı. Ön planda ot mürver (Sambucus ebulus), arka planda ağaç mürver (Sambucus nigra), 2019

Aslında, ot mürver hakkında da anlatılacak çok şey var ama ben ağaç mürverin etrafında dönmeye devam eder dururum… Ama, siz önce yukarıdaki fotoğrafla daha yukarıdaki fotoğrafları bir yerlerde birleştirmeyi deneyin…

ARKASI YARIN…

Uncategorized içinde yayınlandı | 5 Yorum

Kainatta Bir Yerdeyiz

Bir yılı biraz geçmiş olacak yazmayalı. Ne yaptık, ne yapıyoruz, nerelerdeydik? Kainatta bir yerdeyiz, zeytinlikte, bahçelerde.

 

SON BİRKAÇ AY

Bu yıl zeytin hasadına erken başladık, sonbahar yağmurları gecikince erken dökümler oldu ve hızlıca giriştik bu işe. Ocak ayı ortalarında ekim ortasında başladığımız zeytin hasadı nihayetlenince iki hafta kadar ağır aksak bir tempoda, rutin işlerle oyalandıktan sonra zeytin budamaları başladı aşağılarda, denize yakın yerlerde ve daha üst kotlara doğru devam etti, halen de ediyor.

Mart ayı içerisinde de diğer meyve ağaçlarını budadım aralarda. Sonra araya bahçe işlerini de aldım geçtiğimiz on gündür ve yaz sebzelerinin tohumlanma işlerini. Önümüzdeki hafta bir arkadaşın zeytinliğini de budayınca budama işi bitiyor ve bahçe işleri artıyor olacak.

 

İDAME

Hayat, geçim ve tekerleği döndürme, kendi yağımızda kavrulma. Şehri bırakalı neredeyse altı yıl oldu. Geçen süre zarfında maddi zorluklar çekmedik değil, çektik ama bu bize sıkıntı vermedi. Zorluk dememin sebebi alışkanlık biraz. Aç ve açıkta almamanın büyük rahatlığının yanında eski alışkanlıkları sürdürememenin yol açtığı eksiklik ateş olsa cürmü kadar yer yakar.

Nihayetinde büyük ölçüde tarımsal faaliyetlerle geçiniyor olduk. Zeytin hasadı, zeytin budaması, yaz boyunca pazara indirilen meyveler… Boş kaldığımda veya acil bir nakit ihtiyacı olduğunda tarımsal üretime ek olarak tarım işçiliği de girdi işin içine. Çalıştıktan sonra bölgemizde yılın on ayında iş var aslında. Bunların dışında tarımsal danışmanlık, arazi tasarımı, eşimin verdiği dersler, çeviri düzeltileri gibi gibi işler de oluyor.  Hepsi yavaş yavaş gelişti, öğrendikçe, doldukça bir kapı daha açıldı. Tam da düşündüğüm şeylerdi bunlar. “Bir gidelim de” derdim, “gerisi gelir, yaparız bir şeyler.”

 

YABAN OTLARI ARASINDA BİR FİLİZ

Toprakta yuvarlanan çocuk sağlıklı büyür!” diyor Masanobu Fukuoka. Hemen öncesinde de:

Kırsal bölgede yaşayan bir çocuk çamurlu bir çeltik tarlasına denk geldiğinde hemen içine atlayıp çamurla oynamaya başlar. Bu yeryüzünü sezgileriyle bilen bir çocuğun basit ve dolambaçsız davranış şeklidir. Ama şehirde yetişen bir çocuk o tarlaya atlama cesaretinden yoksundur. Annesi durmadan peşinde koşturup ellerini yıkamış,çamurun pis ve mikrop dolu olduğunu söylemiştir. Çamurdaki “Korkunç mikropları” gayet iyi bilen çocuk, çamurlu çeltik tarlasını kirli, iğrenç ve ürkütücü bir yer olarak görür. Bu annenin bilgisi ve yargısı, gerçekten köy çocuğunun eğitilmemiş sezgisinden daha mı iyi?

Toprağın her gramında yüz milyonlarca mikroorganizma bulunur. Toprakta bakteriler vardır, fakat bu bakterileri öldüren başka bakteriler de mevcuttur ve hatta bu öldürücü bakterileri öldüren daha başka bakteriler de. Toprak, insana zararlı bakteriler barındırır ama zararsız ya da insana yararlı pek çok bakteri de barındırır.

Güneşin altındaki tarlaların toprağı, bozulmamış ve sağlıklı olmanın ötesinde insan için vazgeçilmez temel bir gereksinimdir. Toprakta yuvarlanan çocuk sağlıklı büyür. Bilmeyen çocuk güçlü büyür.”

Burada bahsedilen bilgi anlaşıldığı üzere çağımızın ayırıcı, analitik, bütünden kopan, izole edilmiş bilgilerini anlatıyor. Cümle içinden alınan bir kelime artık yalnız başınadır. Başka bir şeydir, cümledeki anlamın çok uzağında ve hatta karşısında bile olabilir.

