Yazdan Kalan -2014 yaz & sonbahar-

Hazırladığımız yatağa diktiğimiz sebzeler İstanbul’a geldiğimiz on günlük süreçte sulanmamıştı; geldiğimizde bitkiler halen yaşıyordu ve yeşilliklerinde de gözle görünür bir azalma yoktu ancak son günlerde çiçeklerini dökmüş ve yeni meyve bağlamamış görünüyorlardı. Bunun sonucu olarak on gündür toplanmayan bolca domatesi, biberi, bıraktığımızda küçücük olan ve bu esnada olgunlaşan patlıcanları, devleşen sakız kabaklarını topladıktan sonra bir süre günlük hasadımız epeyce azaldı. üç hafta kadar sonraysa her şey tekrar yoluna girdi.

Çukurkültür olarak isimlendirdiğim yatağın su tutma kapasitesi bir kez daha testten tam puan aldı çünkü karşılaştırma yapmak için geleneksel yöntemle dikmiş olduğum fidelerin halleri oldukça kötüydü, sulamaya başlayınca onlar da kendilerini hızlıca toparladı.

Yatağın gelişim aşamalarını birkaç fotoğrafla anlatmakta fayda var. Aşağıda mayıs başı yazlık fideler(çoğunluğu domates, az miktarda biber, patlıcan ve kadife, fesleğen, petonya gibi destek türleri) henüz dikilmişken. Yan taraftaki baklalar o sıralar hasat edilmemiş:

1-bahçe-14

Temmuz başında her şey yolunda, bilhassa domateslerin gelişimleri iyi, ancak sırığa alma vakti geçmiş, orada olamadığımızdan bir iki gövde halinde yetiştirme şansını kaçırdık; her bir domates ahtapot gibi pek çok kola ayrılmış ama her birinde de meyveler dolu ve ilk meyvelerini kızartmak üzereler. Yalnızca iki kökte bu kolların bir kısmını sırıklara almayı denedik, daha aşağıda bir fotoğrafları var. Gerçi bu yıl amacımız farklı. Olabildiğince müdahalesiz bir sezon olsun istiyoruz. İnsan elinin değmediğinde iyisiyle kötüsüyle neler oluyor? Görmek istediğimiz bu. Bu yıl böyle olsun. Hasatta da, zararlıların zararlarında da, sıcakta kimi bitkilerde görünen kalsiyum eksikliğinde de izleyici olduk. Önümüzdeki yıl neyi niçin yaptığımızı bilmek için izlediğimiz yol böyle.

2-bahçe-14

Temmuz ortasından itibaren hasat almaya başladığımız sebzeler yukarıda bahsettiğim nedenden dolayı ağustosun ikinci yarısı ürünlerini azalttılar ancak sonra yeniden yoluna girdi her şey. Hazırladığımız yatakta domatesler sayıca üstün oldukları gibi boy pos bakımından da üstündüler, aslında “üstün” yeterince açıklamıyor durumu; onlar, yanlarında, etraflarında ne varsa hepsini gölgede bıraktılar, ezip geçtiler.

Onları oturak olarak bırakacağımızdan aralarındaki mesafeyi 80-90cm arasında tutmuştuk ancak bu yatak susuzluğa karşı iyi bir çözüm olmuşken bitkileri fazlaca şımartmıştı. Bizim de ilk yıl hiçbir şeye müdahale etmeme kararımız bu durumu destekledi. Haliyle domateslerde bir budama işlemine girmedik; onlar da fırsat bu fırsat diyerek işe koyuluverdiler. Her biri birkaç m2 yer kapladı, hatta biri tam olarak 4 m2’ye yayıldı. Bu durumda ürünleri toplama amacıyla yatağın etrafında bıraktığımız yürüme yolları dahil her yanı kapladılar. Dolayısıyla özellikle eylül ayından itibaren hasat işlerimiz oldukça komikti. Birimiz balkona çıkarak yukarıdan kızarmış domatesleri görüyor ve yerdeki cangılda domates arayan diğerine iki adım sağa, üç adım ileri gibi komutlarla domatesleri bulduruyorduk.

