“Bizi Bu Güzel Havalar Mahvetti” -Nisan-Mayıs 2014-

1-nisan-14

Bu kez baharın son gösterisine geldik, hoş geldik, hoş bulduk. Yeşiller, allar, morlar sarmaş dolaş. Kimi oradan fışkırmış, kimi buradan dökülmüş, kimi usulca açmış, kimi çılgın gibi… Bir de yağmurlar, bulutlar, gök kuşakları, tam unutmuşken güneş…

Şubatta hazırladığımız sebze yatağından (çukurkültür) haberleri “bakla” konusuyla harmanlayarak ayırdım.

Göğün türlü hallerini ve yeryüzüyle diyaloglarını, danslarını ve ha bire değiştirdikleri kostümlerini de ayrı bir yazı olarak ayırdım.
Baharın bin bir yeşil tonunu ve bin bir renk çiçeklerini de ayrı bir yazı olarak ayırdım.

Geriye kalan kimi işler ve gözlemlerimiz de bu yazının konusu oldu. Sonrasında diğerleri de gelir peşisıra.

Önce bir tarım klasiği “buğday”:

3-nisan-14
Evin yan tarafında çiçeklenmiş yaban bitkilerinin arkasında dik dik yükselen yeşil bitkiler bizim minyatür buğday tarlamız veya tarlacığımız.

4-nisan-14
Eskiden buralarda ekilen ancak artık unutulan yerli bir buğday çeşidi olan “karakılçık” tohumlarını yeniden yetiştiren bir arkadaşımdan aldım. Deneme mahiyetli küçük bir alana serptik; ziyaretimize gelen köylüler “iyi boylanmışlar, bizimkiler yarı boyda kaldılar” gibisinden şeyler söylüyorlar. Yetiştirmede özel bir çabam olmadı, ezilmiş sert zemini çapalayarak serptik tohumları.

5-nisan-14

Diğer buğdaylara nispeten boylu ve daneli oluşlarını yerli tohum olmalarına bağlıyorum. Bu kış sonbahar ve kış kurak geçince diğer buğdaylar kalakalırken bu coğrafyanın elinde büyüyen çocuklar böyle boylanıyorlar.

6-nisan-14
Buğdayların büyümesinden böyle keyif alırken bu güzelim sarı çiçekli hardal otlarından da haliyle büyük bir keyif alıyoruz. Görünüşleriyle, biraraya gelişleriyle sarıyı yüceltiyorlar. Taze yaprakları haşlama usulüyle salata olarak da kullanılabiliyor.

7-nisan-14
Hafriyat toprağının atıldığı alt setleri böyle kaplamışlar. Aralarına ise yalnızca birkaç devedikeniyle ebegümecini almışlar. Buna şaşırmadım, diğer bitkileri baskılayan alleopatik bitkiler bunlar. Ebegümeci gibi birkaç bitki ise anlaşılan baskı filan dinlemeyenlerden. Gerçi aralarına girmeseydim varlıklarından haberdar bile olmazdım, az sayıda ve boynu bükük haldeler. Aralarına girme nedenim ise aşağıdaki fotoğrafta:

8-nisan-14
Bu güzelliğe niye ve nasıl kıydım? İlk sebebi yangın tehlikesi. Boyları 1 m ila 1.5 m arasında değişen bu ot deryası kuruduklarında yangına en hassas ortamı oluşturuyorlar. Buraya tekrar gelene kadar da kurumuş olacaklarından orakla biçtim, parçalara bölerek birkaç uzunca yığın haline getirdim. Bu yığınları daha sonra kompost sürecinde kullanabilirim; şimdilik böyle kalsınlar dedim.

Bu arada da baskılayıcı özelliği olan bitkilerin artıklarını kompostta değerlendirmek ve bu kompostu sebze yataklarında kullanmak ne kadar doğrudur, baskılayıcı kimyaları da ayrışma esnasında dönüşüp yok oluyor mu veya ne kadar beklemek gerekiyor, ebegümeci gibi bu bitkilerin baskılayıcılığından pek etkilenmeyen sebzeler var mı? Bu gibi soruların cevaplarını da araştırırım bir dahaki gelişe kadar. Bu arada göründüğü gibi aralarından bazılarını ise tohumluk bıraktım; yok olmalarını istemem.

