“Çukur Bostan”

Yaşlı ve yaslı İstanbul, tarihi ve zahiri yarımadada duvarlarla çevrilmiş eski şehir. Pek de yüksek olmayan, doğudan batıya çatallanan iki sırtlı tepe silsilesi ve bu tepelerin arasından güzelce akarak şehre giren Lykos veya sonradan Bayrampaşa deresi ve daha sonra da Vatan caddesinin lağım kokulu tutsağı.

Bu dere, tarihi yarımadanın dört mevsim akan tek deresi; Aksaray’dan dönerek ileride Marmara’ya kavuştuğu yer ise, bu yarımadanın avcılık, balıkçılık ve toplayıcılıkla meşgul çok eski sahiplerinin ilk tercih ettikleri yerlerden. Çok sonraları liman olmuşsa da derenin getirdiği alüvyonlarla sürekli dolma eğilimindeymiş ki bu alüvyonlar Osmanlı devirlerinde başlayıp çok uzun zamanlar süregelen ünlü Langa bostanlarının temeli olmuş. Şimdi kazı alanı ve Langa Bostanı sokağı…

Küçük gruplardan mürekkep insanların devri bitip de bitişik nizam binlerce, on binlerce insanın devri başladığında, üç tarafı denizlerle çevrili ancak tatlı sudan fakir bu tek dereli şehir, daha Bizans zamanlarında tatlı su getirme ve biriktirme projelerinin hayata geçebildiği oranda katmerlenmeye, büyümeye veya deyim yerinde ise iyi veya kötü yığılmaya başlamış. Tek tük su kaynakları tabii ki var, onlar Hristiyanlıkla beraber aziz isimleriyle anılan ayazma oluvermişler ama kana kana içmeye değil, şifa niyetine.

Şehrin dışından su getirme işi beraberinde pek çok su yapısını da getirmiş, suyun toplandığı havuzlar, -sonraları Osmanlı zamanında bentler- çökertme havuzları, galeriler, her biri mühendislik harikası kemerler, su terazileri ve nihayetinde surlardan içeriye ulaşan suyun aktığı yüzlerce çeşme ve biriktirildiği, kimi kapalı, kimi açık sarnıçlar.

Suyu getirmek, taze ve sağlıklı su ihtiyacı için elzem olsa da özellikle savaş ve abluka zamanları için bu suyun uzun süreli kullanımına olanak verecek bir nevi saklama kapları durumundaki bu sarnıçlardan kimileri oldukça sağlam bir şekilde günümüze ulaşabildi. Üzeri kapalı olanlardan Yerebatan sarnıcı, sonra Binbirdirek sarnıcı en ünlüleri ama daha pek çoğu var ve pek çoğu da halen yeraltında saklı.

Her birine halk arasında “Çukur Bostan” denilen açık sarnıçlar ise Karagümrük’te, Yavuzselim’de, Fındıkzade’de bulunan devasa dörtgen çukur yapılar. “Çukur”luğu binbir emek saklı yapılarından gelirken “bostan”lıkları da bu sarnıçların işlevini yitirmesinin ardından bostan olarak kullanılmalarından geliyor. Günümüzde kimi futbol sahası, kimi park, otopark, depo ve daha başka işlere sunulmuşsa da yüzlerce yıl bostan olarak kullanılmışlar ve şehrin günlük taze sebze ihtiyacına önemli katkı sağlamışlar. Bu sarnıçlardan ziyade son yıllarda yok edilmeye çalışılan ve Mevlanakapı’dan Yedikule’ye uzanan bostanların büyük bir kısmı bilindiği gibi Bizans surlarının büyük ölçüde toprakla dolmuş savunma hendekleri üzerine kurulu.

2013_316

Bostanlar ve su sistemleri uzun zamandır ilgimi çeken uyumlu bir çift. Bu ilgi dolayısıyla geçmişte ve günümüzde şehir içinde kalmış bostanları ve İstanbul’un su sistemlerinin izledikleri güzergahları ve bu güzergah üzerindeki su yapılarını başladıkları yerlerden, yani eski şehrin kilometrelerce dışından, ulaştıkları yerlere kadar mümkün mertebe gezmişliğim, incelemişliğim vardır. Tarihe sinmiş bu yapılar, iki arada bir derede sıkışmış bu bostanlar, eski teknolojinin bu baş yapıtları, her taşı sanatla konmuş bu şaheserler, yer yer yıkılmış, yok olmuş köhne varlıklar, her şeye rağmen toplanan marullar… Baştan ayağa hayranlık, melankoli ve bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.