3-bahçe-14

Deneme ve biraz da yer kazanma amaçlı her kolunu sırığa aldığımız domateste kabul etmeliyiz ki ürünleri görmek te toplamak ta çok daha kolaydı;

4b-bahçe-14

Kolay olmasına kolaydı ama oraya ulaşabildiğimizde:

4-bahçe-14

Ekim ayına geçmeden evvel böceklerden de biraz bahsedelim. Daha önce temmuz ayındaki yazıda aşağıdaki fotoğrafı “böceklerden zararlı olduğunu bildiklerimize dahi dokunmuyoruz” diyerek eklemiştim. Bu yıl, yukarıda da bahsettiğim gibi bilinçli olarak bahçedeki problemlere müdalele etmiyoruz. Bunlara böcekler de dahil.

Pis kokulu bir böceğin (Nezara viridula) yavrucukları bunlar. Genellikle toplaşıp hep beraber bir domatese üşüşüp besleniyorlar. Beslenmeleri de domatesin -veya ilgi alanlarına giren başka bir meyvenin- özsuyunu emmek şeklinde oluyor. Aşağıda sarımsı beyaz lekelerin nedeni onlar. Beslendikleri domateslerde emdikleri yerler lekelendi ama sorun yalnızca kabukta değildi, kabuk altından içlere doğru inen, özsuyu çekilmiş, sertleşmiş süngerimsi bir dokuya neden oldular. O sıralar epey küçüktüler ve yalnızca tek bir bitki üzerindeydiler; tüm temmuz ayı boyunca da aynı bitkide konakladılar:

5-bahçe-14
Ağustos ayında ise büyüdüler, renkleri de yeşile dönmeye başladı; sonraki süreçte ise tamamen yeşillendiler ve bir bitkiden diğerine uçarak da gitmeye başladılar. Bu arada Ağustos sonlarında ikinci jenerasyon ortaya çıktı ve tek bir bitki yetmeyince yatağın diğer bitkilerine de yayılmaya başladılar; ekim gibi de üçüncü jenerasyonla birlikte işgal devam etti.

Verdikleri zararın oranına gelince; İlk başlarda hiç dert edilmeyecek bir miktar ancak eylül ve ekimde ürünün % 20’sinde bu böceklerin neden olduğu lekeler vardı. Gerçi domatesler lekeli de olsa süngerimsi dokuyu kestikten sonra geriye kalan kısımları her zaman kullandık, yani zarar aslında % 5’e ulaşmadı bile. Bu durumda ticari olarak büyük bir problem olabilecek bu böcekler bunları dert etmeyenler için çok da büyük bir problem sayılmazlar. En azından bizim için bu böyle.

Gelecek yıl ne olur bilinmez. Bu hesaplanabilecek bir şey değil, popülasyonun artması veya azalmasının pek çok kestirilemeyen faktörü var. O nedenle sezon başında sayılarında bir önceki yıla göre artış görürsek toplamak, yok etmek gerekebilir. Peygamber devesi gibi avcı böcekleri de gördükçe buraya getirebilir ve desteklerini alabiliriz ama ne kadar etkili olurlar bilmem. Bir tanesi uzunca bir süre burada konaklamıştı ancak sayılarında artış veya diğerlerinde bir azalış göremedik veya fark edemedik. Bu böceklerin bir özellikleri de onlara yaklaştığımızda, dokunmak istediğimizde hep beraber kendilerini bir anda aşağıya bırakıyor ve bizim mikro ormanımızda kayboluveriyorlar. Nedense bu davranışları hoşuma gidiyor, güldürüyorlar beni…

6-bahçe-14

Evin üst yanındaki yatakta da domatesler vardı, oraya kiraz domates, sarı ve kırmızı armut domatesleri dikmiştik ancak arkalarına yığılı duran kışlık odunlara çiviler çakıp ipler gerdirmiş ve onları buralara yönlendirip bağlamıştık; dolayısıyla beraber oldukları diğer sebzeler daha rahat gelişme alanlarına sahip oldular. Patlıcan, biber, pepino ve kadife çiçekleri. Bu arada aşağıdaki kadifeler fide olarak diktiklerimizin tohumlarından çıkanlar:

7-bahçe-14

Buradaki patlıcanların tohumu da diğer pek çok tohumumuz gibi Alakır’dan geldi; bu çeşit o yörenin yerli bir çeşidi, alıştığımız patlıcanlardan daha ince ve uzunlar, çoğunluğu 30 cm’yi geçmişken bazıları 40 cm’yi de geçti biraz:

8-bahçe-14

Bu patlıcanların uzun ince halleri aşağıda karşılaştırmalı olarak daha belirgin. Fotoğraf ekim ayındaki ortalama günlük hasat. Ekim ayında bilhassa domateslerde bir patlama oldu, havaların iyice soğumaya başladığı kasıma kadar da devam etti.

