“Bu Yazının İsmi Yeni Yıl Olabilir”

Daha birkaç gün öncesinde yağmur da yağmur diye tutturmuştum. Yağmur gelmediyse de daha iyisi, kar geldi. Erken vakitte, henüz geceden kalan tüm mavilik erimeden kısa bir tur niyetiyle dolaştım bahçeyi. Hava rüzgarsız, sakin, kar beyaz, tertemiz.

1

İlerleyen vakitlerde renkler değişti, poyraz bastırdı. Bir arkadaş karşı kıyıdan bizim dağların fotoğrafını gönderdi, dağların üzeri sanki hiç kımıldamayan, ağır bir yorgan gibi örtülmüş bulutlarla. O ağır ve kıpırtısız duran bulutların içinde ise ne fırtınalar koptuğunu biz görüyorduk. Rüzgar ağaçlara tutunan tüm karı sildi süpürdü, her yanı sanki bir duman aldı

2

Karşımızdaki çam sanki başka alemlere daldı…

3

Bahçe de öyle, dolaşmalık değil de uzaktan bakılmalık hallere girdi

4

Biz de öyle yaptık, uzaktan baktık, en fazla biraz zum yaptık:

5

Gün boyu böyle devam dedi, yağdı, üfürdü…

6

Ertesi gün bir baktık, merdivenler yoktu, bozmaya kıyamadık bahanesiyle dolaşmaya çıkamadık

7

Yollar kapanalı iki gün oldu, işte evimizin yolu, soldaki ayak izleri aldatmasın, bir buçuk metre yığılı.

8

Üçüncü gün kepçe geldi, köye kadar yolları açtı, bizim taraftan orman yolunu açacakken kalıverdi, zor zahmet kurtuldu.

Ve bugün yılbaşı. Arkadaşlarla planımız vardı, bir deneriz, belki gideriz, belki gidemeyiz. Yine de kabak tatlımızı fazlaca yaptık, onun gibi turuncu, tatlı bir yıl umuyorum ve diliyorum. Karanlık bulutlar, kara bedenli ağaçlar ve güneşin şu yansıyan ışığı, eskittiğimiz yılın da, bitmeyen umudumuzun da resmi olsun, hatta yılbaşı kartı olsun. Nice mutlu yıllara!

9

Reklamlar
Uncategorized içinde yayınlandı | 20 Yorum

Aylardan Sonra

Biliyorum, çok zaman oldu, ara sıra açardım arayı ama hiç bu kadar olmamıştı ve hiç olmazsa dedim, yeni yıldan önce kısa da olsa bir özet iyi olur, bu niyetiyle başladım yazmaya. Takip eden arkadaşlardan da son zamanlarda epey talep olunca daha fazla tembellik yapamadım. Tembellik lafın gelişi tabii. Bu hayata başlamadan önce hayalimde rahat rahat keyif yapacağımız boş zamanlar az değildi. Öyle olmadı, derseniz ne iş var ki diye, saymaya üşenirim. Aslında yaptığımız şeylerin pek çoğuna iş denir mi bilmem. Yaşamak için uğraşıyoruz veya ne yapmamız gerekirse onu yapıyoruz. Başladığım her işi bitirdiğimde duyduğum tatminle sıradakine başlıyorum. Böyle geçiyor zaman.

Daha önceki yazılarda aldığımız yeni zeytinlik ve dere kenarındaki bahçeden bahsetmiştim. Onları da başka bir yazıda anlatacağımı yazmıştım. Yine öyle diyorum. Sonraki yazıda tanıştırırız artık. Bu yazı yine Taşlıbahçe’nin olsun. Yazı nasıl geçirdik, bahçenin yeni misafirleri kimlerdi, set işleri ne alemde?…

Yaz oldukça kuraktı. 2015 baharını birkaç önemsiz yağmurla geçiştirip kurak ve rüzgarlı bir yaza girdik. Susuzluktan daha fazla yordu rüzgar hem bizi, hem de bitkileri. Yaz bitti, eylül geldi, eylül geldiğinde yağmurlar gelirdi, gelmedi, çiğ düşerdi, düşmedi. Yağmur bulutları Yunanistan üzerinden geldi durdu, bir kısmı sağa bir kısmı sola kaçtı. Hep böyle. Ekim geldi geçti, kasım geldi ve kasım ortasında da nihayet ilk yağmur. Sonra yine güneşli, yazdan kalma günler ta ki aralık ortasına kadar. Sonra bir deli yağmur, etrafı seller götürdü. Sonra ayaz, toprak dondu, hava güneşli. Hafiften bir kar bir hafta önce, yağmasıyla erimesi bir oldu.

Böyle giderse havalar, önümüzdeki yaz ne olur bilmem. Yine de iyi kotardık bu sezonu. Eski fotoğraflara bakarken evin üst yanından çekilmiş fotoğrafına denk geldim. Daha önce de aynı açıdan öncesi sonrası yapmıştım, bir kez daha yapmanın bence bir mahsuru yok. Unutmuşum o zamanları, Eylül 2012:

1

Ve tam dört yıl sonra, Eylül 2016, aynı yer, aynı açı. O zamanların biricik narı serpilmiş, boylanmış, dala yaprağa karışmış, meyveler donanmış, yanına komşu kızı hurma gelmiş, elma gelmiş, kızılcık gelmiş, mersinler, lavantalar, sarı çiçekleriyle yerelmaları gelmiş.

2

Aynı set, depoya doğru uzanan patika bir güzel gölgelenmiş.

3

Depodan aynı yere dönüşte börülceler sarılmış sırıklara:

4

Önce sarılmışlar bir güzel, sonra da sarkmışlar neredeyse yerlere kadar. Çanakkale’nin kaybolmaya yüz tutan siyah tohumlu bir börülcesi bu. Kuşkonmaz Fasulyesi adıyla “Ana Tohum” projesinden geldi ta Amerikalardan.

4a

İçi de böyle, kara kara:

4b

Az evvel bahsettim nardan ama biraz daha bahsedeyim. Bu nar, araziyi aldığımızda da vardı, diken diken, beş altı meyveli bir nar çalısıydı. İnşaat sırasında üzdük onu biraz, sonra telafi ettik, iyi baktık, bir dediğini iki etmedik ve bu yıl o da bize teşekkürlerini iletti, hediyeleriyle dallarını bir bir sarkıttı, 76 kilo nar verdi. Maşallah, nazar değmez inşallah.

6

Ondan başka daha on küsur nar dikmiştik. Bu yıl birkaçı meyve verdi. Biri de aşağıdaki Hicaz narı. Olgun meyveyi çekmemişim ama küçüğü de dünyalar güzeli.

6a

Evin  batı yanındaki bahçe geçen yıldan farklı değildi. Farklı olan ihtiyacı olan suydu. Yaklaşık aynı mahsul için iki katından fazla su kullandık geçen yıla göre. Yalnızca yağmurların gelmemesinden veya çiğ düşmemesinden değil, en çok da rüzgarın dinmemesinden. En yakıcı güneş dahi rüzgar kadar yıpratmıyor bitkileri.

7

Geçen yıl nematod zararı gözlemlediğimiz yataklarda kadifelerin sayısını arttırdık, bazılarında da belki abarttık.

8

Geçen yıl denediğimiz yazlık sebzelerden memnun kaldıklarımızı yine ektik, onlara ilave bahçenin yeni sakinleri de oldu. Altın renkli sakız kabağı da onlardan biri, önümüzdeki yıl da severek yetiştireceğimiz bir çeşit.