Şimdi, bostanları alalım, ayrı, temiz bir yere koyalım. Bu durumda şehrin su sistemleri için vardığım ve uzun zaman kabul etmek istemediğim biçare sonuç şu: Bu muazzam teknik ve teknolojik ve anıtsal ve sanatsal yapılar hic de ekolojik değil. Tabii ki ekolojik olsun diye yapılmadılar ama insan sevdigi her seyi birlikte, el ele, kol kola istiyor.  Halen hayran olduğum, çok sevdiğim ve zevkle hatırladığım bu yapılar insanların ekolojik limitleri aşma çabalarının bir ürünü maalesef.

Kanuni, Koca Sinan’ın “Bu iş mümkündür” cevabına istinaden emir verir, “Yapılsın” der. Kanuni, halkın ve Dünya şehri İstanbul’un ihtiyaçlarını düşünür, Mimar Sinan da Allah’ın ona bahşettiği üstün yeteneklerini bu dünyada varlık haline getirecek bir yol görür bu işte; ama damat Rüstem Paşa, onun gördüğü bambaşka bir şeydir; şehre daha fazla su gelir ise nüfusun artacağını, bu yeni kalabalığın da bir süre sonra yine aynı şekilde aç susuz kalacağını söyler. Sen çok yaşa Rüstem Paşa!

Paşa, aslında ekoloji biliminin bütüncül bakış açısına sahip bir şahsiyetmiş ama bu bütüncül ve kanatları açık düşünce kimsenin  hoşuna gitmemiş, dinletememiş; bugün yaşasa, yine dinletemezdi. Bildiğimiz üzere haklıymış, dediği gibi olmuş, bu sistem üzerine daha pek çok sistem getirilmiş zaman içinde. Halen de devam etmekte. Geçmişin sanatla yoğrulmuş su yapılarına baktığımızda kaç kişi o suların alındıkları coğrafyanın, doğanın ne şekilde etkilendiğini düşünüyor? O harika eserlerin, pek de harika olmayan ve hatta rahatsız edici olup içlerinden Melen Çayı geçen devasa borularla aynı amaca hizmet ettiğini düşünmek rahatsız edici. Veya yine İstanbul halkı için Istrancalar’daki subasar ormanlarının hiçe sayılması pahasına Rezve Deresi projesi…

İnsanlar, yaşadıkları bölgeden artık beslenemeyecek ve susuzluklarını gideremeyecek kadar çoğaldıklarında ya orayı terk etmişler, ya ikiye bölünüp kısmi göç vermişler ya da tüm bilgi becerilerini ve-veya güçlerini etraflarındaki kaynakları buraya akıtmak için kullanmışlar. Bu iş bazen büyük ölçüde başka toplulukları sömürmeyi bazen de yalnızca yaşadıkları yerlerin dışındaki doğayı sömürmeyi getirmiş. Bu, İstanbul’da olduğu gibi tüm dünyada böyle.

Bir yeri yaşatmak için diğer yere verilen zarar her iki yerin yapısına, dolayısıyla limitine göre değişir tabii ki. Zarar az da olabilir çok ta veya etkisi direkt değil de dolaylı olabilir. Belgrad Ormanı gibi güçlü ve üretken bir ekosistem kendinden alınan günlük binlerce metre küp suyu önemsemeden sağlığını korumuş asırlar boyu ama oradan beslenip de ayakta kalan ve uygun ortam sağlanmış petri kabındaki küf kültürü gibi üreyen, miselleriyle hızla yayılan şehir, yüzlerce yıl sonra bu ormanı kemirmeye, yutmaya ve hatta kusmaya başladı. Ormandan açma siteler, oto yollar, köprü güzergahları ve niye yazdım ki bunları?

Aslında, bir buçuk yıl önce aldığımız, adına “Çukur Bostan” dediğimiz ve pek çok açıdan ekolojik tarım yapmaya müsait bahçemizi anlatmak için geçmiştim ekran ve klavye başına. “Çukur Bostan” diye başlık attığım vakit aklıma gelen ise bu isme vesile olan çukur bostanlar oldu ve biraz İstanbul, biraz tarih, biraz da ekoloji kokan bir şeylerle giriş yapmış oluverdim.