8b-bahçe-14

Ve mısırlar, fasulyeler. Mısır, fasulye ve kabak Amerika yerlilerinin birlikte yetiştirdikleri ürünler. Mısır, fasulyeye sırık görevi görürken kabak da büyük yapraklarıyla fasulye, mısır ve kendisi için toprağı gölgelendiriyor, nemini koruyor. Onları diktiğimiz yer kabaklar için uygun değildi; yayılmacı huylarından dolayı sebze yatağına yakın bir yere dikmek istemedik kabakları. Üçüncü kardeşi bırakıp yalnızca iki kardeşin tohumlarını yan yana ektik. Ekim için geç kaldığımızdan dolayı (temmuzun ikinci haftası) fazla ekmedik, bir deneyelim dedik. Fasulyeler oldu, kuru fasulye olarak birkaç yemeklik fasulyeyi hasat ettik ancak mısırlar gayet iyi gelişmişlerken tam olgunlaşma zamanlarında soğuklar geldi, yetişemediler, daneler dolmadı; ne güzel de büyümüşlerdi:

10-bahçe-14

Bu arada kabakları bilhassa oturak sebzelerin yakınına dikmememizin doğru karar olduğunu gösteren bir haylaz da aşağıda; kökü 9 m ileride, taa oralardan yollara düşmüş, narın altına ulaşmış, gölge diye beğenmemiş, biraz pırasaları sıkıntıya sokmuş, devam etmiş, mersinlerin, adaçaylarının arkasında ne var diye meraklanıp oradan da bir bakıvermiş, bakarken de kabaklarını esirgememiş:

11-bahçe-14

Kabakların sarı çiçeklerini çok uzun zaman kıskanarak izleyen, “ben bir açayım da siz o zaman görün” diyen yerelmaları da başka bir güzellik. Eylülün ikinci haftası bu güzelim çiçekleriyle önümüzdeki yıl onlara daha fazla yer ayırmamız konusunda bizi kandırdılar ki planımızda buydu zaten. Bu arada boyları tam üç metre oldu ancak ekimin ilk haftasında ortalığı dağıtan bir fırtına onları da yatırıverdi, hırpalandılar haliyle ama bağladık, düzleştirdik sonrasında.

12-bahçe-14

Eceabat’ın yerli bir karpuz çeşidini ekmiştik; iki kök vardı, biri olmadı, biz de bakamadık aşağıda ve uzakta olduğu için, kurudu; diğeriyse gayet keyifli. Bir kökte iki karpuz bağlayabildi, ikisi de lezzetliydi ve o eski karpuz kokusuna, tadına sahiptiler. Karpuzların kırmızı, şekerli ve sulu bir meyveden ibaret olmadıklarını, kendilerine has bir tada, kokuya, aromaya sahip olduklarını da hatırladık yıllar sonra. Kabuklarıysa oldukça kalındı, olsun, biz onları böyle de seviyoruz.

13-bahçe-14

Yaşam ve tarım faaliyetleri başlayınca, sağdan soldan kendi kendine biten, “siz uğraşın viyollerle, saksılarla boşu boşuna” der gibi kendilerini gösterenlerden biri de aşağıda:

14-bahçe-14

Geç çıktığı için olgunlaşamayan bu karpuza benzemedi aşağıdaki kendi kendine çıkan Kırkağaç kavun; sararmış halini fotoğraflamadım ama iyi gelişti, o da geç çıkmıştı oysa:

15-bahçe-14
Aşağıdaki darı ise nereden geldi hiçbir fikrim yok. Darı getirmedik, kullanmadık, ekmedik. Muhtemelen kuş dışkısının bir ürünü:

16-bahçe-14

Rokalardan ve baklalardan bir kısmı da firarda. Yaban otları arasında kendilerine yer açabilen iki asi kardeş. Beraberce gayet güzel yeşerdiler, serpildiler. Hiç birine dokunmadık tohuma kaçsınlar ve daha da aşağılara ulaşsınlar diye.