8a

Yeni domateslere bir örnek: Black Vernissage. Çok verimli, hoş desenli.

9

Ve sarı bir domates. Verimli değil, rengi de bir tuhaf ama lezzetli. Önümüzdeki yıl yetiştireceğimizden emin değilim.

9a

Bu yılın en sevilen yeni domatesi Lice domatesi oldu. Verimli, dayanıklı, lezzetli. Daha ne olsun. Seneye sayısı artarak ekileceği kesin.

10

Yine Lice domatesleri, hasat edilmiş, fotoğraf çekilmiş, tencerenin kapağı açılmış…

11

Evin bir alt setinde de son yıllarda ünlenen geleneksel bir çeşit: “Maniye”

12

Bir ağaç gibi dallı budaklı, bol meyveli, al yanaklı, güzeller güzeli Maniye

13

Onun yeri de kesinleşti bahçede. Bir de şöyle bir durum var. Buraya geldiğimizden bu yana yaklaşık elli çeşit domates denedik, çoğunu eledik, on beş kadarından ise vazgeçemeyeceğimizi anladık ama bu on beş çeşidi her yıl yetiştirmemiz tohumların saflığını korumak açısından doğru olmayacak. O nedenle çok sevdiğimiz çeşitlerde de yıldan yıla rotasyon uygulamaya karar verdik. Bu durumda yeni deneyeceklerimizi de düşünürsek her yıl on çeşidi geçmemek uygun görünüyor. Bu durum maniye için de geçerli, ayrıcalık yok, ama şu hallerine bakın, kandırmak üzere…

14

devam edelim. Bulgaristan kökenli “Keçi Memesi”. Bizim karşı kıyımızda, Ayvalık’ta, tohumunu memleketten getiren, getirip de yıllardan beri yetiştiren, yetiştirip de yıllardan beri paylaşan bir ağaçlar net üyesi sevgili Akçabardak’tan gelen tohumlardan.

15

Etli, verimli, dayanıklı… İçlerinden biri de sanki sıkılmış domateslikten, biber olmak istemiş ki bu isteğinde bir hayli başarılı olmuş gibi:

16

Biber deyince, şu balık biberler, hafif acı, biraz etli, lezzetli. Balık biberin Kırlareli’den gelmiş bir kültüvarı. Yine ağaçlar net’in etkinliğinden. Kod adı “Bahçedenn”den. Bu etkinlikte tohumlarını gönüllüce paylaşan, isimlerini anmadığım herkese teşekkürler bir kez daha. Sağolsunlar, varolsunlar. Aşağıdakilerin çoğu da yine aynı etkinlikten.

17

İsot biberi. Birkaç farklı formda isot biberi yetiştirdiysek de dayanıklılığı ve verimiyle en beğendiğimiz formu aşağıdaki oldu.

18

Balık biber, isot biberi, Arnavut biberi, Maraş biberi. Olgunlaştıkça topladık, biraz daha kuruttuk…

19

Bir güzel pulbiber yaptık. Onca biberden topu topu birkaç kavanoz pul biber elde ettik ama değdi. Kapağı açıldığı vakit etrafa yayılan koku rahmetli dedemin evinin kokusuyla aynıydı. Bir ev düşünün ki içerisi her daim biber kokuyor olsun, işte öyle bir biber sevdası içinde büyüdük, elden geldiğince devam ediyoruz.

19a

Halep karası. Aşağıdakiler ilk meyveler. Sonrasında biraz daha uzun meyveler aldık, sezon sonuna kadar da devam etti hasadımız. Çok lezzetli, verimli, az çekirdekli bir çeşit.

20

Kavunlardan “Misakça” Balıkesir’in yerli bir çeşidi. Mis kokulu, yaz renkli, lezzetli.

21

Bu da en tuhaflarından biri. Iğdır’ın Melekli köyünden bir şalak kavunu. Sanki papaya. Tadı ise görsel zenginliğine tezat ki zaten yetiştirilme amacı farklı. Bildiğim kadarıyla turşuluk ve şifa niyetiyle günümüze ulaşabilmiş. Yine de bu konuda bilgisi olan varsa lütfen yazsın.

22

Irak’tan Ali Baba karpuzu. İki yıldır yetiştiriyoruz, devam da edeceğiz gibi görünüyor.

23

Bunlar da dışı beyaz…

24

İçi sarı, tohumları kırmızı, kendine münhasır karpuzlar. Anadolu’nun kaybolmaya yüz tutmuş çeşitlerinden biri. Yukarıdaki her çeşidi paylaştığımız gibi bunun tohumlarını da yine “ağaçlar net”te paylaşıma açtık. Bugünlerde etkinlik bitmek üzere.

25

Ay çiçekleri, günebakanlar, gündöndüler… Böyle bir çiçek olmasaydı da biri hayal gücüyle resmini yapsaydı en fazla bu kadar yaratıcı olunurdu. Böyle boylu poslu, koca yapraklı, güneş suratlı bir çiçek. Yeterli yerimiz olsa çekirdeğini çıtlatıp durmak için değil, sırf seyretmek için yüzlercesini ekmek isterdim.

27

Her halleri başka. İlk gençliklerinde açan çiçeklerden sonra o ağır başlı halleri bile beni benden alıyor. Yanlarına yaklaştığımda etraflarına ağır ağır yayılan kokuları da beni benden alıyor. Öyle mis kokulu olduklarından değil, onlarda tarif edemeyeceğim başka bir şey var, gündöndü tarlalarında koşturan çocukluğum da var…

28

Evet, her halleri başka. Tarladan böyle bir başı kesip kucaklayarak eve koşmak o kara çekirdekleri çıtlatmaktan kaç kez daha keyifliydi hatırlamıyorum.

29

Neyse, taş setler üst üste gelerek bize küçük küçük yeni düz alanlar kazandırırken bir yandan da bu kadar taş görmenin rahatsızlığını yaratıyor. Ama, yaz gelip de her şey yeşerince tam da hayal ettiğim gibi oluyor veya sonraki yıllar için göz kırpıyorlar. İstediğim bu. Taş setlerin ağaçlarla gölgelendiği, kabaklarla örtüldüğü, çiçeklerle renklendiği bir bahçe. Aşağıdaki fotoğraf bu hayalin küçük bir habercisi.

30

Ama, biraz daha öteye gittiğimizde her yanın aynı kıvamda olmadığı da görünüyor. Zamanı var. Bu fotoğrafta belli belirsiz dutlar, narlar, zeytinler var, büyüyecekler, boylanıp serpilecekler… Şu her yandan sarkan kabakları görmüşken onlardan devam edelim biraz…

32

Bu yılın kocamanı. 27 kg geldi. Bayramiç’in bir köyünden geldi tohumu. Bu yıl bizdeki ikinci yılı, aynı şekli koruyor. Sert etli, lezzetli, genel karakter itibariyle cüsseli bir çeşit, yetiştirmeye devam.

33

Serhat kabaklarından bazılarının kabuk dokusu muazzam.

34

Hasattan sonra daha bir belirgin görünüyor olağanüstü kabuk yapısı. İlkel, artık tarih olmuş devirlerden kalmış gibi görünen bir tuhaf, bir güzel, bir lezzetli kabak bu.

35

Ve Fransa’nın en beğenilen yerli balkabağı. İlk zamanlar neredeyse kara, kapkara bir hali var.