9-nisan-14
Ot biçme işi hardal otlarıyla bitmedi. Dikmiş olduğum fidanların etraflarını da açtım. Bu iş zor oldu çünkü otların boyunu aşan fidanlar çok azdı; hemen hepsi otların arasında kaybolmuş, görünmez haldeydiler. Yukarıda da bir örnek var. Burada bir andız fidanı var; peki görebilen var mı?

10-nisan-14
İşte burda! Gerçi biraz “Cöö!” der gibi duruyor, böyle diken diken… Andız ağacı (Arceuthos drupacea). Toroslarda dolaştığım zamanlar sevdim onu; Eğirdir Orman Fidanlığı’nda ilk kez üretildiler Cemal Hazin Gültekin’in çabalarıyla. Bir gün Eğirdir’e gittiğimde otobüsle taşıyabileceğim kadarını hediye ettiler sağolsunlar. Üç andız daha var. Bunlar Kazdağları’nın ilk andızları. İnternete baktığınızda andızların –bilimsel ismi de verilmiş halde- Kazdağları’nda bulunduğuna ve yerel halkın bunlardan istifade ettiğine dair bilgilere raslasanız da inanmayın. Buralarda ve bilhassa kuzey bakılarda “andız çamı” denilen ağaç bir endemik olan “Kazdağı göknarı”ndan başkası değil. Toroslar yoluyla buraya gelen Türkmenler, Yörükler andızı unutmuşlarsa da adını yaşatmışlar.

Bizimkilere dönelim. Aldığımda iki yaşındaydılar, şimdi yaklaşık beş oldular. Terbiyelerini bozmamak için hiç birine bir damla su vermedim. Boylarında pek bir değişiklik yoksa da aşağıya çalıştıklarını düşünüyorum; kökleriyle yeterince derine inerek kendilerini sağlama aldıklarında işler değişiyor. Akrabası olan ve doğal ortamlarında zorlu koşullarda tutunabilen selvilerde de bunu gözlemledim; ilk yıllar yavaş gelişiyorlarsa da sonrasında şaşırtıcı bir hızla boylanabiliyorlar.

Buraya diktiğimiz andızlar erkek midir, dişi midir, kimi erkek kimi dişi midir şu an için bilmiyoruz. Her iki cinsiyetten de olmalarını, şifalı kozalaklarını da görebilmeyi umuyoruz. Pekmezi biraz buruksa da sağlam bir pekmezdir doğrusu.

Biçme işine devam edelim:

bakl
Bu bakla ormanını da biçtik. Bu yatak için planlarımız başkaydı, yaz sebzelerine ayırdık burayı; henüz çiçekte olan baklalar ise azot bağlama seviyelerinin en üstündeydiler.

12-nisan-14
Kökler ve köklerdeki azot bezeleri toprakta kaldı, hem toprağın yapraklı katları bu kökler sayesinde parçalandı, hem de kullanıma hazır formdaki azot diğer sebzelerin, bitkilerin, ayrıştırıcı bakterilerin kullanımına bırakıldı.

Kenardakilerden bazılarını bırakıp biçilenlerin yerine domates, biber, patlıcan ve uygun yerlere de kadife çiçekleri, petonyalar ve fesleğenler diktik. Sebzeler bizim yetiştirdiklerimiz ama çiçekler ve fesleğenler öyle değil. Fidanlıktan aldım; nasıl olacaklarını göreceğiz. Bu çiçekler ve sebzelerimiz uzun bir zaman doğanın insafına bırakıldılar ama buna da biraz hazırlıklılar. Henüz çok küçüklerken dışarıya alıştırdım onları. Bünyeleri sağlam.