Kızımız iki yaşındaydı buraya geldiğinde. Konuşmayı burada öğrendi. İstanbul’u hatırlamıyor. İlk anıları burada. Hayvanları, mantarları, ağaçları ve pek çok bitkiyi tanıyor, bir arkadaş bahçede onu görüp “Çiçek mi topluyorsun?” dediğinde “Yenilenleri topluyorum.” demiş. Bazı günler yalnızca en sevdiklerini, bakmaktan hoşlandıklarını topladığı da oluyor. Bana labadayı gösterip, “Çiçeği kuzukulağınkine benziyor, onun kardeşi mi?” diye sormuştu, “Evet, kardeşi” dedim. Gerçekten de aynı cinsin farklı türleridir bu iki bitki. Bir çaybahçesinde otururken yan masadaki teyze, az ötedeki ağacı işaret ederek eşine “Ahmet, ardıç mı bu?” diye sorduğunda, bizimki bana eğilerek ve hafif bir gülümsemeyle “Arizona selvisi di mi baba?” demişti bir iki sene önce. Duyan olsaydı bu bitkileri el kadar çocuğa zorla öğrettiğimi düşünebilirdi; ama inanın yok öyle bir şey 🙂 zamana yayılmış, sordukça verilen cevaplardan ibaret verdiğim bilgiler.

İstediği zaman yalınayak dolaşıyor, ayağına diken battığında oraya bir dahakine bir şey giyerek gidiyor, üşümüyorsa kış vakti de olsa incecik kıyafetlerle dolaşıyor, yağmurdan sırılsıklam olsa da aklının ucundan hasta olmak geçmiyor ve olmuyor, rüzgara çıktığında kendini korumak yerine gözlerini kapatıp gülümsüyor. Hayati tehlike veya sakatlık riski olmayan durumlarda uyarı vermiyoruz; ufak acılar, çizikler, yara bereler… Hepsi değerli birer deneyim onun için, kendi ürettiği, keşfettiği bilgiler, hayatta kendi ayakları üzerinde kalabilmesinin en güvenilir yolları sanırım. Tüm bunlar, bizden ona akan sevgiyle birleştiğinde, yaban otları arasından, köklendiği toprağa güven duyarak yükselen güçlü bir filiz serpiliyor.

Bir gece vakti evden çıktığımızda etrafımızdaki ormana bakıp “Çok şanslı hissediyorum, ormanda görmediğimiz hayvanlar var!” demişti. Bundan heyecan duyuyor, etrafımızın bizi gören gece hayvanlarıyla çevrelenmiş olmasından hoşlanıyor. Ormanın gizemi, Prenses Mononoke, kurtlar, domuzlar, karacalar birbirine karışıyor ve hayal dünyası köklerden yapraklara, topraktan gökyüzüne, sivri dişlerden yumuşak tüylere kadar besleniyor.

Bize göre dünyanın, yani kendi dünyamızın en güzel okulunu kurmuştuk. Az sayıda çocuk, harika bir öğretmenimiz vardı. “Çaptepede an” ismiyle paylaşılıyordu günler. Sayı artamadı, öğretmenimiz sosyal açıdan ve birlikte, karşılıklı deneyimlerden öğrenme bakımından kısır döngüye düşüldüğünü söyledi ve devam etmeyelim dedi. Şimdi başka bir okulda. iyi bir öğretmeni var ama… Olmuyor, istediğimiz gibi olmuyor. Her sabah gidip kapalı dersliklerde şişirilmiş müfredatları öğrenmeye çabalarken olmuyor. Zorla, ayakları geri geri giderek gidiyordu okula. Şimdi pek çok kişinin aksine keyfi yerinde: Korona günleri geldi.

 

KORONA TUTULMASI

Kendi adıma neredeyse hiç bir değişiklik yaşamadım. Sevdiğim arkadaşlarım dahil pek insan içinde değildim zaten. İşler, güçler; sabah çıkıyor, akşam geliyorum. Testere, çapa, kazma, kürek…

Fiziksel bakımdan çalışmak düşünebilmeyi zorlaştırıyor. Nedir bu, gerçek mi? Neler oluyor, neler olacak? İçimde yalnızca bir tuhaf his var. Bir gölgeye bakar gibiyim, neyin gölgesi bu? Bilmiyorum.

 

ORMAN NİMETLERİ

Sonbaharın yağmurlu günlerinde zeytin hasadında işler duruyor ve hemen ormana. Ormanda mantarların peşine düşüyoruz uygun mevsimlerde, sepetler doluyor. İşte şemsiye mantarları:

Veya kanlıcalar, mavi cincileler, çayır mantarları… Uzun zamandır, buraya geldiğimden bu yana resim yapmıyorum; içimden de pek gelmiyor açıkçası; aynı yeri besliyor olmalı bir sepet mantarın renkli resmi.