O halde izninizle, yukarıdakilerle alakalı veya alakasız asıl konumuza dönüyorum, yani küçük bahçemize, yani “Çukur Bostan”ımıza ve derin bir nefes alarak, sakin sakin ne yaptık, ne ettik anlatmaya başlıyorum.

Bizim köyde insanlar, ya SGK borçları olduğunda, emekli olma vakitleri gelip de nakit bulamadıklarında, ya da çocuklarını evlendirme hazırlığında ele güne karşı bol cümbüşlü dört gün dört gece düğün yapacaklarında ellerindeki arazilerden işe yaramaz gördüklerini elden çıkarmaya çalışırlar. İşte böyle bir düğün öncesinde köyden sevdiğim bir abimiz on beş yıldır işlemedikleri ve böğürtlenler kaplamış eski bahçesini veya yolsuz, uçurum edalı zeytinliğini satmaya karar vermiş; bahçe ilgimi çekti, gittik baktık. Yürüme yoluyla eve yarım saatlik yerde, vadinin yer yer oluşan nadir ve küçük düzlüklerinden birinde, sanki bir çukur içinde ama yine de güneşi yeteri kadar alan bir bahçeye geldik. Ama ortada bahçe filan yoktu. Bir tarafında sazlardan görünmeyen ama sesi gelen, kararlı, kış yaz akan dereciğiyle 500 m2’ye yakın bir böğürtlenlik:

1

Bahçeye adımımızı atamadan etrafında dolaştık ve anlaştık. O yaz öyle geçti, kış vakti bir arkadaşla, bir pala, bir orak, iki çift de meşin eldivenle işe giriştik. Ertesi gün başka bir arkadaşla, daha ertesi gün daha başka bir arkadaşla geldik, sağolsunlar yalnız bırakmadılar, iş kolaylandıktan sonra biraz daha devam ettim ve günden güne böğürtlenler azaldı, azaldı, derken bitti veya bitti gibi oldu.

2

Buradan başlayarak komşu bahçelere yayılanları da temizledim sonrasında. Çok iyi olduğumdan veya yardım severliğimden değil, tamam, biraz iyiyimdir, yardımseverliğim de vardır ama asıl bu yüzden değil, eğer oraları temizlemeseydim er ya da geç ilaçla hallederlerdi bu işi. Köyde kandırmaya çalıştılar beni de, kanmadım. Eskiler nasıl yaparlardı diyorum, “O zaman çapacılık vardı” diyorlar. Bu şu demek: “Eskiden çalışkan insanlar vardı, şimdi tembellik yapmayı sağlıklarına tercih edenler var.” Tabii bir de ekonomik boyutu var. Bu işi tek başıma yapsaydım toplamda sekiz günümü alacağını hesapladım, başkasına yaptırsaydım ve yine sekiz gün adam çalıştırmış olsaydım -veya sekiz adamı bir gün çalıstırsaydım- bugünün yevmiyesiyle 560 lira para giderdi. Beş kuruşluk ilaca göre zarar. Bu durumda yukarıdaki cümleye “Daha az para vermeyi sağlıklarına tercih edenler var” diyerek genişletebiliriz.

İşin ilginci zararlı olduğunu biliyorlar, duymuşlar ama aldıran az kişi var. Yine de haklarını yemeyim, civardaki başka köylere göre en az ilaç kullanan köy bizimki. Mesela şu an konuştuğumuz ot ilacını yalnızca böyle durumlarda kullanıyorlar. Zeytinliğine, bağına bahçesine atan iki kişi var yalnızca. Onlar dışında herkes biçeceğini motorla biçer…

Yaptığımız işin aşamalarını da kısaca şöyle anlatayım: Böğürtlenlerin dibine yaklaşabildiğimiz kadar yaklaşıyoruz, ana gövdelerin bir araya toplandığı çıkış yerlerini toprak seviyesinin az üzerinden palayla kesiyoruz, meşin eldivenle bu gövdelerin birkaçını kavrayarak gerisin geriye çeke çeke dönüyoruz ve kestiklerimizi ateşe atıyoruz. Arkasından aynı şeylere devam. Kimi kollar 8 m’yi buluyordu. Böğürtlenler temizlendikçe bu alandan üç nar, bir zeytin, iki delice, iki ceviz, üç ayva, bir şeftali, bir de dut ağacı çıktı. Böğürtlenlerin arasında ve altında kalan bu ağaçlardan birkaçını görmüştüm ama çoğu sürpriz oldu. Bu aşamadan sonra da kökleme işi başladı; çapayla, kökten üremelerini en aza indirme amacı ile, olabildiğince, ana kök bırakmadan çıkarmaya çalışmakla geçen birkaç gün daha.

