Yaban Güzeldir -Nisan-Mayıs 2014-

1-manzara-14

Baharın coşkusu öyle sarmış ki buraları insan idrak etmekte zorlanıyor. Dağ taş aynı aynı olmasına da bu dağı taşı örten toprak, suya doymuş ve ilk sıcaklarla ateşi başına vurmuş gibi, coşmuş, kaynamış, yeşil yeşil taşmış. Bambaşka bir yere dönüşmüş yeryüzü. Ön planda hardal otları sarı çiçekleriyle kabarırken ardıçların kahve-yeşil tonları, zeytinlerin gri-yeşilleri, çimenlerin taze sarı-yeşilleri, gölge düşmüş yerlerin mavi-yeşilleri, mor-yeşilleri… Her biri kendine münhasır bir yeşil olmuş…

3-çiçek-14

Dolaştığınız ve yakından baktığınız vakit ise orada ufak tefek sarılar, beyazlar…

4-çiçek-14

…burada morlar, beyazlar, pembeler… Buradaki morlara biraz daha yakından bakarsak…

5-çiçek-14

Yanlarından geçip gittiğimiz çok şeyin durup da bakmasını bilince ne güzel olduğunu fark ederiz. Durmak ve bakmak. Bir fiğ bitkisi olabildiğince uçarı haliyle yükselmiş ve çiçeklerini açmış; çiçekler de ne güzel çiçekler…

6-çiçek-14

Diğer yanda ise mavi-morlar arasında sarılı, pembeli burçaklar veya gazal boynuzları(?) Fiğ ve burçak; pek çok “Vicia” türü bu isimlerle anılır ve bölgeden bölgeye de burçak fiğ, fiğ de burçak olabilir. Bunun yanında Gazal boynuzları da bazı fiğlere benzerlik gösterir. Anadolu vicia türleri bakımından zengin. 60 küsur tür var; yakın akrabaları olan, görünüşte de, işlevsellikte de birbirine benzeyen daha onlarca tür var.

7-çiçek-14

Dolayısıyla bizim burada da birbirine benzeyen, en azından yakın akraba olan on küsur türe arazinin hemen her yerinde rastlıyorum. Zaman olsa da fiğleri, burçakları, gazal boynuzlarını tanıyabilsem. Yukarıda görünen bu güzel sarı çiçek hangisidir emin olamıyorum. Bir tür Gazal boynuzu (Lotus sp.) gibi görünse de belki bir Hippoccrepis, belki bir Coronilla, belki de ince yapılı bir Astragalus… Büyük olasılık bir tür Coronilla ama tohum zarflarını da görmek lazım; yalnızca çiçek ve yapraklarıyla tanım koyabilmek şu an için zor, emin olacak kadar tanımıyorum.

Daha önceki yazılarda da ara sıra bu baklagillerden bahsetmiştim, topraktaki konumları itibarıyla ortak noktaları köklerinde azot bağlayabilmeleri; bu özellikleriyle toprağa iyi gelen çayır bitkileri. Yukarıda saydıklarımdan başka, etrafta çeşit çeşit üç güller de var aynı özelliklere sahip olan. Dikkatimi çekmedi ama daha başka türler de olabilir. Tüm bu bitkiler meracılıkta, çayır ıslahında, yemcilikte, yeşil gübrelemede kullanılan bitkiler.

Yeşil gübreleme amacıyla yetiştirilenler yeşilken biçilerek toprağa karıştırılıyorlar genellikle ama biçilmeden bırakıldıklarında dahi faydalılar. Bilindiği gibi bu bitkiler köklerinde bağlanan azotu kendi ihtiyaçları için kullanıyorlar; doğal olarak tohuma kaçtıkları vakit bu azotun çoğunu kullanmış oluyorlar ve sonrasında da sıcakların gelmesi ve yağışların kesilmesiyle kuruyorlar. Peki o halde, biçilmeden bırakıldıklarında bu azotun toprağa ve diğer bitkilere, canlılara faydası nasıl olabilir diye bir soru gelebilir insanın aklına; benim de gelmişti zamanında.

Çıkardığım sonuç: Azot toprağa karışmasa bile, bu bitkiler, gelişmelerinde gerekli olan kendi azotlarını bulabildikleri için topraktaki inorganik besin maddelerini diğer bitkilere göre daha iyi bir şekilde kullanarak her türlü besi maddesini barındıran organik bedenlerini -azot sayesinde- geliştirebiliyorlar. Dolayısıyla azot fakiri bir toprakta, birim alanda, diğer bitkilere göre daha fazla organik madde oluşturarak -bu maddeler ayrışarak toprağa karıştıkça- toprağı bu yönden de besliyorlar.