36

Sonra bir hafta on gün içinde o kara halinden böyle turuncu bir şeye dönüşüyor. İç boşluğu çok az, lezzetli, güzeller güzeli bir kabak kendileri.

37

Aşağıda da hasat edilmiş, güneşte kürlenen, kabuklarını kalınlaştırıp aylarca dayanmaya hazırlanan kabakların bir kısmı görünüyor:

38

Kışlık hazırlıklar tüm mevsim boyunca devam etti. Güz başından itibaren de bir ay boyunca üç günde bir hasat edilen incirler pestil ve kurutmalık olarak işlendi. 80 yıllık ata yadigarı ve ganimeti kazanda sular kaynadı, sepet içindeki incirler pek çok kez doldu boşaldı. İncirlerden devam etmeden önce şu kazan işini biraz açayım. Mussolini orduları dedemlerin köyü yakınına gelip de karargah kurduğunda dağdan inen partizanlarca basılıp dağıtılmışlar, dedem de bu kazanı ganimet olarak almış, orada uzun yıllar kullanıldıktan sonra da Türkiye’ye yanlarında getirmişler, yine uzun yıllar kullanmışlar. Sonra uzun yıllar boyunca da bodrumda kaldığını ben biliyorum. Şimdi burada, umarım daha uzun yıllar kullanmak nasip olur.

40

İncirlere dönelim, kaynar suyun içine defne ve mersin dalı atalım

41

Sonra sepetleri bir daldıralım, bir çıkaralım…

42

Kış sebzelerini unuttum. Yarın fotoğraflarını çekip eklerim desem olur belki. Bu yıl kerevizler, pancarlar, pırasalar başı çekiyor. Sebze ve meyvelerden daha başka yeni sakinlerimiz de var. Sevgili kedimizin ikizi oldu. Bu arada geçen yılki kedimiz Kına kaybolmuş, sonra cansız halini bulmuştuk, üzüldük, eve almasak da çok sevmişiz onu, bağlanmışız, aileden biri gibi hissetmişiz, sonra anladık, kedisiz kaldık, her yanı fareler, türlü haşereler sardı. Yeniden bir kedi alalım derken yine Kına gibi kendi kendine bir kedi geliverdi, bir iki gün kaldı ve gitti, bir ay kadar sonra tekrar geldi ve bir daha gitmedi. İşte aşağıdaki güzel mahluk yeni kedimiz Aşure. Yavruların henüz ismi yok, aşağıdaki hallerinin üzerinden bir buçuk ay geçti, yaramazlıkları aldı başını gitti…

43

Evet, yağmursuz, kurak, sıcak ve yağmursuz, kurak, soğuk havalarla geçiyor günlerimiz. Son ayların en keyifli iki günü de böyle yağmurlu, bulutlu, ıslak günleriydi. Diliyoruz önümüzdeki günler, haftalar ve aylar da böyle yağmurlu olsun, beni dağda bayırda yakalasın, bir güzel yıkasın, sırılsıklam etsin, çizmelerimi çamurlara batırsın da yalınayak bıraksın, pencerelerimizden girsin, çatımızdan aksın, yeterki yağsın, uzun uzun yağsın…

44

Uncategorized içinde yayınlandı | 29 Yorum

Bir Kucak Taş

Kış ve bahar mevsimleri boyunca planladığımız işlerin çoğunu yaptık, azı kaldı. Her zaman olduğu gibi planda olmayanlar da çıktı aradan.

Araziyi setleme işi başından beri bizi en çok uğraştıran, en çok emek-zaman alan iş oldu, olmaya da devam ediyor. Eğimli bahçemizin birkaç problemi var. Yıllar önce terk edilmiş, koyuna yedirilmiş, keçiye kemirtilmiş bu bahçede üst örtü kalmamıştı aldığımız vakit. O günden bu yana, yıpranmış, bahar zamanında dahi bir karışı ancak geçen çayır örtüsü civarın en zengin, boylu, gür, rengarenk çayırına dönüştü. Yine de hor kullanıldığı zamanlarda akıp giden toprak, araziyi bir deri bir kemik bırakmış; şimdi parlayan bu sağlıklı cildin otlardan başka pek çok şey için besleyici olması, yağlanması, etlenmesi lazım. Zaman alıyor. Bu zamanı kısaltmanın en iyi yolu araziyi setlemek.

Yağmur hendekleri de düşünülebilir ancak arazinin eski çapraşık set düzeni ve pek çok ağacın, fidanın varlığı bu hendek sistemini parçalıyor. Birbirinden kopuk pek çok çukurdan oluşan bir yapıya döndürüyor; daha doğrusu bu işe girersek öyle olur. Bu nedenle çok daha kolay olan bu seçenekten vazgeçtik daha en başında. Zor olan ise en iyi sonucu doğuracak olan setleme işi. En iyisi set çünkü yağmur suyunun tamamını toprağa emdirmek mümkün, toprak erezyonuna kesin çözüm, kolay ekim, dikim, bakım, hasat . Her yıl bir veya iki set yaparak aşağılara inmeye devam ediyoruz. Ama her yıl bu iş daha da zorlaşıyor çünkü arazinin alt kotlarına malzeme inişi için kolay bir yol yok, henüz.

Sağdan soldan, yol açıldığında çıkan, dondan sonra çatlayıp yola düşen, köyde hafriyattan çıkan taşları arabanın römorkuna doldura doldura getirdik. Asıl iş sonra başlıyor. Taşları kucağımda, çocuk gibi, ama olması gerekenden çok daha ağır bir çocuk gibi 60 basamak aşağıya indirdim durdum. Bir gün boyunca inen taşları ise bir iki saatte örebiliyorum. Göz dolduran bir taş yığını ise birkaç metrekare bir duvarda eriyip gidiyor. Bu durumda da harcadığım emeğin çok altında bir sonuçla sarmaş dolaş oluyoruz.

Bu yılın setleme işi bitti. Önümüzdeki yıl yeniden bu tempoya dönmek istemiyorum ama setlere devam etmek istiyorum. Bu durumda iki yol var. Yollardan biri yanıma işçi almak, tercih etmiyorum, diğeri de bir telefirik yapmak. Telefirik fikri üzerinde duruyoruz. Bir maliyet hesabı yaptıktan sonra karar veririz. Her ikisi de olmazsa yine devam ederim herhalde, belki tempoyu düşürürüm biraz.

İki set dedim. İlkinin yapıldığı yerin önceki hali aşağıdaki gibi. Buraya bir set duvarı yapmamın yukarıdaki genel nedenlerin dışında bir nedeni daha var: Görünen sarı taştan set duvarının üzerine 60-70 cm yüksekliğinde bir ek yapmıştık iki yıl önce. Böylece duvar oldukça yükselmiş ve sağlıklı olmaktan uzaklaşarak bir yerde göbeklenmeye başlamıştı çünkü arkasındaki basınç artmıştı. Bu duvarı sağlama almak için önüne bir duvar daha yapma ihtiyacı doğdu. Burada zaten fotoğrafta da biraz görünen, hafriyattan kalma bir toprak yığını vardı, parça parça indirmiştim buraya kadar. Bu yığının önünde yapılacak bir duvar iş görür diyerek başladım işe.

1

Bittiğinde etraf bir hayli toplanmış oldu.