13-nisan-14
Yataktaki pembe domateslerden biri… Fidelerimizi mikoriza (Kök mantarı) karıştırdığımız suyla aşılayarak diktik, arkalarından da can sularını EM-A (Aktif haldeki etkin mikroorganizmalar) katarak verdik.

Mikorizalar ve Etkin mikroorganizmalar için söylenecek, anlatacak, yazacak çok şey var. Yalnızca şunları yazmakla yetineyim: Öncelikle bu mantarlar ve mikroorganizmalar sağlıklı bir toprakta bulunurlar. Toprağın işlenmişliği ve sentetik gübre ve diğer kimyasallarla bozulması oranında da yok olurlar. Toprak dediğimiz alem ise mineraliyle, mantarıyla, bakterisiyle, kurduyla, solucanıyla, börtü böceğiyle, şusuyla busuyla bir bütündür. Bunları eklemedeki amacımız da bu bütünlüğün bir eksiği, gediği kalmasın diyedir.

Biliyorum ki bu yatağın hazırlanmasında yararlandığım, getirdiğim, serptiğim orman kaynaklı maddeler fazlasıyla mikroorganizmayı barındırıyordu. Farklı bitki altlarından aldığım ve yapısını bozmadan, dağıtmadan dikkatlice getirmeye çalıştığım ve yatağa yerleştirdiğim toprak parçalarında türlü türlü mikorizalar da vardı yine çok büyük olasılık. Bunlara karşılık muhtemelen kimi patojenleri de getirmemiz kuvvetle muhtemeldi.

Fideleri dikerken eklediğimiz farklı türde mikorizaların bir karışımı ve yine birbirinden farklı işlevleri olup her biri yararlı olan 80 küsur mikroorganizmanın bir karışımı olan EM-A içimizi rahatlattı. Çünkü yararlı organizmaların toprağı bitkiler yararına işleme, dönüştürme, bitkilere besin sağlama gibi özelliklerinin yanında patojenleri baskılayabilme özellikleri de var. Bir ara yalnızca buradaki kaynaklarla çalışmayı amaçladıysam da dayanamayıp bunları ekledim.

Katıksız, yani yalnızca civarımdaki malzemelerle yetineceğim deneyimi önümüzdeki yıla erteledim. Gerçi büyük ölçüde gerçekleştirdim zaten. Sonuçlar bakla için iyiydi ancak ölçütümüz bakla değil. Şimdikiler için nasıl olacağını göreceğiz. Asıl merak ettiğim şeylerden biri de sıcaklar bastırdığında su tutma kapasitesinin ne olacağı. Bunu ölçebilmek için sağda solda aynı çeşitleri ektiğim kontrol alanları oluşturduk. Sulamalarını da aynı miktarda yaparak sonuçları değerlendirdiğimizde aşağı yukarı bir fikrimiz olur.

14-nisan-14
Bu kontrol alanı dediğim yerler de öyle kontrollü montrollü, bilmiş bilmiş yazdığıma bakılmasın, kalan fideleri değerlendirmek için hızlıca hazırladığımız yerler. Yatağa sığmayan sebzeleri bahçedeki uygun yerlere böylece yerleştirmiş olduk. Bir fide için 35-40 cm derinliğinde ve genişliğinde çukur açtık, çıkan toprağı yanmış keçi gübresiyle harmanlayarak doldurduk ve fideleri diktik. Gübreyi biraz da üzerine serptik.

15-nisan-14
Kadife çiçekleri arasında böyle küçük yapılı olanlar ilk tercihim, kınalı olanlardan da ektik ancak henüz tomurcuklar açılmadığından bir sürpriz yaparlar mı emin olamadık. Abartılı, ponpon karakterli olanlardan ise pek hoşlanmıyorum, her yer onlarla dolmuş; yine de deneme amaçlı bulduğum her çeşitten birer, ikişer diktim. Buralarda kadife çiçeğine “bahçe çiçeği” diyorlar. Bahçe dedikleri de “sebze bahçesi”.