Sonra yaz geldi, etrafı çevrili olsa da koruyucu olmaktan uzak olduğundan ve daha başka işlerden dolayı o yaz ekmediğim bahçeye su da vermedim. Nasıl olsa ekmemiştim ve toprak altında kalan böğürtlen köklerini azdırmak istemedim. Yeniden çıkanlar oldu, iki üç haftada bir giderek bir iki saatte bunları da kökleyerek yazı geçirdim.

Biraz geriye giderek yeniden o ilk zamanlardan, bahçenin batı kısmından bir böğürtlenli fotoğraf daha:

3

Ve yukarıdaki fotoğrafın çekildiği yerden yalnızca bir iki metre daha geriden ancak sonraki sonbaharda çekilmiş bir fotoğraf. İnanması zor ama aynı yer, aynı açı. İleride çapalanmış bir kısım toprak da görülüyor, soğan, sarımsak için başlayan çapa:

4

Devam; çapalanan yerler ekim yataklarına dönüyor yavaş yavaş…

5

Ortada bir servis yolundan sonra diğer taraf ta çapalandı…

6

Ve orada da iki yatak şekillendi. İki farklı açıya yönelen bu yataklardan aslında boyuna uzananlar daha kullanışlı olacak gibi, ki yaz dikimlerinden önce diğer taraf ta bu şekilde yeni baştan şekillenecek sanırım. Sonrasında da o halleriyle bunlar daimi yataklara dönüşecek ve basılan yerler sıkışırken bu yataklar gevşek kalacak ve aynı yerler beslene beslene yıldan yıla güzelliğine güzellik, verimine verim katılacak…

7

Ve sol yana soğanlar, sağ yana da sarımsaklar ekildi imeceyle. Arkadaşlar üç yan bahçeden. Onlara da bir yer bulduk ve buradaki işlerimizi beraberce yapmaya başladık, ürünleri de beraberce paylaşmaya niyetlendik.

8
Burası da bahçenin üst yanından bir kare. Üst yanda iki ceviz, bir de zeytin var. Cevizlerin durumu pek iyi değil, önümüzdeki yıl sulanmaya verecekleri tepkiyle ne halde olduklarını göreceğiz. Geçtiğimiz yaz yeşermeyen pek çok dal vardı.

9

Aradan fazla zaman geçmedi, bir gece, bir gözümüz açık sabahladık. Ertesi gün haberlere çıktı, Küçükkuyu’yu sel aldı, biz de payımıza düşeni. Ötede, sazların olduğu yerden geçen dere neyseki zarar vermedi ama daha üst kotlardaki kuru dereden gelen sel, yatağından taşarak bahçeye girivermiş, ektiklerimizin yaklaşık dörtte biri gitti. Her zaman olan bir şey değilse de, böyle bir afeti zararsız atlatabilmek için bahçenin sel girişinden dereye yönelen bir hendek kazmak gerekecek.

10

Zarara ve yapraklanan sarımsaklara biraz daha yakından bakış, sağlık olsun…

11

Bahçenin altındaki dere, selden önce bir metre aşağı kotta akıyordu, getirdiği taş, kum, mil derken bir metre yukarıya yükseldi şimdi:

12

Buradan çıkalım ve dereyi takiben elli adım ilerleyelim… Ve geldiğimiz bu gölgeli yerde başka bir hikayeye başlayalım. Bir güz vakti, bahçenin narları olmuş, kızkardeşim ve kızı ziyaretimize gelmiş, bahçeye inmişiz “ayvası var, narı var” diyerek ve gülerek ayva ile nar topluyoruz.