Henüz çiçekteyken biçildiklerinde ise köklerdeki azottan maksimum yarar sağlanıyor ve bu kullanılabilir formdaki azot diğer bitkilerin ve mikroorganizmaların işine yarıyor… Biz öyle yapmıyoruz, yalnızca fidanların etrafını açmakla yetiniyoruz; geri kalanları ise kuruduklarında  yangın tehlikesine karşı biçiyoruz; bu sürede de tohumlarını atmış olduklarından çayırın zengin yapısı devam ediyor. Biçtiğimiz ve yatırdığımız kuru gövdeler ise azot bakımından değilse de içerdikleri diğer besi maddelereri bakımından sonbaharla gelen yağmurlarla birlikte ayrışarak toprağa dönüyorlar.

Belki ileride araziyi bölümlere ayırarak her yıl bir kısmını yeşilken biçer, toprağı en iyi şekilde beslerken, diğer bölümlerin de doğal çeşitliliğinden yararlanabiliriz; zamanı gelince…

8-çiçek-14

Yine bir mor güzellik. Bu kez fiğ de değil, burçak ta. Kendisi arap sümbülünün (Muscari sp) gelişmiş hali. Ne kadar gelişse de yerden bir-iki karıştan fazla pek yükselmiyorlar.
Kimi çiçekler böyle, yanlarından geçip gittiğimiz güzellikler onlar; durup ta keşfettiğimizde hazine bulmuş gibi sevindiriyorlarken kimileri de görmeden geçip gitmemizin mümkün olmadığı, göz dolduran, göz doldurdukça keyiflendiren çiçekler, aşağıdaki de öyle bir şey:

9-çiçek-14

Şimdiye kadar baktığımız çiçekler, Allah için, hepsi güzel; ama bu güzelliğe ne demeli? Ne olduğunu bilen var mı? Dikkatli baktığınızda bilhassa uç kısımları ipucu veriyor, bir zamanlar bir moda dahi olan “glayör”ün pembe çiçekli yabanisi (Gladiolus illyricus). Kültür türleri kadar iri ve gösterişli değilse de kesinlikle daha zarif.

10-çiçek-14

İnsanın “yabani” demeye dili varmıyor. Yaban, yabani… Gerçi bu sözcükler bendeki anlamlarını değiştireli çok oldu ama genel kullanımda, Farsçadan gelen bu sözcük bize, bizim dışımızda kalanı, insani olmayanı, kaba saba, güçlü ve vahşi olanı çağrıştırıyor ve böyle bir zarifliği anlatmada sanki yetersiz kalıyor.

Yine de, tüm bu çağrışımların önünde durabilen “yaban çiçeği” de bir kavram olarak derinlerde bir yere dokunuyor; vahşi, içten, rüzgara karşı yürüyebilen, yağmurda keyifle ıslanabilen, etrafını umursamadan katıla katıla gülen yanımıza. Kimimizde körelmiş, kimimizde uyuyor veya uyanıyor, kimimizde ise almış başını gidiyor…

11-çiçek-14

Yine bir yabani güzellik; bir tür “yaban gülü”. Yaban güllerinin çoğu daha basit görünüşlüyken buradaki bir başka; kültür formlarının atalarından olmalı kendisi; sonbaharda çiçeklerden geriye kalan kuşburnu da kültür formları gibi topluca. Sınır bölgelerde sık sık hem bu türe, hem de diğer birkaç türüne rastlıyoruz yabangüllerinin…

12-çiçek-14

Buralarda herkesin toprağı bir diğeriyle ağaçlar, çalılar ve sarmaşıklarla ayrılıyor. Yine burada “Avlu” denilen bu iç içe girmiş bitkiler aleminde yaban güllerinden sonra en göz alıcı çiçeklere sahip olanlar da tesbih ağaçları (Sytrax officinalis). Akdeniz ikliminin ulaştığı hemen her yerde rastlayabiliriz onlara. Buranın da yerlilerinden. Sık dallı, genellikle 3-4 m kadar boylanabilen, nadiren 5 metreyi geçen bu ağaççığın beyaz küpeleri var.

Adana’nın dağlık bölgelerinde dolaşırken bir yörük köyünde bu çiçeklerden reçel yaptıklarını öğrenmiştim. Buradaki yörükler henüz bilmiyorlar. Bir de tohumlarının içindeki kimi maddelerin zararlı konumundaki tırtıllara karşı etkili olabileceğiyle ilgili çalışmalar mevcut. Sıraya koyduğum konulardan biri; bu bitkiyle ev yapımı ilaçlar denemek isterim.