Kadife çiçeklerinin gözle görülmeyecek kadar küçük kök nematodalarını uzaklaştırıcı etkisini bilmeseler de bu çiçeğin bir şekilde sebzelere iyi geldiğini fark etmişler ve ona bostanlarda yer vermişler. Pek çok yerde görünen bir uygulama. Nematodlarla ilgili yazmak istediğim başka bir yazıda hem kadifeyi hem de diğer bazı çiçekleri, yöntemleri paylaşma niyetim var. Şimdilik atlıyorum.

16-nisan-14
Hazırladığımız sebze yatağının tek coşturduğu baklalar değildi; aslına bakılırsa baklalarda çok da olağanüstü bir fark görmedik ama yatağın hemen dibinden çıkan ve köklerini de yatağa uzatan bu tek kök ebegümeci 1 küsur metre boya ve yaklaşık 1.5 m ene ulaşan bir azman olmuş. Keyfi o kadar yerinde ki çiçek açmaya bile tenezzül etmeyecekmiş, yine de birkaç tane lütfedip açmış.

Bitkilerin genel davranışı bu yönde. Şartlar iyi ise tohum vermek yerine kendilerini geliştirmeye ağırlık verirler. Ne de olsa bu güzel şartlarda az tohum bile hayatta kalabilir. Oysa zor koşullarda olsa tohumların çoğu çimlenmeden yok olacağından tohum sayısı, dolayısıyla da çiçek sayısı artar.

Yataktan uzakta olanlar hiç bir şekilde bu cüsseye ulaşamadıkları gibi pembe çiçeklerini patır patır açıyorlar. Bu bilgi, sebze yatağı için de bitkilerin ihtiyacından fazlasını hazırlamamak gerektiğini söylüyor ki misal azot fazlası meyve sayısını düşürdüğü gibi kalitesini, yarayışını, yani bize yarayan maddelerin miktarını da düşürüyor ve hatta zararlı hale bile getirebiliyor; bu yönde çalışmalar mevcut. Her şeyin uygun kıvamı; ne az, ne fazla; bitkiyi tanımak, isteklerini karşılamak ama hediyelere boğup da şımartmamak…

18-nisan-14

Birer kök sakız kabağı ve acuru da küçük yatağa yerleştirdik.

17-nisan-14 Bu küçük yatakta birkaç bakla, soğan, enginar, kenarda biberiyeler, bir tarafta ebegümeci, kadife, fesleğen, kabak ve acur. Bakalım bu derneğin üyeleri nasıl anlaşacak…

19-nisan-14
Balkabaklarını ise arazinin sınır taraflarına aralarında dört metreden az mesafe bırakmadan diktik. Çukurlarını da yine yukarıda domates örneğindeki gibi hazırladık.

Fotoğraflarını çekmeyi unuttuğum birkaç kök kavun ve karpuzu da aynı şekilde uygun gördüğümüz yerlere diktik.

20-nisan-14

Biraz da fidanlara bakalım bakmasına da nasıl? Buralarda bir yerlerde mersinler vardı, birinin üst dalları görünüyor, zakkum var dı, o boydan kurtarmış, orada duruyor, biberiyeler de kenarda kalmışlar, buradalar; adaçayları diğer yanda, soğanlar kimbilir hangi arada; hurma nerede? Onun da üst dalları görünüyor. Burası da bir biçilse ortaya çıkacak her şey dedik ve biçtik. Sonrasında fotoğrafı çekmeyi unuttum ama herkesin keyfi yerinde. Soğanlar baş yapmış, kırdık ve kavurmasını yaptık, anlatırım başka bir zaman.

21-nisan-14
Hurma meyvelerinin ise ilk emareleri görünmüş. Gücünü kendine versin diye hepsini koparmayı düşündüysem de ikisini bıraktım.

22-nisan-14
Zivzik narları ise gayet iyi görünüyor. İkisini diktim, birkaçını dağıttım, elimde birkaçı daha var, kasım gibi dikerim onları da. Bu narın övgülerine kapılım peşine düşmüştüm de nihayetinde açık köklü fidanlar halinde Şirvan’dan temin edebilmiştim. Siirt’in Şirvan ilçesi’nin Zivzik köyünde ve yakın birkaç başka köyde yetişen, soğuklara dayanıklı, taneleri iri bir nar çeşidi. Henüz meyvesini görüp tatmış değiliz, bizimkileri bekleyip göreceğiz artık.