Bizim ufaklıkla kuzeni, aralarında bir yaş yok bile, “biz hem kuzeniz hem arkadaşız” diyorlar. Hayatta birbirlerini sevdikleri kadar hiç bir şeyi sevmiyor gibi bir halleri var. Bizimki “gel nar toplayalım” diyor, diğeri de geliyor birkaç nar topluyor ve annesine belli belirsiz soruyor: “Anne bizim niye nar ağacımız yok?” diyor (Çikolatalar, püskevitler sendromu…). Bir çocuğun saf, yaşı gereği karşılaştırmalı, içten sorusu bu. Ama o sırada bir niyete giriyorum ve arkasından da bu bahçe ve nar onların, yirmi beş metre ötedeki bir başka bahçe de bizim oluyor. Aslında sizin, bizim, onların meselesi değil ama böyle oluyor bazen. Evet, bahçe temizlendi sonra bu yeni suretiyle onlara kısmet oldu, bize de bir başkası.

Şimdi, ikinci “Çukur Bostan”a bir göz atalım. Bahçenin dere kotunda da 150 m2 kadar bir kısmı var, kışın sular arttığında derenin bir kolu da bahçeden akıyor. Asıl yatak ise baktığımız yere göre sol yanda. Bizde olmayan kimi ağaçların burada olması en iyi şey. İki koca ceviz ve iki koca dut. Bunların dışında üç genç ceviz, iki zeytin, erik, nektarin ve badem.

13

Bahçenin diğer yanından deredeki cevizlere doğru manzarası da böyle, sağda solda yıkılmış birkaç elma var yıllar öncesinden, rahmetli olmuş ve yıkılmış kalmışlar. Eskiden, bir aralık elma bahçesiymiş burası. Ömürlerini tamamlayınca sebze bahçesi olmuş tekrar, arkasından da terk edilmiş, birkaç sene önce bir ekilmiş, biçilmiş, sonra yeniden bırakılmış. Ara sıra birkaç eşek getirirler, bağlarlar, otlar tükendiğinde alır götürürlerdi. Bir nevi eşek merası yani. Bundan sonra yeni bir hikaye yazarız onun için. Orta alana sebze yatakları, kenarlara da meyve ağaçları…

14

Önceki bahçenin sürprizi böğürtlenler altından çıkan ağaçlardı, buranın da bir sürprizi oldu. Cevizlerin dökülmüş, kat kat yığılmış yaprakları altından dereye belli belirsiz sızan bir su gördük, yaprakları kaldırdık, ne görelim? Koca cevizin dibinde bir pınar. Çapaladık, açtık, dört beş yerden kaynayan bir pınardı gördüğümüz.

Öğrendik sonrasında, meğer bu civarda bahçe yapan eski insanlar, sularını buradan doldurur içerlermiş. Bir büvet varmış burada, oraya daldırır, doldururlarmış testilerini. O zamanlarda ekilmedik bir adımlık yer yokmuş. Azıklar beraber yenirmiş komşularla, eşekler küfelerle bir iner, bir çıkarlarmış yola, geceleri nöbetleşe domuz beklerlermiş, bahçelerin üst kotundan geçen arıkların başında haliyle su kavgaları da ederlermiş ama herkes gelir susuzluğunu bu pınar başında giderirmiş.

Evet efendim, suyun türlü hallerinden bahsettik durduk. Suyun katı hali, sıvı hali ve gaz hali değil de şehirleri büyüten veya göç ettiren halinden, akıl almaz devasa eserlere vesile olan halinden, bereket getiren, yeşerten, şenerten halinden, yatağına sığamayan, alıp götüren, yıkıp geçen halinden, cana can katan, ateş söndüren serin halinden…

İşte pınarımız, kaynağımız, sevgili ayazmamız. İsmine de koca cevizden dolayı “Ayakoz” ayazması dedim. Aslında henüz kimsenin haberi yok, şimdi aklıma geldi, hoşuma da gitti. Çok yaratıcı değilse de eskilerden gelen bir sesi var; aslında sizi saymazsam kimseye de söyleyecek değilim, kendi aramızda kalır, idare eder bizi…

15

Reklamlar
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

27 Responses to “Çukur Bostan”

  1. unsal cebi dedi ki:

    Nasıl bir yolculuktu bu böyle. 10 dakikadır kendime gelemedim.Hala gelmiş sayılmam ama hiç olmazsa paylaşımınız için yanıt verebilecek, teşekkür edecek kadar ayıldım. Teşekkür ederim. Ünsal

  2. Hayal dedi ki:

    Darısı başıma..Bende niyete girdim. 2017 baharından önce toprak sahibi olmak, Toprağın, bana sahip olması niyetine.. Tarih verince çabuk olur diye duymuştum. F
    inans yok nasıl olacak diye soruyor zihnim.. Görelim mevla neyler neylerse güzel eyler diyor gönlüm. Gönlümün dediği olsun. Bahçeniz hayırlı uğurlu olsun. Bolluğunuz bereketli olsun..