DSC_2818

Hafriyattan kalan dolgu toprak, duvarın arkasındaki hacmin çoğunu karşıladı ama yetmedi. 4 m3 toprağı dışarıdan, çoğunu arazinin az ötesinde yeni açılan yolun hafriyatından ve azını da aşağıdan başka bir hafriyattan getirerek eksiği tamamladık. Toprağın önündeki bir metre civarındaki boşluğu ise boylu boyunca daha önce yataklarda yaptığımız gibi kütük, çalı-çırpı, yaprak, kompost ve akla gelen gelmeyen her türlü organik maddeyle ve araları da toprakla kat kat doldurduk. Üstteki bir karış kalınlığındaki katmanı da gübreyle karıştırarak ve yüzeye de gübre serpiştirerek tüm alanı ekime, dikime hazır hale getirdik ve birer tane kızılcık, vişne, elma, yediveren dut fidanı diktik. Bu ağaçlar alanı tamamen gölgeleyene kadar altlarında uygun sebzeleri yetiştirmeye devam ederiz. Bu yıl domates, biber, patlıcan, kavun ve karpuzlar ekildi. Öndeki oğul otu, yani melisa ise zaten oradaydı, ellemedik.

DSC_2801

Bu mini setin yan kısmı da yukarıdan aşağıya inen merdivenin devamı olarak üç basamakla şekillendi ve bu noktaya kadar iniş kolaylaştı. Merdivenin sağında da mini mini setçikler yaptım, yukarıdaki melisa gibi zaten burada olan adaçayı buraya daha önce yapılmış havası verirken boş yerlere de kekik ve lavanta diktik.

4

Gelelim bir alttaki yeni setimize. Burası diğerinden daha uzun bir duvarı gerektirdi ki arazi buradan itibaren genişliyor. Önce eski setin biraz daha alt kısmına temel açıldı, yerli taş bulundu ki yer yer yüzeydeydi.

5

Temel kazılmış halde geniş açıyla görünüş böyle:

6

Sonra da duvar örüldü ama bitmedi. Sonbaharda iki karış daha yükseltmeyi istiyorum ki üstteki toprakla seviyeyi bulsun.

7

Bu duvarın üst kısmında da boydan boya bir boşluk oluştu. Orayı da aynı şekilde doldurmaya başladık.

8

Önce boydan boya kütük, çalı çırpı, sonra kuru yaprak, bazen çınar yaprakları, bazen çam pürçükleri, bazen odunlar biçilirken çıkan talaşlar. Sonra bir kat toprak ve sonra da mutfak atıkları. Önümüzdeki yaklaşık bir yıl boyunca mutfaktan çıkan atıkların döküm yeri burası olacak. Her gün bir kova kompost malzemesi ve üzerine de bir kova toprak. Yani üç yüz kova mutfak atığı ve üç yüz kova toprak. Arkasından da üst yüzeye bir karış daha toprak ve birkaç çuval gübreyle örttük mü bahar ekimine hazır hale gelir.

9

Bu alana bu yıl ekim yapmadık ama atılan mutfak artıklarından korsan bir bahçe oluşmaya başladı bile; kabaklar, yerelmaları, mısırlar ve domatesler. Biz sadece aralarda seyreltme yapıyoruz. Yerelmaları hariç her bitkinin çeşidi ise sürpriz.

10

Daha yukarıdaki bir sette bir miktar taş yığını vardı daha önce, bu taşları da aşağıya indirince açılan yeri yine her zamanki yatak sistemimize göre hazırladık. Önce çukur, sonra da yukarıda anlatılanlar gibi kat üstüne kat.

11

Böyle yapmaya devam ediyoruz çünkü bu yöntem, bu malzemeler harika sonuçlar doğuruyor. “Altı Yaprak Üstü Bulut-Çukur Kültür 2” yazımızda fotoğrafladığımız yatağı bu yıl –nedenini birazdan anlatırım- bozduk ve iki yıl içerisinde nelerin değiştiğini, toprağın nasıl canlandığını, nasıl sünger gibi bir hale geldiğini gördük. Mübarek helva gibi olmuş.

Hatırlarsanız orada da, alta yerleştirilen kütük, odun gibisinden kaba organik malzeme üzerine kuru yaprak ve topraktan katlar çıkmıştık. Tüm bu katlar toprak canlılarının emekleriyle birbiri içinde eriyerek geçirgen, yumuşak, besleyici bir yapı kazanmış. 70 cm aşağıdan çıkan bir kütük parçası aşağı dünyanın mantarlı, böcekli aleminden bir merhaba diyor.

12

Bilhassa en alttaki toprak siyaha yakın bir renkteydi. Bu en güzel tabaka zaman içinde aşağıya inen, yukarıya çıkan, aşağıya inen ve tekrar tekrar yukarıya çıkan türlü hayvanatla üst tabakalara karışmaya devam edecek ve her şey daha da güzel olacakken biz bu yatağı bozduk. İçindekileri yukarıda anlattığım yeni setlerdeki yatağa aktardık, bir kısmını da diğer yataklara pay ettik çünkü evin hemen önündeki bu alanı biraz doldurarak kayrak kaplamayı ve zaman içinde asma altı olarak dinlenilecek, oturulup vakit geçirilecek bir yer haline getirmek istedik. Aslında en başından beri planımız buydu ama evin yan tarafı ve alt setler bahçe yapmak için henüz hazır değildi, mecburen buraya yapmıştık, sonra da bozmaya kıyamadık ama zaman içinde diğer yatakları yaptıkça bundan vazgeçebildik nihayetinde.

Geçen seneki hali böyleydi:

13

Yapım aşamasında; şu an itibarıyla böyle:

14

Arayı taş-toprak doldurup üzerine kayrak döşendiğinde, asma çardağı yapıldığında ve asma buraları sardığında ne güzel olacak. Fark edildiği üzere kenardaki biberiyeler, adaçayları, lavantalar, pelinler de göz doldurmaya başladılar; geçen yaz bir karış fideydiler.

Bahsetmeye değecek bir iş de evin üst setinin elden geçirilmesi. Geçen yaz böyleydi, kötü değil, çok güzel:

20

Ama kullanım kolaylığı için basamak, iki yandaki yatakların çıkma ahşaplarla biraz yükseltilmesi, biraz taş işçiliği yapılınca gayet derli toplu oldu.

15

Yapamadığımız, daha doğrusu yarım yaptığımız bir iş ise arazinin etrafının çevrilmesi. Başladık ve üçte birini ancak bitirebildik. Sınırlardaki ağaç ve çalılara zarar vermemek için oldukça uğraştığımız bir iş oluyor bu. Önümüzdeki sonbahar veya kışta bitiririz artık.

Taşlıbahçe’de durumlar böyle. Ekim dikimlerin çoğu bitti, azı kaldı. Zeytinliği budadık, dere kenarındaki küçük bahçenin böğürtlenlerine kıydık. Başka yazılarda anlatırız, paylaşırız…

Unutmadan. Bir de ortancalarımız oldu. Çocukluğumun gölgeli bahçelerinin vazgeçilmez güzelliklerine daha yeni kavuştuk. Onların o belirsiz kokularına bile hasret kalmışım. Niye daha önceden dikmediysek. Neyse, artık mutfaktan bahçeye çıktığımızda incirin gölgesinde ilk karşılaştıklarımız onlar oluyor.