17-bahçe-14

Ve muhtemel bir salata artığından katmerlenen bir yaşam. Kompostta çimlenmiş bir domates tohumu temmuz ortalarında filizlendi ve büyüdü, meyve verdi…

18-bahçe-14

Öyle birkaç tane de değil, küme küme; uzun bir müddet topladık. Pazardan aldığımız hibrit bir çeşit olabilir; kabuğu kalın, sert bir domates, tam marketlik. Her ne kadar tercih etmesek de böylelerini misafirimiz oldu, hoş geldi, sefalar getirdi. Hibritlerin de özlerine dönmeleri mümkün tabii. Yalnızca zaman gerekir, nesilden nesile geçmişlerini hatırlar onlar da.

19-bahçe-14

Bu ise kendi çıkmış bir domates değil. Yetiştirdiğimiz fidelerden diktiğimiz pembe domates. Yukarıdakiler gibi her yana dal budak vermeyişinin nedeniyse “su”. Onu bir deney olarak birkaç set aşağıya diktik ve bakmadık. Hiç sulanmadı ama merdivenlerin dibinde olduğundan kimi zaman döktüğümüz sulardan o da nasiplendi, hatta eylül sonlarında gölgesinde otlar dahi bitmeye başladı. Ona su vermeyişimizin sonucunda o da bize uzun zaman domates vermedi, buna karşılık yaprakları ve gövdesi ise gayet güçlüydü.

20-bahçe-14

Kardeşleri el bebek gül bebek temmuz ortasında meyvelerini kızartmışlarken bu yaban çalısı aynı şeyi Eylül ayının ortalarında yapabildi. Zaten çok uzun zaman çiçekler meyveye dönüşmemişti, ağustos ayında muhtemelen bizim fark edemediğimiz iklimsel döngülerle değişen ısı ortalamaları çiçeklerde meyve bağlanmasına müsaade etmiş, o da bağlamış ve ilk meyvesini ancak eylül ortasında kızartabilmişti:

21-bahçe-14

Bu fotoğraf ise yukarıdakinden tam bir ay sonra çekildi. Aralarda topladıklarımız dışında son ürünleri de ekim ortasında aldık, bir daha da vermedi. Renkleriyse pembe domatese pek benzemiyor ama üst yarıları böyleyken alt yarıları pespembeydi; güneşin bir etkisi olsa gerek:

26-bahçe-14

Gelelim dev domateslere. Onlar da pembe, kasım başlarındaki halleri, sonra tam kızarmaya başlayacakken kopardık bir kısmını İstanbul’a gelirken. Tam ortada olanı tarttık, tam 765 gr geldi. Belki onu geçenler de olmuştur sonrasında, bilemiyoruz. Gerçi artık zorlanmaya başlamışlardı kasım ayı itibariyle. Soğuklar hem büyümelerini, hem de kızarmalarını ketliyor ama ekim ayındaki serinlik ise tam aksine büyümelerini oldukça teşvik etmişti; daha önce görmediğimiz kadar bol sayıda ve irice domatesler hep ekim ayındaki serin havaların ürünü oldu.

27-bahçe-14-

İki üç günde bir bu civarda hasat aldık yaklaşık kasım ortalarına kadar; kimi turşuluk, kimi yemeklik oldu, geriye kalanlar da sos. Ama yemekten ötesi bu bizim için. Yeşille kırmızının aşkı bu. Birbirlerini yüceltedururken yeşil ve kırmızı bize de yalnızca yemek değil, bakmak, keyif almak, ruhumuzu da beslemek düşüyor. Aslında yavaş yavaş fark ediyoruz ikisinin aynı şey olduğunu veya aynı şey olduklarında değerlerinin arttığını tıpkı kırmızı ve yeşil gibi; yan yanayken fark ediyoruz ne denli güçlü olduklarını; onların birbirlerine karışmaları, lapalaşmaları değil, yan yana birlikte ve bir kasede bir olmaları güzel…