 

 

TAŞ HARMAN

Taş Harman mevkiinde bir zeytinkliğimiz var. Yazmıştım daha evvel. Bu yıl hasattan sonra gübreleme, budama, turpların açıkta kalan kısımlarına toprak yığma gibi bakım işlerini yaptık. Bitişikte 32 ağaçlık bir zeytinlik daha edindik. Böylece yüz elli zeytin ağacımız oldu. Aslında yapılan işler, nedenleri, nasılları başka bir yazıda anlatırım, bugün yazdıklarım yalnızca haberler.

 

 

ÇUKUR BOSTAN

Dere kenarındaki bahçede işler giyi gidiyor. Aşağıda patates ektiğimiz alan görünüyor.

Burada da yazlık sebze yerinin hazırlığı; toprak bellenmiş, bir hafta sonra çapalanacak, sonra dikim yerleri açılacak, gübrelenecek ve yazlık fideler dikilecek, yazlık sebze tohumları ekilecek.

Bu bahçelerde daha pek çok şey yaptık, yapamadığımız veya ertelediklerimiz de oldu. Onları da yazarım başka bir yazıda. Bugün yazdıklarım yalnızca haberler.

 

ŞİFAHEN ŞİFA

Şifa, uzun zamandır şifahen söylediğim, üzerine eğilmediğim bir şeydi; daha doğrusu eğildiğim ama istediğim gibi eğilmediğim bir şeydi. Geçtiğimiz sene içerisinde uzun yıllardır ilgimi çeken “şifa”ya bitkiler aracılığı ile “işte geldim nihayet!” diyebildim. Kimi bitkiler taze olarak, kimileri de kurutularak türlü şekillerde işlem görüyor. Çoğunlukla da tentürlere merak saldım.

Bir örnek olarak katran ardıcı ile yaptığım tentürün ilk hazırlığı görünüyor. Odunundan yaprağına, kökünden meyvesine kadar bir katran ardıcını küçük şişelere sığdırabilmek. Kök demişken, yıkılmış bir ardıcın köklerinden bahsediyorum, yoksa bir ağacı vereceği şifa için köklemiş değilim. Odunsu kısımlarda bir ön işlem olarak dekoksiyon yöntemi, arkasından da uygun dereceye indirilmiş alkolde diğer kısımlarla birlikte bekletmeye alma.

Belirlediğim birkaç temel problem üzerine çalışıyorum ve bir de kayırdığım kimi bitkilerle. Ama, hepsinden bahsetmiyorum şimdi, bugün yazdıklarım yalnızca haberler.

 

VE DİĞER ŞEYLER

Yaban otları toplama, fidan dikimleri, mevsimsel hazırlıklar, mutfak işleri, sabun yapımı… Aralarda kalan her niş uygun bir şeyle doluyor. Yağların asidi yüksek olanları sabun oldu mesela. Biz yapmadık, bu işi iyi yapanlar var, yağı götürdük, beraber yaptık, öğrenecek çok şey var hala.

 

KEŞİFLER ATLASINDAN BİR SAYFA

Daha dün, bahçede fidan ve ağaçların etrafını açarken bazı bölgelerde ayrık otunun yoğunlaştığını fark ettim, yoğunlaşıyor ve azalarak bitiyor, sonra başka bir yerde yeniden artıyor ve yeniden bitiyor. Bu yoğunlaşma, seyrelme ve yok olma işinde tek bir ortak nokta fark ettim: Dut ağaçları! Ayrıklar dutlara yaklaştıkça artıyor, uzaklaştıkça yerlerini diğer otlara bırakıyorlar.

Düşündüm, eğer bu bir tesadüfse ne büyük bir tesadüf! Beş dut ağacı altında aynı şeye rastladım. Belki dedim, dutlar diğer otları baskılayan bir madde salgılıyor ve ayrıklar güçlü yapılarıyla bundan etkilenmedikleri için o bölgeyi istila ediyorlar(?)

Eve döndüğümde biraz araştırma yaptım ve çok ilginç bir araştırmaya denk geldim. Dut yapraklarından elde edilen bir madde (aynı madde köklerde de olabilir) ile doğada çözünebilen bir herbisit üzerine çalışıyorlar. Pek çok yabani bitkide istedikleri yönde bir sonuca ulaşmışlar. Tabii ki birilerinin onlara ayrıkların bu bölgelerde daha rahat hareket edeceklerini söylemesi lazım 🙂 Bahsi geçen ve olumsuz etkilenen bitkilerin mekanik temizliği çok kolay iken ayrıklarınki hiç de öyle değil.

Başka birileri de  çayır otu (Phleum pratense) polenlerinden ayrık otuna karşı doğal bir herbisit peşine düşmüş. İnsan dediğimiz varlık doğayı keşfetmeye, merakları, arzuları, yönelimleri doğrultusunda deneyler yapmaya, kimi noktalarda doğaya uyumlu sonuçlara ulaşmaya, kimi noktalarda da beklemedikleri başka bir şeyle yüzleşmeye devam edecek; bu böyle gelmiş, böyle gidecek.

Uncategorized içinde yayınlandı | 25 Yorum