16

Henüz küçükler ve bu küçük halleriyle bile “biz güzeliz, çok güzeliz, tevazuyu bırakalım, biz hem vallah, hem billah çok güzeliz” der gibiler…

17

Uncategorized içinde yayınlandı | 34 Yorum

Hava Taarruzu

Şubatta açan erik, badem çiçekleri dedik, kurak, yağmura hasret bir bahar dedik, eriklerin maşallahı var da içimiz rahat değil, mayıs sıkıntılı dedik… Yağmura hasret toprağa, ota, ağaca, beklenenin, arzu edilenin ötesinde bir hava taarruzu oldu gelen. Kararan hava yağmurla başladı rahatlamaya ama hafiflemedi, arttıkça arttı derdi, kıvamı daha da koyulaştı…

DSC_2749

Neyi var, neyi yoksa attı, döktü

1

Biraz daha yakından bakalım şu küçük, soğuk, parlak şeylere.

2

Bu dolu taneleri taarruzun bir gün sonrasına ait. O kadar çok yağdı ki, iki gün sonra dahi yer yer görülüyorlar ki unutmayalım mayıs ayındayız artık.

Hep güzel ağaç, çiçek, yaprak, meyve fotoğraflarını sıraladık genellikle. Başına buyruk davranmaya zorlanan sevgili dünyamız bir sarhoş gibi. Geçen gün dallarında üzüm salkımı edasıyla poz veren erikler:

3

Erkenden gelişip başlarına geleceklerden habersiz yaprak büyüten zavallı kabaklar:

4

Ve enginarlar…

5

…ve yerelmaları…

6

…ve çilekler…

7

…ve Antepfıstıkları…

8

…ve hurmalar…

9

…ve elmalar…

10

…ve asma…

DSC_2744

…ve ayva ve daha başkaları. En az zarar görenler ise birkaç nektarinle bademler, zeytinler, dutlar ve incirler oldu. Badem, zeytin ve nektarinler ince uzun yapraklara sahipler, herhalde ondan diyorum ama incirler ve dutlar, onların bir anlaşması mı vardı bu afetle bilmiyorum. Neyse, şimdi yağmur güzelce yağıyor, iki günden beri neredeyse aralıksız ama güzel yağıyor, sakin sayılır, ince ince, toprağa işleye işleye. Toprak doyarsa eğer, sarılır bu yaralar. Yeni yapraklar çıkar, toparlanır, kendilerine gelir bu canlar…

11

Uncategorized içinde yayınlandı | 6 Yorum

“Mayıs Sıkıntısı”

Şu cümleyi kaç kez yazdım bilmiyorum: “Uzun zaman oldu,  yine açmışız arayı.” bir kez daha tekrar etmekte sakınca görmüyorum: Uzun zaman oldu, yine açmışız arayı. O halde yine alıştığımız üzere böyle bir cümlenin arkasından zamansız fotoğraflar, paylaşımlar, anılar gelecek demektir. Zamansız kış fotoğraflarıyla başlamak da uygundur belki. Gerçi bir kısmını paylaşmıştık, küçük bir kısmını daha paylaşıverelim. Kış bu sene “kış”tı. Geçen senenin kızgın, yıpratıcı, hırpalayan kışı değil de, daha beyaz, daha yumuşak, daha lapa lapa. Öyle olunca karda dolaşmalar da oldu haliyle:

1

Bizden önce dolaşanların izlerini çözmece oyunları oynamalar…

1b

Üşüdük, eve gidelim demeler de oldu:

2

Evde oturmalar, içeriden dışarıya bakmalar:

3

Sobanın küllüğüne düşürülen bir miktar korda kahve pişirmek gibi keşifler ve de keyifler:

4

Ve ne muazzam manzaralar…

5

Ve gerçekten de, ne muazzam manzaralar…

6

Köknarları çok severim; dikmedik hiç ama selviler köknar kostümü giyiverdiler bu kış:

7

Salkım söğütleri de çok severim; onları da dikmedik hiç ama zeytinler söğütçülük oynayıverdiler bu kış:

8
Velhasıl kış geldi geçti; dalları basan karların son fotoğrafı  6 Şubatın hatırası

9

Peki ya on gün sonra, 16 Şubat’taki bu kar da neyin nesi? Kardan elbiselerden sonra çiçekli elbiseler giyen bu ağaçları aldatan, zamanından çok önce heyecanlandıran ne?

10

Eyvah dedik; üçüncü eriksiz, bademsiz, kayısısız yılımıza giriyoruz. Ama öyle olmadı, Şubat geçti, mart geçti, nisan geçti ve mayıs başındayız, erikten bir saray altındayız:

11

İyi görünüyor biliyorum ama içimdeki his pek öyle iyi değil. “Maşallah” diyoruz ama tadında değil, burukluk içimizde. Normal olmayan, yolunda gitmeyen bir şeyler var sanki. Yağmura hasret bir bahar! İlk kez, mart ayında diktiğim fidanları suladım. 2009 senesinden bu yana ilk kez haziran ortasından önce su verdim yeni dikilen fidanlara.

12

Görünüşte her şey normal, otlar yeşil, boylu, çiçekler arı dolu, tam bir bahar havası:

13

Katırtırnakları, burada “katır kuyruğu” diyorlar; sapsarı, kokuları mis gibi…

14

Ama dedim ya, kuru ve buruk bir bahar. Toprağın sakladığı serin su ılıdı, buhar oldu. Mayıs böyle gider de yağmurlu geçmezse halimiz yaman. Umut mayısta.

Buralara geldik geleli her yılın kendine has bir tuhaflığı oldu. Yok yaz gelmedi, yok kış gelmedi, yok erken geldi, yok geç geldi… Tüm bunları normal kabul edip “bu iş böyle” demek için, diyebilmek için neler vermezdim. Ama bilhassa son yıllarda avaz avaz bağıran “tarafsız” yani olması gerektiği gibi olan, yani satılmamış bilim insanları, hem iklim bilimciler, hem de alanları ne olursa olsun iklimdeki değişimleri kaydeden diğer bilim insanları, aynı şeyi, hep aynı şeyi söylüyorlar, yazıyorlar, bağırıyorlar…

İnsan eliyle değişen, geri dönülmez şekilde değişen bir gezegen, biricik dünyamız, ev sahibimiz. Kulaklarını tıkayan politikacılar, yok öyle bir şey diyenler, olan oldu, biz işimize bakalım diyen sanayi devleri, gerçeği görüp bu işte de para var diyen uyanık yatırımcılar ve hepsinden ayrı, bir kısım çırpınan insanlar.

İşin ciddiyeti pek çok ülkeden yöneticiyi bir araya toplamaya itti, biliyoruz. Alınan kararlar ise bu işte umudu olanları hayal kırıklığına uğrattı çünkü yasal yaptırımlar yerine gönüllülüğü öne çıkardılar. Karar alındı mı alındı, bu herkesi oyalar.
Oyalanmayanlar ise bildikleri yolda devam ediyorlar. Yollar türlü türlü olsa da niyet aynı. Bu yollardan biri de sivil itaatsizlik. Pek çok ülkeden pek çok noktada 15 Mayıs’ta ortak eylem var. Türkiye’de de Aliağa bu eylemlere ev sahipliği yapacak. Yıllar önce Türkiye’nin ilk büyük çevre hareketiyle hafızalarda yer eden Aliağa’nın seçilmiş olması tesadüfi değil. Yeryüzünde bir Cennet, yeryüzünde bir Cehennem. Tercih zamanı, herkes için.