    • taslibahce dedi ki:

      Gonlunuze yatan bir yer buldugunuzda haber verin lutfen; belki farkli acilardan degerlendirmeye yardimci olabilirim. Insan sevdigi bir yer buldugunda cogu seyi gormezden gelme egiliminde oluyor; basima geldi birkac kez 🙂 Finans onemli onemli olmasina, ama, kesinlikle en onemli sey degil; hayirlisi; merakla bekliyorum 🙂

  3. Okan A. dedi ki:

    Permakültür prensipleriyle uyumlu, doğal tarım yapma gayretinde olan, sürdürülebilir tarım çözümleri konusunda sizin gibi yetkin birinin evine çok da yakın olmayan bahçeleri nasıl işleyeceği konusu kafama takılıyordu sürekli. Son iki yazınız bu konudaki soru işaretlerine bir cevap oluşturdu açıkçası, teşekkür ederim. Kendi bahçeme yerleşmek için önümde 2-3 yıllık bir süre varken neyi nasıl planlayıp geliştirebileceğime dair güzel fikir verdi bu bostandaki çalışmalarınız. Belki bu konu üzerine birkaç kelamla benim durumumda olanları aydınlatmak istersiniz diye de bu yorumu bıraktım 🙂

    • taslibahce dedi ki:

      Tesekkurler, aslinda yetkin olmaktan cok yetkinlesme cabasi icerisindeyim veya yetkinlesme yolunda cabaliyorum 🙂

      Permakultur prensipleri surdurulebilir tarim icin cogu zaman yolu aydinlatiyor. Enerjinin dogru kullanilmasi esasi bu prensiplerin basinda geliyor ve yasam yerine uzak olan uretim alanlari ilk bakista bu prensiplere ters geliyor. Ama, cok da ters degil, hatta farkli rakimlarda edinilen topraklar yine Bill Mollison`un onerileri arasinda var. Yalnizca permakultur prensipleriyle hareket etmedigimizi belirtmek isterim ama soz acilmisken oradan devam ediyorum.

      Oncelikle, ihtiyaclarimizin buyuk cogunlugunu kendimizin uretmesi ve fazlasini da diger ihtiyaclarimiz icin donusturme amacini guttugumuzden dolayi bu iki amaci da karsilayacak sekilde hareket ediyoruz. Evimizin konumlandigi nokta her iki amaci karsilayamiyor. Zeytin ve yag uretimi icin daha asagi rakimlar daha uygun ve bu nedenle zeytinligimizi boyle bir yerden edindik. Yolumuzun uzeri olmasi ise enerjiyi dogru kullanma acisindan en buyuk avantajimiz. “Cukur Bostan” olarak adlandirdigimiz bahce de ayni guzergahta. Orasi da daha asagi rakimda oldugundan evin oldugu yerden farkli ozellikleri var. Misal, turuncgil ihtiyacimiz icin de uygun bir yer veya enginar… Soguklarin kisitlayiciligindan muaf olmasinin yaninda suyun bol olmasi da evin konumlandigi araziden cok daha rahat hareket etmemizi sagliyor veya saglayacak. Evin oldugu yerde tum planlamalarimiz az su ile cok urun nasil alinir uzerine oldu ve oluyor. Bu nedenle orada evin uzerinde ve altinda bulunan birkac set uzerinde suyu verimli kullanarak uretim yaparken daha asagisindaki, geriye kalan uc donumde su verilmeden gorece iyi urun alinan cok yilliklara yoneldik. Incirler basi cekiyor.

      Alinan arazi hepsi icin uygunsa en guzeli. Bizim durumumuz boyle olmadigi icin farkli hareket ediyoruz ama bu cok da sorun yaratmiyor. Hatta o gunun tamamini veya bir kismini orada gecirdigimde eve yakin olan alandan daha planli davrandigimi ve enerjiyi daha verimli kullanabildigimi de fark ettim.