Şehirde ayrılan her şey birleşiyor yavaş yavaş. Dolaysız yaşamın nimetleri bunlar. Yaşamak için kazanılan parayla alınan tatlar değil, yaşamak için yaşamak bu… Henüz o kıvamda veya sezişte, duyuşta, duruşta değiliz henüz ama daha bir duruluyor sular…

28-bahçe-14

Yeşille kırmızının aşkı gibi şiirsel, yaşamak için yaşamak gibi büyük laflar etmişken belki alakasız olacak şu kabaklar. Ama ne güzellerler. Yaz boyunca tazeyken tükettiklerimiz de oldu; buradakiler ise tohumluk ve kışlık olarak beklediklerimiz.

Aşağıda birbirinden farklı görünen pek çok formda kabak varsa da aslında yalnızca dört çeşit var. Sakız kabakları belli, uzun ve düzgünler, turunculu yeşilli minik balkabakları da kendilerine has şirinlikte ve aynı görünüşteler, onlarla yaklaşık aynı boyda ve yaklaşık aynı formda olan yeşilimsi küçük kabak ise tohumdan ektiğimiz ancak ilk meyveleri döküldükten sonra geç kalan meyvesini büyütemeyen kabağın yavrucağı; geriye kalan diğerleri ise tek bir çeşit olmasının yanında tek bir kökten olanlar. Diğer kabaklarla hibritlenme riski böceklerden dolayı varsa da bu farklı farklı meyveler vermesi öğrendim ki onun bir huyuymuş. Tek bir kök üzerinde yaz boyunca 12 meyve verdi. Kimi düzgün, uzun, kimi top gibi, kimi yarım ay şeklinde, çoğu ise kuğu gibi ince boyunlu ve koca gövdeli. Yarım ay gibi olanı en irisi oldu. Uzunluğu 80 cm. Tohumunu gönderen arkadaşlar adına “helvacı kabağı” demişlerdi ancak onlara kimden ve nereden geldiğini hatırlayamadılar. Biraz “naturel kabak” denilen çeşide benziyor ancak o çeşidi yetiştirmediğimden emin değilim. Neyse, lezzetli, hızlı pişen bir balkabağı.

29-bahçe-14

Biricik narımız bu yıl geçen yıla göre iki katı meyve verdi. Daha önce yazmıştım, inşaat sırasında bir kısım kökleri uzunca bir müddet açıkta kalınca birkaç yıl hiç meyve vermemiş, sonrasında, yani duvar örüp kökler toprağa kavuşunca da 22 narla “tekrar merhaba” demişti. Bu yıl da tamı tamına iki katı, 44 narla “keyfim yerinde” dedi. İnsan ister istemez “önümüzdeki yıl 88 olur mu acaba?” diye aklından geçiriyor ama sanmam, belki daha sonra…

30-bahçe-14

Tam bir yıl önce diktiğimiz hurma birkaç meyve yapmıştı ancak güçlensin diye yalnızca birini bıraktım. Aslında onu da alsam daha iyiydi ama merak işte. Fidancılar genellikle sürgün gözü olan kalemler yerine bol meyve gözlü olanları aşılıyorlar ki küçük bir saksıda bile fidanlar alımlı olsun; sonra da gelişemiyor doğru düzgün zavallılar. Meyve ve tohum oluşturmak bitkiyi epey yoran bir iş. O nedenle böylelerini bir süre meyveden kurtarmak, güçlerini toparlamalarına yardım etmek gerekiyor genellikle.

31-bahçe-14

Nar gibi, hatta nardan daha da fazla zarar gören bir inşaatzede de ancak bu yıl “tekrar merhaba” diyebildi. Hafriyat sırasında koca bir kaya yuvarlanmış ve bu fidanı kırmıştı. Kırılan yerleri düzgünce kesip macunladığımda geriye eğilmiş, yana yatmış bir kütük kalıvermişti; sonraki yıl sıfırdan yeni sürgünler verdi, deli gibi her yandan sürdüler, dolayısıyla her yıl inceden bir seyreltme yaparak toparlamaya çalıştık ve geçen zaman içinde (üç buçuk yıl) yeniden meyve verdi bu yıl ilk kez. Hem de ne vermek, üzüm gibi salkımlar yaptı mübarek. Kendisine “domat” denilen bu çeşit zeytin yalnızca tek bir ağaç arazide. Diğerleri hep küçük yağlık çeşitler. Oysa bu gayet iri, etli bir çeşit. Tekrar hoş geldin diyoruz.