(…)

Aliağa’yla alakalı veya alakasız Taşlıbahçe’ye dönelim hızlıca; birkaç cümle, birkaç fotoğraf daha. Kar altındaki baklaları, soğanları…

15

…köklendiren, boylandıran toprak halen keyifli, kurak geçen baharı görmezden geliyor:

16

Bahar, gelincikli yüzüyle her yerde gülüyor hala; temizlemediğimiz, dokunmadığımız yataklardan birinde doğa bildiğini güzelce okuyor, adına yaban diyoruz, bir avuç yaban güzellik en güçlü ve en zarif yabaniliğiyle etrafa neşe saçıyor:

17

Bahar, gelincikli yüzüyle her yerde gülüyor hala; taş duvarlar arasındaki bir avuç değil, bir tutam toz toprak parçasından kucak dolusu neşe saçıyor arılara, kelebeklere, envai çeşit börtü böceğe… Ve sırf insan olduğumuz ya da sırf okur yazar olduğumuz için belki de, bize düşen en fazla bir tutam neşe… Ne diyelim. İnsan olana çok bile…

18

Uncategorized içinde yayınlandı | 18 Yorum

Balkabağı ve Kar

Domateslerle kalmışız son yazıda. Başka bir deyişle yazda kalmışız; aşağıdaki gibi:

1

Oysa, yaz bahçesinin bozulması, sökülmesi, kış sebzelerinin rahatlaması ve yaz başında hasat edilecek soğan, sarımsak, bakla gibi bitkilerin ekimiyle birlikte sonbahar geleli, geçeli çok oldu. Aynı yer, aynı açı, yaz hali, kışın yaz hali:

2

…ve kışın kış hali:

DSC_2605

Bu arada, güz başında dağın arkasındaki bağlardan hasat ettiğimiz üzümlerle şarabımızı da yaptık; ara sıra içilecek bir kadeh şarap artan vergilerle bir lükse dönüşünce iş başa düştü.

3

Yukarıda sayılan işlerin akabinde aşağıya doğru bir set inşasıyla devam ettik. Her yıl bir veya iki set yapmayı veya onarmayı  görev edindim. Bu darmadağın yer, bu taşlar bir bir yerini buldu; işin çoğu bitmişken taşlar da bitti.

4

Sonra emektar nivamızla civardaki taşları toplamaya, getirmeye başladık, başka bir yazıda iş tamamıyla bittiğinde görsellerle paylaşırız.

5

Bahsettiğim bu set işi tamamıyla bitmedi çünkü yeni taşları tek tek toplamaya, aşağıya çocuk taşır gibi kucakta indirmeye başlamışken zeytin zamanı geliverdi. Bu işe, yani zeytine tam başlamıştık ki, her şeyin ters gittiği günler vardır ya, öyle bir günde kapanışı düşerek ve kaburgamı çatlatarak yaptım.

Bir süre zeytine mecburi mola vererek tekrar başladığımızda kalan zaman oldukça sıkıştırdı haliyle. Zeytin yağının bu yıl para yapmasından dolayı herkes dört elle bu işe sarılınca ekip de kuramadık ama yine de bir arkadaşla, ortak icar aldığımız zeytinliği silktik, yağımızı çıkardık.

Ve bu arada bahsetmediğimiz iki hayırlı iş yaptık.  Yaz başında küçük bir bahçeyle kış başında yeni bir zeytinlik aldık son kalanlarla. Bu yerleri başka bir yazıda anlatır, sizlere tanıştırırız.

6

Tekrar bahçeye dönelim ve sadık toprağın değişen hediyelerine bakalım.  Güz tabağımız hayli renkliydi:

7

Daha başka renkler de var. Güz başlarında kış kabaklarının hasadı da bitivermişti. Yaz ortasından itibaren ara ara dayanamayarak kullandığımız kabaklar oldu; gerisi de kış aylarının bakılası, seyredilesi, pişirilesi, yenilesi güzellikleri olarak serin bir yere kaldırıldılar; ama önce toplu bir hatıra fotoğrafı çekildiler. Aşağıda 250 kg kadar kabak var. Bu kış, yazın da olduğu gibi pazardan pek bir şey almamaya kararlıyız. Dolayısıyla göze çok gelse de temel gıdalarımızdan birini oluşturma potansiyelleri var bu kabakların. Yalnızca tatlı olarak tüketmediğimiz sanırım anlaşılmıştır. Taşlıbahçe’nin hanımı bu konuda yaratıcılığını kullanmaya başlayalı epey oldu.

8

Sıcaklar toprağın derinliklerine çekildikçe ve soğuklar ağır ağır çöktükçe her şey bir kez daha değişti. Bir küsur ay önce kadifelerle çok daha şenlikliyse de kış yatakları, gelen soğuklarla beraber şimdi aşağıdaki kadar renkli değiller:

9

Yine de keyifliler; çiçeklerin parlak, şenlikli, albenili renkleriyle yarışanlar da var; kırmızı kıvırcık marul da onlardan biri, sevgili “Lollo Rosso” ve komşusu maydanozlar:

10

Bir başka kadrajda da daha başka kış güzelleri. Gerçi bazıları buradaki marullar gibi son demlerindeydi, soğuklar iyice bastırmadan toplanmalı veya örtü altına alınmaları gerekiyordu.

11
Kış sebzelerinin serpildiği beş yatak varsa da yalnızca birini, en katmerlisini seçtik…

12

…ve örtü altına almak için çöpten topladığımız PVC su boruları ve eldeki dallarla basit bir yapı oluşturarak…

13
…yağmurun hiç dinmediği ve aynı zamanda kar yağışının hemen öncesi olan günde naylonla kapatıverdik. Hemen yanındaki yatağı da iki teneke kovanın üzerine boylu boyunca yerleştirdiğimiz merdivenimizi örterek alçak bir tünel seraya dönüştürdük. Kalıcı bir serayı halen düşünmüyoruz; belki daha sonraları diyoruz, diyorduk ve…

14

…artık düşünsek iyi olur gibi. Yani daha sağlam kalıcı bir sera olsa fena olmaz sanki. Açık olduğumuz lodos değil de kapalı olduğumuz poyraz yaptı bu işi:

DSC_2602

Neyseki marullar dışında zarar görenler olmadı, kar bir battaniye gibi örttü, korudu onları. Geriye kalan yataklardaki sebzelerin ise bir kısmını hava durumunu takip ederek şiddetli don öncesi hasat ettik, depolamaya uygun olanları depoladık, uygun olmayanları eşe dosta dağıttık, az bir kısmını da açıkta bırakarak teste tabi tuttuk. İlk donlardan sonra açıkta kalanların çoğu ayakta ve sağlamdı; Bir miktar marul, karnabahar ve turptan başka verdiğimiz kayıp olmadı. Bu saydığım sebzelerden de bir kısmı hayatta. Onlarla birlikte halen, kışa dayanıklı bir takım sebzeleri açık alandan toplamaya devam ediyoruz, dayanamayanlar da örtü altından almaya bir süre daha devam edeceğiz gibi görünüyor:

15

Pırasayı hiç bu kadar sevmedim ve tüketmedim. Askerlikten sonra onu tekrar seveceğimi tahmin etmezken bu eski dostla yeniden haşır neşir olduk. Mutfakta sıklıkla kullanılan sebzelerden oldular. altı-yedi kadar pırasayı yaprakları dahil ince ince kıydıktan sonra…

16

Bir tava içinde zeytinyağda kavuruyoruz. Soğuduktan sonra içine altı yedi çorba kaşığı yoğurt ve isteğe göre biraz da peynir karıştırarak iki veya üç yumurtayla beraber çırpıyoruz. Elde açılan yufkaların arasına bu iç malzemeyi yayarak bir tepsiyle birlikte doğruca şiporenin (Balkan ağzıyla kuzine) fırınına. Peynir hariç annemden bir Arnavut böreği tarifi bu; tabii ki onun börekleri gibi olmuyor ama olsun…

17

Soba Ekim ortasından bu yana yanıyor ama bugünlerde daha bir iştahlı.  Anlaşıldığı üzere kış geldi yine. Ocak ayının ilk günleri gelen ilk kardan sonra iki hafta soluklanan dağlar ocak ortasında bir kez daha ak pak oldular, derken silkindiler, soğuk nefeslerini aşağılara üflediler. Ve biz buradaki ikinci kışımızdayız; henüz kesin bir şey söylemek için erkense de geçen yıla göre daha hafif geçiriyoruz, en azından şimdiye kadar. Evet, kar yağdı, don yaptı, İngiliz anahtarıyla yakınlığımız arttı ve şu anda bu yazıyı öyle bir günde yazıyorum. Az evvel dışarıya bakıp bir fotoğraf çektim, yine kara kış, yine soğuk ama geçen seneki gibi yabani ve vahşi değil; daha mülayim.