      Unutmadan sunu da eklemek gerek. Evin oldugu bahcede kisa araliklarla ilgi isteyen, hasadi da kisa araliklarla yapilan urunleri yetistirirken Cukur Bostan’da daha az ilgi isteyen, hasadi bir veya birkac defada yapilabilen urunleri yetistirmeyi dusunuyorum. Zeytinlik de yapisi geregi oyle.

      • Okan A. dedi ki:

        Yanıtınız için çok teşekkürler. Bizim arazimiz de yüksek irtifada, dolayısıyla özellikle yağ üretimi için yakın ve daha alçak bölgelerde bir zeytinlik planımız var sizin gibi. Yanıtınızda üzerinde durduğunuz noktalar zeytinlik için arazi seçerken bize yol gösterecek ana unsurları işaret ediyor. Geleceğe dair yol haritamızı daha belirgin kıldınız.

  4. taslibahce dedi ki:

    Rica ederim; dilerseniz zamani geldiginde buldugunuz zeytinlik uzerine de konusabiliriz almadan once. Su ana kadar farkli konumlardaki ve ozelliklerdeki pek cok zeytinlikte hem bakim hem de hasat deneyimim oldu, istekleriniz ve amaclariniz dogrultusunda beraberce degerlendirebiliriz; kisacasi yardimci olmaktan mutluluk duyarim…

  5. sinan özlem dedi ki:

    Su üzerinden yolu açıp, tarih, kültür, kentleşme, (kentleşememe) göç, ekolojik değerlere uzanan güzel bir anlatım daha. Ya bişey diycem, komün kurup bize de kamon desenize siz.Eminim çok kişi gelir 🙂 Kaleminizden dökülenleri aynı sıklıkta bizimle paylaşmanız dileğiyle.. Her şey gönlünüzce olsun.. ( Bu arada arazi alırken danışacaklar listesine beni de yazın)

  6. sinan özlem dedi ki:

    Son olarak bölgede yaşanan 5,5 büyüklüğündeki depremden umarım etkilenmemişsinizdir.

  7. Zekiye dedi ki:

    Sevgili Taşlıbahçe;
    Gerçekten bu yazınızda oradan oraya savrulduk 🙂 ama tabiiki her zamanki gibi çok güzeldi. Eskiden sadece radyo varken, radyo tiyatrolarının saatini beklerdik,sizin yazılarınızı da o hevesle bekliyorum.
    Bu ara Back to Eden diye bir sisteme kafayı takmış durumdayım, bir çeşit malçlama. Toprağı çıplak bırakmama prensibi esas. Budama v.b. elde edilen ağaç yongaları kullanılıyor, su kullanımında da etkili olduğu ifade ediliyor.
    Saman, tahta yonga, kompost, yeşil azot bağlayıcı bitkiler yabanileri baskılamakta ve toprağın canlanmasında etkilidir diye bir çok yazı okudum. Toprağı sürmeyip zenginleştirme. Bu sene deneme yapmak istiyorum. Sizin de görüşünüzü almak istedim.
    Saygılar,sevgiler

  8. taslibahce dedi ki:

    Tesekkurler 🙂

    Bahsettiginiz sistem, teknikler kulaga iyi geliyor, aslinda malc malzemesi bulabildigimiz oranda bizim de uyguladigimiz seyler. Topragi surmeme ozellikle funguslarin yasamsal dongusu, bocekler, solucanlar vb seyler icin, yani topragi donusturen, canlandiran canlar icin dogru yol. Yalniz, bunu yaparken sikismayacak, havasiz kalmayacak alanlar yaratmak ve toprakta yasayan canlilarin yasamsal dongusu icin uygun besin ve uygun fiziksel ortam yaratmak gerekli.

    Kolaygelsin…

  9. Burcu Çelebi dedi ki:

    Olağanüstü bir yazı olmuş. Baştan sonta keyifle okudum. Ellerine sağlık dostum!