13-çiçek-14

Araziyi aldığımızdan bu yana ellenmemiş, yaralanmamış toprağın çiçeklerinden küçük bir kısmıydı yukarıdakiler; evin olduğu yere çıktığımızdaysa buradaki hafriyat toprağı üzerine gelip yerleşen öncü birliklerin halleri daha bir başka. Arazinin aşağılarındaki bazı türler burada görünmezken, burada görünenlerden bazıları da oralarda görünmüyor; kimileri ise her iki tarafta da buradayız diyor.

Evin yan tarafı böyle, uğraşsam, didinsem böyle güzel bir bahçe yapabilir miydim pek emin değilim. Belki güzel olurdu da böyle sağlıklı, böyle kendinden emin olamazdı sanırım.

14-çiçek-14

Papatya, farklı cinsleri ve türleri varsa da benzerliklerinden dolayı hepsine birden papatya diyerek işin içinden çıktığımız çiçek; “kır çiçeği” denildiğinde akla ilk gelen çiçek…

15-çiçek-14

Yine bir “kır çiçeği” klasiği, gelincik (Papaver sp). Bu ne zariflik, bu ne üflemeye bile gelmezlik; bu nasıl kırmızı. Siyah kırmızıya nasıl yakışırmış görün demiş ve boynu bükük goncasını açıvermiş. Hem evin civarındaki dolgu veya ezilmiş, sertleşmiş toprakta, hem de arazinin her yerinde görünüyorlar ama en fazla burada, evin çevresindeler. Birazını topladık, gölgede kurutalım da rahatlamak istediğimizde demleyerek bir güzel içelim dedik.

16-çiçek-14

Yakından da bir bakalım ve fazla söze gerek yok diyerek başka bir tanıdığa geçelim…

17-çiçek-14

Arazideki bulunuşlukları gelincikle aynı olan bir çiçek ama onu bir çiçek olarak değil de yaprakları yenen bir ot olarak biliriz, sevgili ebegümeci (Malva sylvestris).

18-çiçek-14

Geçtiğimiz kasım ayında yerden bitme marula benzer bir şeydi; köyden Çolak Sami gördü de “Bunu koruyun, bi yeriniz ağırdığında kaynatıp yapıştırın” dedi. Şimdi büyüdü, bir metreyi geçti, dallarını da iri iri çiçeklerle süsledi. Araştırdım, ban ban otu veya yalnızca ban otu imiş (Buradaki tür şifai özelliği olan türlerden “kara ban otu”: Hyoscyamus niger).

İçerisinde uyuşturucu maddeler olduğundan çoğunlukla harici, bazende dahili yollarla alınarak şifa özelliğinden faydalanılırmış. Uygun olmayan dozlarda alındığında zehrilenme vakalarına da sıklıkla rastlanılmış. Çiçeklendiği sırada toplanan yaprak ve köklerden hazırlanan ev reçeteleri varsa da ve harici yolla kullanılanlardan birini deneyeceksem de burada şimdilik yazmıyorum. Denedikten sonra bahsederim.

19-çiçek-14

Bu da bir tuhaf çiçek. Karga otu (Lysimachia atropurpurea). Küçük filan da değil, irice bir şey. Bu türünden emin değilsem de sarı çiçekli daha başka bir türünün şifai özellikleri biliniyor.

20-çiçek-14

Doğası gereği burada olan çiçeklerden bir kısmını göstermişken bu da nereden çıktı? Roka değil mi bu? Evet roka (Eruca vesicaria subsp. sativa ), tohumdan kendi kendine çıkmış, diğer yabanilerin arasında kendine yer de bulmuş. Ekim ayında tohumlarını serptiğimiz sırada o tohumlardan bir kısmı rüzgarla olsa gerek dağılmışlar ve orada burada çıkıvermişler.

Ektiğimiz rokaların hepsi tohumda şu aralar; bunun anlamı da şu: Bundan böyle rokalara arazinin değişik yerlerinde rastlama şansımız epey yüksek; nazik değiller, el bebek gül bebek bakıma da ihtiyaçları yok; doğaya güzel ve kolay bir geri dönüş yapabilme yetileri var. Böyle devam ederse belki yeniden yabani formuna dönerler birgün. Severiz biz böylelerini. Bizim kendi adımıza da yapmak istediğimiz bu zaten.