23-nisan-14
İri, sarı, bal gibi eriğimizin dalları söğütler gibi sarkmış; ağaç yüklü bu yıl. Bir kısmını dayanamayarak can erik niyetine atıştırdık.

24-nisan-14
Mutfak kapısı önündeki erkek incirimizin alt dallarından iki sepet topladık. Hepsini toplasaydık göz hesabıma göre sekiz sepet çıkardı. Mis gibi incir kokulu reçeli çok güzelse de hazırlığı zahmetli. Yapan bilir. Bir kere yapan da her yıl yapmak ister.

25-nisan-14
Yazıyı sonlandırmadan bu şaşırtıcı güve kelebeğine de bir bakalım. Kelebek ve güvelerden pek anlamam ama böylesi az görünenlerden olsa gerek. Son zamanlarını yaşıyor olmalı ki hiç kaçmadı, halsizdi. Bir yere bıraktık kendisini, bir gün sonra yine aynı yerdeydi, sonrasında göremedik ama uçtuğunu sanmıyorum, kendisini bizden daha farklı bir şekilde seven birilerine yem olmuştur muhtemelen.

Sevmek derken, evet sevdik ama bu türün veya değil fark etmez başka bir güvenin tırtıllarını ise pek sevmedik; hani herşeyin yavrusu tatlı denir ya, sanırım pek öyle değil:

26-nisan-14
Evin hemen önündeki küçük Antep fıstığının üst dalları böyle tırtıllarla doluydu. Tüm yaprakları kemirmiş ve yok etmişler; yetmedi, bir iki gün içerisinde ince dallardan aşağıya inerek…

 27-nisan-14

…önce ağacın gövdesinde bir araya geldiler, gövdenin tamamı kaplansa ağaç yün hırka giymiş gibi olurdu; sonra buradan aşağıya doğru harekete geçtiler ve yandaki diğer ağaca yöneldiler ve üzerine çıkmaya başladılar, yapraklara ulaşmadan önce birkaç farklı yerde daha toplandılar ki aynı şeyin bu ağacın başına gelmesini de istemedim, dağıttım toplantıları. İyi mi yaptım, kötü mü, tartışılır.

Sonrasında araştırdım biraz. Ticari ürünlerden organik sertifikalı “Delfin WG” ilgimi çekti. Doğal bir böcek ilacı, daha doğrusu pek çok zararlı güve ve benzeri böceğin larva aşamasında hastalanmasına neden olan ve doğada da bulunan Bacillus Thuringiensis adlı bakterilerin paketlenmiş ve ürün olmuş hali. Doğal düşmanlara zararsız olduğu belirtiliyor ürünün açıklamalarında. İhtiyatla yaklaşmakta fayda görüyor ve incelemeye alıyorum.

Bir de arazinin sınırında bolca bulunan tesbih ağaçlarını inceliyorum (Sytrax officinalis). Bilhassa kızılçamlara musallat olan çamkese böceklerinin tırtıllarında etkili olduğu yapılan bazı çalışmalarla sabit. Bu tırtıllarda da işe yarayabilir. Daha başka böcekler için de ev yapımı ilaçları hazırlanabilir. Araştırmaya devam.

28-nisan-14
Geçen yıl tanıştığımız misafirler bu yıl da geldiler ama bu kez yuvalanamadılar, yatıya da kalmadılar, ara sıra içeriye girip bakındılar, birkaç tur attılar sonra yuvalanmak akıllarına yatmamış olacak ki yeniden çıktılar. Aynı kırlangıçlar mıdır, değil midir bilmiyoruz ama her gün pek çok kez bu ziyaretlerini yapıp durdular.