18

İlk kez lapa lapa yağışını izledik, sakin, rüzgarsız, yaprak kıpırdatmadan yağdı, dalları da, dağları da sardı, süsledi; evimiz ayrı bir güzel göründü. Ve içimiz rahat; bu evin canlıları kışlık hazırlıklarını yaptı…

19

…Kış için palamut, ceviz ve daha başka şeyler toplayan kemirgenlere artık daha yakınız. İki küfe kuru incir, rengarenk kabaklar, dağdan topladığımız ve şu an itibariyle az kalmış kestaneler, kuru baklalar…

20

Kuru incir tarifini iki yıl evvel vermiştik. Bu yıl incirlerimizden pestil de yaptık. Beş kilo incirin kabukları soyulduktan sonra bir tencerede bir taşım kaynattık. İçine bir su bardağı un ilave ettik ve el blendırıyla yarı akışkan bir kıvama getirdik. Arkasından hafifçe yağladığımız tepsilere döküverdik ve kendiliğinden yayılmalarını izleyerek üstlerini börtü böceğe karşı tülle kapatarak güneşe çıkardık.

Eylül güneşinde günde bir ters yüz ederek iki-üç  günde kurudular. Sonrasında içeriye alarak birkaç gün de gölge yerde beklettik ki nem kalmadığından emin olalım. Sonrası gayet güzel. Böyle olunca sezon boyunca birkaç günde bir bu işe devam ettik.  Kışa kadar da dokunmadık. Artık günden güne azalmaktalar.

21

Kış gecelerinde izlenecek filmlerin yanında patlamış mısır elbette iyi olur, fotoğraf eylül ayından; şu an itibariyle birkaç filmlik mısır kaldı; seneye daha fazla yetiştirmek şart oldu:

DSC_2070
Kiler gibi kullandığımız üst holün bir köşesinde de zeytinyağ. Çıkardığımız yağın 60 lt’sini kendimize ayırdık. İçi gıda polietileni kaplı fıçıdalar. Önümüzdeki yıl hayalimizi gerçekleştirirsek krom bir tankta olacaklar.

22

Bir dolapta ise domatesin kurusu, sosu, salçası, ketçabı, sonra acısıyla tatlısıyla turşular, konserveler, ve biraz da reçeller…

23

İşte son haberler aşağı yukarı böyle. Bahara kadar yarım kalan setin tamamlanması, arazinin bir kısmının telle çevrilmesi, tarım alet edavatı için küçük bir deponun inşası, tohum ekimi, fideleme, yatakların hazırlanması, yeni setin uygun yerlerine yeni fidanların dikilmesi, yeni bahçeyi kaplamış olan böğürtlenlerin sökülmesi, etrafının çevrilmesi, zeytinliğin budama işleri gibi planımızda olanlar ve olmayanlarla kışı geçireceğiz gibi görünüyor…

Uncategorized içinde yayınlandı | 24 Yorum

Kuraklığa İnat: “Deşti”

Su… Bir kaynak, bir dere, ya nehir, ya da göl… İlla ki su. Bir dere kenarı, köylerin canı, cananı; bahçeler buraya yapılır, tohumlar ekilir, fideler dikilir, karıklar açılır, sulanır, sulandıkça büyür her şey, çiçeklenir, meyvelenir, hasada gelir. Toprak suya doydukça bereketlenir, hediyelerini saçar, sere serpe, dallı budaklı, elma yanaklı…

Ya suya hasret kalanlar; onların derdi çekilir dert midir? Taş üstüne taş, toprak kuru, güneş kavuruyor, kertenkelelerin bir ayağı yerde diğeri havada, yanmasın diye ha bire değiştiriyorlar ve sonra yana yana fırlayıveriyorlar köşe bucağa bir sesin korkusuna;  ses bizler için tanıdık, hoş bir ses bile denilebilir; çapa sesi bu; kuru toprağı çapalayanlar var, sonra kertenkele yeşil bir öbeğin gölgesine kaçıyor, yapraklardan mis gibi bilindik bir koku yayılıyor, bir tırtıl da üzerine çıkmış, bir böcek meyvesini adımlıyor, meyve kıpkırmızı, lezzetli: Bir domates! Ama ne işi var bu kızgın toprakta? Bir yudum suya hasret kala kala mı öğrenmiş susuz yaşamayı?

DSC_1631

Bu yazı, kulağa imkansız gelen bu domateslerle, susuzluğa inat yaşamayı öğrenmiş keçi mizaçlı bu domateslerle ilgili. Kimi yerde “kurak”, kimi yerde “deşti”, kimi yerde de “çeşniye” denmiş onlara veya böyle susuz yetiştirme yollarına. Aslına bakılırsa bir tek domates de değil; kavun, karpuz, bamya, tütün gibi daha başka türler de var. Kimileri şaşırtmaz, hasatları yaz başına veya ortasına gelenlere alışığız zaten, buğday gibi kuru tarım bitkileri de bunlara örnek, bakla, nohut, mercimek ve daha başkaları da örnek, alışığız ki dediğim gibi hasatları çoğunlukla yaz başına denk gelenler onlar ama bilhassa domates gibi bir bahçe gülüne, bülbülüne böyle kurakta, yaz boyunca damla su verilmeden, yaz sonuna doğru meyve verdirten ne oldu acaba?