21-çiçek-14

Bu da kaçak rokalarımızdan birinin çiçekleri.

21b-çiçek-14

Rokalardan bahsetmişken rokaları çok sevmiş olan bu çiçekten de bahsedeyim biraz. Ama haklısınız, çiçek nerede ve rokayı seven çiçek ne demek? Öncelikle, bu gösterişsiz sap, güzel çiçekler açmasını da biliyor.

21c-çiçek-14

Bu mevsim otlar bel hizasında olunca onlar da böyle kuytu güzelleri oluyor. Işığa ihtiyaçları yok mu da böyle kuytularda açıyorlar? İşin rengi değişiyor. O, ışığa ihtiyaç duymayan, ışık olsa da onunla ne yapacağını bilmeyen, bu ışığı sentezleyerek enerjiye çeviremediği için de onun bunun sırtından geçinen bir asalak aslında. Asalakların en güzeli.

22-çiçek-14

Genellikle ilk saptan sonra diğerleri de ard arda çıkıveriyorlar. Bilimsel çevrelerde ismi orobanş (Orobanche sp.), köylüler ise ona canavar otu derler, köy göçüren derler, bakla kıran derler. Bizim buralarda ise sanırım en tatlı ismi vermişler: “tavşan ayağı”. Pek çok bitkiye musallat oluyorsa da bazıları özellikle ilgisini çekiyor. Anladığım kadarıyla roka da bunlardan biri.

23-çiçek-14

“Emeç” adı verilen emici köklerini avına geçirerek ondan besleniyor ve böylece büyüyerek çiçekler açıyor, nihayetinde de tohumlarını dağıtıyor. Arazinin pek çok yerinde rastladım kendilerine. İlgimi çeken ise şu oldu; canavar otu zararı olarak bahsedilen şey bu bitkinin musallat olduğu bitkilerin güçten düşmesi ve ürün miktarının düşmesi veya kalitesinin azalması. Rokaların bulunduğu alanda üç canavar otuna rastladık ve musallat oldukları rokaların üçü de diğer rokaların hem boyda hem de gövde kalınlığında neredeyse iki katıydı. Bu bilgiyi nereye koyacağımı bilemedim, elimde hoplattım zıplattım bir yer bulamayınca da topu buraya attım. Şayet tesadüf ise büyük bir tesadüf diyelim.

24-çiçek-14

Bu eflatunlar da ada çayı (Salvia officinalis). Bu küçük çalımsı bitkiler de Taşlıbahçe’nin yerlilerinden, dağ taş dolu ancak fotoğraftakini biz dikmiştik. Çayı gibi hem yapraklarının akdenizli yeşili hem de çiçeklerinin eflatunu mutfağa yakın olsun dedik.

25-çiçek-14

Yine bizim diktiğimiz bir bitki. Bilhassa yaprakları, bildiğimiz lavantalarınkinden farklı bir tür (Lavandula dentata), yurt dışı isimlendirmelerini Türkçeye çevirsek “Fransız lavantası” veya “saçaklı lavanta” olarak adlandırabiliriz. Lavantalar ne kadar çoğalsa o kadar iyi, insan ne bakmaya, ne koklamaya, ne de sevmeye doyamaz. Şifai özellikleri de cabası. Diğer lavantalarımız ise haziranda açarlar artık.

Ve çiçeklerle ilgili bu yazıyı buraların yabanisi olmayan konuğumuz lavantayla noktalamış olayım. Bu mevsim açtığı halde fotoğrafını çekmediklerimi ve burada yer veremediklerimi de başka bir zaman konuk edeyim, sözüm olsun…

Reklamlar
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to Yaban Güzeldir -Nisan-Mayıs 2014-

  1. asmalıtepe dedi ki:

    Evet hem de ne güzeldir yaban..Bakınız ne sulayanı ne budayanı ne itimam göstereni, coşturucu sıkanı ne de onlarla övüneni var onların. Onlar yaradanın yardımıyla kendi kendini bulmuş garibandırlar. Ne güzel tesbit etmişsiniz; Onların farkında olma zahmetini bile göstermiyoruz, hatta onları ot sayıp çiğnediğimiz bile çok oluyor.

    Onlar ki ne güzeller ne müstesnalar ki; Onların kıymetini biz insanlığa hizmet eden Bal Arıları bile bizden iyi biliyor. Rabbim onların da çiçeklerin de kıymetini bilenlerden etsin herkesi..Farkındalıklarımızı artırsın…

    Anlatım ve çekimler muhteşem. Kaleminize, elinize ve yüreğinize sağlık.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s