Kırlangıçlar gündüzlerimizi neşelendirirken bülbüller ise gecelerimizi huzurla ve bu huzura uyumlu bir keyif ve neşeyle sardılar. Gece vakti ötmeye başlayan bülbüller sabaha kadar şakıdılar. Gece uyandıkça bu seslerle yeniden uykuya dalmak… Bülbüller, güneşin güzel doğacağını, yarının güzel olacağının müjdesini verenler oldu…

DSC_9492
Ve böylece nisanın son günleri ile mayısın ilk günleri Taşlıbahçe’nin en coşkulu zamanlarını yaşayarak geldi geçti.

Şimdi aklımız fidelerde, gözümüz hava durumunda, yağmur var mı yağmur; yağdı mı yağmur, geliyor mu yağmur? Yağmur haberi derin bir “oh” sesiyle biterken yağmursuz geçen bir haftadan sonra “hımm, bir iki güne yağmazsa gitmek, sulamak lazım” diyerek geçiyor günler; hayırlısı…

Reklamlar
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

4 Responses to “Bizi Bu Güzel Havalar Mahvetti” -Nisan-Mayıs 2014-

  1. asmalıtepe dedi ki:

    Sayın taşlıbahçe denemeler çok güzel.Bitkilerin eksiklerini,ihtiyaçlarını birbirlerine tamamlatmak bizim gibi konuya uzak olanların anlatacağı dilden..Buğdayın cinsi beni taa çocukluğuma götürdü. Evet çok kullanılan bir terim’di. Karakılçık denen buğday cinsi o zamanlar neredeyse tek cinsti. Bir de henüz Türkiye’ ye iyilikmiş gibi getirilen Amerikan dedikleri -prinçte de vardı, hala var galiba- buğday cinsi. Acaba ta 60 yıl önce mi bozulmaya başlamıştı tohumlar diyorum. Onunçin bu organik ürün çalışmaları çok saygıdeğer. Gençlik bu farkındalığı kazanmalı. Ellerinize sağlık,

  2. taslibahce dedi ki:

    Sayın Asmalıtepe, “karakılçık” Çanakkale’nin yerli türlerinden, eğer aynı karakılçıktan bahsediyorsak Toroslar boyunca buralara yörüklerle gelmiş olması yüksek ihtimaldir. Siz gördünüz mü bu buğdayları? Olgunlaştığında başaklarının diğerlerinden çok farklı bir görünüşü var; bu başaklar şimdi sararmış ve kılçığı da kararmıştır, bir iki güne gidiyorum, ilk fırsatta gönderirim fotoğrafları. Aynı çeşitse sayenizde izini sürmüş oluruz…

    • asmalıtepe dedi ki:

      Bence aynı türdür.Bir isim benzerliği olduğunu sanmıyorum. Dediğiniz gibi bu tohum oralardan buralara da buralardan oralara da taşınmış olabilir. Yalnız kılçığını çocuk hafızamda tutabilmiş olmayabilirim de, hatta başağı görmemiş olabilirim ama buğdayını bizim aile tarhana ve bulgur için çok tercih ederdi. Buğdayı şimdiki buğdaylar gibi beyaz ve kusursuz görünmezdi biraz esmer bir buğday olurdu. Tabiiki genetiği bozulmadığındandı muhakkak. Şimdi; 50-60 yıl sonra bazan tarhanalık buğdayımı kendim alıyorum o buğdaya asla rastlamıyorum. İsmen sormadım ama cismen hiç görmüyorum.
      Ben de çıktığımda bir sorayım bakayım hala var mıdır.

      • taslibahce dedi ki:

        Buralarda da bilhassa bulgur için tercih edilen bir çeşitmiş zamanında.

        Taşınma işi muhtemelen oralardan olmuştur. Yörüklerin, Türkmenlerin ve Tahtacıların Toroslar’da dolaşmaları ve yerleşmeleri buralardan daha öncesine dayanır.

        Bir sorun bakalım cevap ne olacak. Şayet artık yoksa ve merak edenleri varsa sonraki yıllarda tohumluk göndeririz inşallah…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s