  10. özlem öğdür dedi ki:

    Merhaba yazılarınızı severek takip ediyoruz ve hayallerimizdeki bir çok şeyi yapmış olduğunuzu gördükçe biz de mutlu oluyoruz. Bu yıl artık biz de birşeyler yapmalı en azından küçücük bir bahçede tohum takasından tohum alıp çoğaltabiliriz,paylaşabiliriz ve teorikten pratiğe geçmek gerekli diye düşünürken ağaçlar netin tohum talep süresini kaçırdığımızı üzülerek farkettik. Şimdi tohum bulabilmek için bir sonraki yılı mı beklemeliyiz yoksa başka yerlerden temin edebilir miyiz? İşlerinizde kolaylıklar ve bereket diliyorum…

  11. taslibahce dedi ki:

    Merhaba, tesekkurler.

    Artik bu yil oyle yaparsiniz. Amaciniz aldiginiz tohumdan ayni bitkiyi elde etmekse yerli (atalik) tohumlar satan birkac site var. Herhangi bir yerden ambalaji icinde tohum alacaksaniz uzerinde f-1 veya “hibrit” yazmiyorsa onlar da standartlasmis atalik cesitler veya seleksiyonlarıdır.

  12. Zekiye Aytemur dedi ki:

    Sevgili Taşlıbahçe;
    Yeni yazılarınızı, bahçenin son durumun , sallantılarla aranızın nasıl olduğunu merak ediyoruz.
    Sevgiler,saygılar

    • taslibahce dedi ki:

      Sağolun, iyiyiz 🙂

      Bu aralar hem kendi budama işlerimiz hem de arkadaşlarınkiyle vakit hızla geçiyor. Sallantıları uzun zamandır hissetmiyoruz; devam ediyorsa da bize kadar gelmiyor herhalde.
      Bahçe işleri devam, etrafını çevirme, fidan dikme, budama, gübreleme, tohumlama, fideleme…

    • Zekiye dedi ki:

      Sevgili taşlıbahçe zeytin ağacının altında ara tarım olur mu? Olursa ne yetişebilir? Siz boş alanı nasış değerlendiriyorsunuz?

      • taslibahce dedi ki:

        bizim zeytinlikte sulama imkanımız olmadığından ara tarımına girmedik. sulanmadan, baharda gelişip yaz başı hasat edilebilecek ürünleri de rekabete girmemeleri için düşünmedik. zeytinliğin ve ekeceğiniz diğer şeylerin ihtiyacını karşılayabilirseniz, zeytin hasadına kadar hasadı yapılacak, yani zeytin hasadını engellemeyecek pekçok şeyi düşünebilirsiniz.

  13. g.c. dedi ki:

    Bahçenize ırgat almaz mısınız?

    Yukarıda da belirtilmiş, komünleşme ve ihtiyaçları yeniden gözden geçirip bizi gerçekten mutlu edecek doğaya yönelmeyi başarabilmeyi ümit edenlerden olsam da daha yolun çok başındayım. Sizler ise bana attığınız adımlar ile takip edebileceğim çok güzel izler bırakmaktasınız. Yazmayı bırakmayın, bir dinleyeniniz.

    • taslibahce dedi ki:

      sağolun 🙂
      bu aralar yazmaya fırsat olmuyor, aksamları da erkenden yatagı boyluyoruz. destek işi nedense hep ertelediğim bir sey. biraz daha zamanı var gibi. yavaşladıktan sonra, biliyorum orantı ters ama böyle 🙂

  14. Güven .. dedi ki:

    Burada yazdıklarınızı (yaşadıklarınızı) blog a ortadan bir giriş yaparak; (daha doğrusu başka bir linkten yönlendirme ile) okumaya başladım. Okudukça heyecanlandım. Bloğun başına ilk yazılarınıza döndüm. Bitmesin diye yavaş yavaş, cümle cümle okudum. Siz evi yapmaya başladığınızda bende yoruldum; çatı akınca bende sinirlendim; çiçekleri görünce bende sizinle dinlendim. Yazdıklarınızı okudukça memleketimin o puslu, güneşli ve yağmura durmuş dağları üzerinde bir tur attım sanki.
    Teşekkür ederim. Cesaretiniz için, toprağa olan tutkunuz için, isteyip de yapamadıklarımı sizin yazdıklarınızı okuyarak iş yerimin penceresinden süzülüp çıkarak; sanal da olsa bana yaşattığınız için.
    Bilginizi, bilgilenme – araştırma isteğinizi takdir ediyorum.
    Yazları evinizinden gördüğünüz denizin (körfezin) karşısında bir sitede kalıyorum. Sizinle mutlaka tanışmak isterim.

    Sevgiyle kalın..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s