Kurakta yetişen bu yaz meyvelerinden domatese eğiliyoruz. Diğerleri de aşağı yukarı aynı yöntemlerle yetiştiriliyor; belki başka bir zaman da onlarla ilgileniriz. Anladığımız veya çıkardığımız şey bu yönde terbiye görerek şekillenmiş, evrimleşmiş tohumlarla bu tohumların terbiye yolu birlikte ilerlemiş, tek vücut olmuş. Zamanında bizim köyde de “çeşniye” adıyla yetiştirilirmiş; kalmamış bu tohumlar, yok olmuş. Bu nedenle, bu yıl hem Isparta’dan(Isparta Kurak Domates), hem de Adıyaman’dan (Deşti Domates) gelen kurakçıl çeşitlerle deneyim kazandık, gözlem yaptık. (Deşti domatesleri özenle yetiştiren, gözleyen, paylaşan dostumuz Adıyamanlı Zeki bey kaç sene evvel “Ağaçlar net”te tanıtmıştı detaylarıyla bu çeşidi ve yöntemleri; tohumlar da kendisinden geldi; teşekkürler. Ispartalı olmasa da bir akrabalarından edindiği kurak domates tohumlarını bize ulaştıran Gökhan’a da teşekkürler…)

Normalde sulu tarım bitkisi olan domates, kurak yörelerde mecburiyetten az suya alıştırılmış ve belki susuz ortamda kendiliğinden çıkanlar gözlemlenmiş, taklit edilmiş… Belki de her iki yolla susuzluğa dirençleri keşfedilmiş ve bilerek veya bilmeyerek bu yönde nesiller boyunca terbiye görerek kuraklığa, susuzluğa uyum sağlamış çeşitler gelişmiş.
Fizyolojileri tam olarak nasıl işliyor bilmiyoruz. Yüzeyden kuruyan toprağın nemi daha derinlerde kaldıkça kökler de daha derinlere iniyor ve sulu yetiştirilen domateslerin yüzlek köklerinden çok daha farklı derin bir kök sistemi oluşturuyor olmalılar. Veya hava nemini kullanma yetileri de diğerlerine göre daha gelişmiş olabilir. Bu kıvama gelinceye kadar nesiller boyu yaşadıkları kuraklık ise bu koşullara dirençlerini kazımış, kodlamış olmalı genlerine.

Günümüzde de herhangi bir domatesi bu yönde terbiye ederseniz muhtemelen üç beş sene içinde kuraklığa dayanıklı çeşitler oluşturabilirsiniz. Ama, bilinmeli ki bu bitkiler sulu yetiştirenlere göre daha az sayıda ve daha az ağırlıkta meyve vereceklerdir. Tohumları Isparta ve Adıyaman’dan gelen tohumlardan yetiştirdiğimiz bitkiler yalnızca bir kez meyve verdiler ve hasat süreleri iki-üç hafta içerisinde bitiverdi. (Sonbahar yağmurlarından sonra yeniden çiçeklenip meyve bağladıysalar da kızartamadan soğuklar geliverdi; onları saymıyoruz.) Bitki başına ortalama 500 gr meyve alabildik ki diğerlerine göre çok az ancak susuz topraklara sahip olup da domatesini kendileri yetiştirmek isteyenler için dönümde 500 kg domates fena sayılmaz, ki yerine göre bu miktar artabilir; bizim burada üç buçuk ay bir damla yağmur düşmedi!

Yöntem önemli. Biz bu çeşitlerin memleketlerindeki yetiştirme geleneğini uyguladık. Fideleri yetiştirme süreci diğerlerinden farksız, aynı yöntemler. Farklılık dikimlerinde ve sonrasında. Metrekareye bir bitki. Amaç bu alandaki tüm suyu bu bitkinin kullanımına bırakmak.

Gelelim dikim aşamasına ve dikim çukurlarına. Fideler yaklaşık bir karış boylandığında dikime hazır hale gelir. Hemen yukarıda da belirttiğim gibi metrekareye bir çukur düşecek şekilde yaklaşık 25 cm derinliğinde ve eninde açılan çukurlara…

1

bir-iki avuç gübre attıktan sonra…

2

…çukurları ağzına kadar suyla doldurduk.

3

Su tamamen emildikten sonra fide dikimini yaptık ve…

4

…etrafını toprakla kapattık, bir de üzerinden etraflıca can suyu verdik.

5

İki hafta sonra gelişimleri gayet iyiydi; bitki biraz daha gelişince boğaz dolgusu ve çapa yaptık. Tüm sezon boyunca on günde bir çapaya ve ot temizliğine özen gösterdik. Dikim alanında başka bitki bırakmamaktaki amaç bu alandaki tüm suyu bu bitkinin kullanımına vakfetmek.

Çapalamak, toprağı havalandırmanın yanı sıra diğer bitkileri belli aralıklarla yok etmenin de pratik bir yolu. Toprak kabuklanmışsa çapa yoluyla bu kabuğu kırmanın içerideki nemi dışarıya bırakmaya yol açması da muhtemel bir çelişki ancak şu an bu çelişkiyi çözümleyecek deneyimimiz yok.

6
Can suyundan sonra iki kez yağmur yağdı, ardından kurak geçen yaz mevsimi boyunca bir kez dahi sulanmadılar, ki bahsi geçen bu kuru zaman üç buçuk ay sürdü. Etraflarında sulanan herhangi bir meyve fidanı da yoktu ama buna rağmen dikimden iki buçuk ay sonra ilk meyveler kızarmaya başladı. Aşağıda görünenler Isparta’dan gelen tohumlar.

7
Bunlar da Adıyaman’dan gelenler:

8

Sonra kızardıkça kızardılar, bir güzel, bir lokmalık domates oldular; kuru toprakta mikro aleme vaha oldular:

9
10
Meyve ağırlıkları ve sayıları iki çeşit arasında farklılık gösterdi. “Isparta Kurak”ta 20 gr ila 50 gr arasında değişti. Dilim dilim yapısıyla içlerinden birinin fotoğrafı çekilip de gösterildiğinde o çok bilindik iri köy domateslerinden sanılır:

11

Oysa olsa olsa sarımsakla boy ölçüşebilir; tamam, sarımsak irice, ama yine de olduğundan büyük gösteren, şekli şemali, hali tavrıyla olgun bir imaj sahibi kendileri:

12

“Isparta Kurak”ta formların çoğunlukla aşağıda da görüldüğü gibi basık ve dilimli olmasına karşılık…

13

“Adıyaman Deşti” de yuvarlak formlar da az değildi. Küçük olanlar hafif basık, büyük olanlar ise basık ve kimi zaman hafif dilimliydi. Bu arada küçük dediklerimiz 15-20 gr civarında iken, büyükler ise en fazla 35 gr’lık meyvelerdi. Adıyamanlılar Ispartalılara göre daha küçük ancak daha fazla sayıda meyve yaptılar. Toplamdaki ağırlık ortalamaları ise Ispartalılardan  %20 fazla oldu.

14

Her iki çeşit de kırmızı renkte, bol çekirdekli, asitli, hafif ekşimsi tada sahiptiler:

15

Meyve verimi bir kez oldu, meyvelerin çoğu aynı hafta içerisinde, bir kısmı da sonraki iki hafta içerisinde olgunlaştı. Bitki başına ortalama 450 gr meyve alındı. Max: 680 gr. Farklı iklim ve toprak koşullarında verim değişebilir ancak azalacağını sanmıyorum. Yaz yağmurları olan yerlerde verimin ve meyve ağırlığının artması kuvvetle muhtemeldir. Aynı tohumlar sulu yetiştirildiğinde ufak-orta boy meyveler verdiler ve tüm sezon boyunca hasat devam etti. Böyle yetiştirilenlerden ise bitki başı ortalama verim 10.5 kg civarındaydı; 500 gr ve 10500 gr. Su farkı.
Bu arada ister “deşti” usulüyle, yani susuz yetiştirilsin isterse sulu yetiştirilsin, bu çeşitler susuzluğa dayanıklı oluşlarının yanı sıra hastalıklara da çok dayanıklılar, daha doğrusu bağışıklıkları güçlü olduğundan olmalı, hiçbir hastalığa yakalanmadılar. Ne çiçek burnu çürüklüğü, ne güneş yanıklığı, ne erken yanıklık, ne de geç yanıklık gibi diğer domateslerde sıklıkla görülebilen hastalık veya sorunlara rastlamadık. O halde sağolsunlar, varolsunlar…

15

Uncategorized içinde yayınlandı | 36 Yorum