32-bahçe-14

Sevgili ahlatımızdan hiç bahsetmemiştim sanırım. Arazinin alt taraflarında yaşayan, onu gören hemen her köylünün “aşıla bu deliyi” dediği bir deli armut o. Armutların mütevazi atası. Onu aşılamayı düşünmüyorum ancak sağda solda yavruları var, kimileri aşıya geldi, onlardan ikisini aşıladık bu yıl, birazdan bahsederim.

33-bahçe-14

Mevcut ağaçlar ve fidanlardan başka bu yıl geçen yıllara nazaran daha fazla sayıda ve çeşitte fidan diktim ekim ve kasım aylarında, aşağıdaki hurma da onlardan biri; ne de olsa artık buradayız ve bakabiliriz onlara…

34-bahçe-14

Meyve veren biricik narımız bir “devedişi” iken nar çeşitlerini de biraz arttıralım dedik. İki “zivzik narı dikmiştik”, iki tane daha vardı elimde, onları da diktik; aşağıdaki de “hicaz narı”. Tadı devedişine göre mayhoş, taneleri daha küçük. Ondan başka bir devedişi daha diktik.

35-bahçe-14

Ve çok uzun zamandır düşündüğümüz, istediğimiz ama bir türlü cesaret edemediğim mandalina. Dikmeye cesaret edemeyişimin nedeni köyde pek çok kişinin deneyip de yaşatamadığı bir ağaç oluşu. Kuzey Ege’de 460 m rakım bu ağaçlara uygun değil ama her aşağıya indiğimizde yanlarından geçtiğimiz mandalina bahçeleri aklımızı çelip dururken daha fazla dayanamadık. Turunca değil de üç yaprağa aşılı olanı sorduk, soruşturduk, bir fidanlıkta bulunca da aldık. Üç yaprak (Citrus trifoliata) kimi botanikçiler tarafından tüm turunçgillerin atası kabul edilen dikenli mi dikenli bir şey. Sağlam, dayanıklı bir çalı. Anaç olarak seçildiğinde soğuklara ve kurak koşullara turunç anacından daha iyi dayanıyor. Elimde mandalina fidanıyla birlikte arazide pek çok tur attıktan sonra evin bir set altına, rüzgardan korunaklı, kuytu ve aynı zamanda güneş alan, bakılması da kolay bir yere, yani olabilecek en iyi yere diktik. Burada da olmazsa bir daha denemem, umarım yaşar, meyve bağlar…

36-bahçe-14

İncirleri biraz arttırmayı düşündüğümden kendi incirlerimizin köklü dip sürgünlerinden birini diktim; bir de yediveren incir fidanı diktik. Yediverenle ilgili kimi soru işaretleri var kafamda. Bu çeşidin ünlendiği bölgelerde erkek incirler yok. Zaten onlara da ihtiyacı olmayan, döllenmeden meyve yapan bir çeşit ve bu nedenle de erkenci. Haziran sonu gibi meyvelerinden ilk mahsulü olgunlaştırmaya başlıyormuş. Bakalım, göreceğiz. Son olarak da Bursa siyahı fidanı edinmiştim, onu da diktik,   Aşağıdaki Bursa siyahı, sofralık, diğer çeşitlere göre hasattan sonra tazeliğine daha fazla muhafaza edebilen bir incir:

37-bahçe-14

Ve dutlar. Dutlara da ayrı bir merağım var. Karası, moru, akı, ekşisi, tatlısı… Olabildiğince çeşit toplamak istiyorum yerimizin müsaade edebildiği kadar. Aşağıdaki ekşi kara veya buralarda kanlı kara denileni. Toplaması zor, dalından kolayca ayrılmıyor, bu esnada da toplayanın her yanını kırmızıya boyuyor ama aroması muazzam lezzette. Aynı çeşitten iki fidan diktim. Biri Eceabat’ın bir köyündeki ihtiyar bir duttan alınan kalemle aşılanmış (aşağıdaki), diğeri de bu bölgenin yerlisi. Onlardan başka bir Eğin dutu, beyaz, kurutmaya uygun, bir Avustralya dutu, aroması ve verimi iyi yalnız soğuklara hassas olduğu söyleniyor; bakalım kışı nasıl geçirecek, sorun olacağını sanmıyorum. İki fidan da Pakistan dutu var. Aroması ekşi karayı andıran, görünüşü ise duttan çok kara bir tırtıla benzeyen upuzun bir dut türü. Merakla bekliyorum gelişimlerini.

38-bahçe-14

Burada fotoğrafı olmayan bir muşmula, kayısı, ayva, zeytin ve üvez de Taşlıbahçe’nin yeni sakinlerinden.

Bir de civardaki üç ayrı meşe türünden (Mazı meşesi, palamut meşesi, saçlı meşe) topladığım 20 kadar palamudu arazinin üst kısımlarına ektim. Bu bölge hemen altı kayalık olan, meyve yetiştirmeye pek uygun olmayan bir yer. Meşeler burada tutunabilirse hiç olmazsa yapraklarıyla toprağı ve daha aşağıdaki meyve ağaçlarını beslerler diye düşündük. Bunun yanında doğal bir kuşak da oluşmuş olur yıllar içinde.

Aşağıda yere çakılmış çıtalar onların yerini gösteriyor; yerlerini bileyim ki otlar biçildiğinde yanlışlıkla biçilmesinler, tabii çıkarlarsa. Selviler ise gayet iyi durumdalar. Burada görünenleri ve diğer pek çoğunu iki buçuk sene kadar önce dikmiştik.

39-bahçe-14

Son bir iş olarak da aşı yapıldı. Kendi çıkan bademlerden birine kayısı, meyveleri hiçbir şekilde yenmeyen dört yabani eriğe bu bölgede uzun zamanlardır aşılanan dört ayrı çeşit erik, iki ahlata da yine bu bölgenin iki yerli çeşit armudundan aşılandı. Aşağıdakileri de ben aşıladım; ilk kez aşı yaptım, umarım tutar.

40-bahçe-14

Ve böyle geçiverdi önce yaz, ardından sonbahar… Yazdan kalanlar aklımızda. Şu an İstanbul’da, oradan ve onlardan ayrıyız. Bu kez hiç özlemediğimiz kadar özlüyoruz Taşlıbahçe’yi. Bir hafta kaldı, göz açıp kapayıncaya geçer…

Reklamlar
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

8 Responses to Yazdan Kalan -2014 yaz & sonbahar-

  1. çiğdem dedi ki:

    sizin yazılarınızı okudukça buralardan kaçasım geliyor 🙂

  2. Lal Oktem dedi ki:

    Volkan Öğretmenim yolladığınız tüm fotoğraflar birbirinden güzeldi.Bizde okulla Selanik’e gittik.Çok eğlenceliydi törenlerden tavernalara her yere gittik.😊

    Sent from my iPad

    >

    • taslibahce dedi ki:

      Canım benim; gezinizin iyi geçtiğine de, bloğu takip etmene de çok sevindim. Arkadaşlarına, öğretmenlerine çok selam söyle, iyi bak kendine 🙂

  3. yasemin dedi ki:

    Elleriniz dert görmesin.. Bunca ağaç dikerek şu dünyaya öyle güzel bir iyilikte bulunuyorsunuz ki..

    • taslibahce dedi ki:

      Sağolun Yasemin hanım; umarım daha yeni başlıyoruz; aslında daha önceleri çocuklarla beraber binlerce fidan yetiştirip dağıttık, diktik, baktık. Çok yakında aynı tempoya ulaşmak için sabırsızlanıyorum 🙂

  4. Emel Çelik dedi ki:

    Yine keyifli bir yazı, yine çok güzel fotoğraflar. Domatesin üzerindeki o minik böcekleri bile sevdiriyorsunuz bize 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s