Ağır Aksak -Temmuz 2011-

1-temmuz-11Temmuzda sıcaklar arttı. Ağır işçilik daha da ağırlaştı. En güzel zamanlar mola zamanları. Çalışanlar, yorulanlar, meraktan gelenler, muhabbet…

2-temmuz-11
Temelden sonra sıra subasmana geldi. Bu iş için bölgenin yerli taşlarından olan mermer benzeri, su çekmeyen beyaz taşlar aldık ve böylece 70 cm yüksekliğinde olması planlanan subasmanın inşasına başlandı. Fotoğrafta, sağ yanda görünen iki göz oturma odası olacak. Bir önceki yazıda bahsetmiştim; burada toprakla bağı koparmadık; altı toprak ama sonra irice kayalar, mıcır, kum…

3-temmuz-11

… ve olası fare gibi istenmeyen misafirlere karşı çelik tel var. Sol yanda görünen boş göz ise mutfaktan yer kapağıyla girişi olan 1.5 m yüksekliğinde, 2.5 metreye 2.5 m genişliğinde küçük bir kiler olacak.

4-temmuz-11
Evet, taşlar ağırdı, hava sıcaktı, her şey ağır aksak ilerliyordu ama bu taşlardan bir köşe taşı vardı ki en zorlayanı da o oldu. İlerideki köşe taşından bahsediyorum; hayli ilginç; dikkatli bakıldığında uzun kulakları, henüz tüylerinden çıkamayan düğme benzeri minik boynuzları var ve bir o yana bir bu yana hareket ediyor, zıplıyor, koşuyor ama inşaattan hiç ayrılmıyor.

5-temmuz-11
Her gün sürüsünden ayrılarak yanımıza gelen bu oğlak pek çok kez taş altında kalma tehlikesi geçirdi. “Dur oğlak orda! Dur oğlak burda!” gibi bağırışlar sıklıkla duyulur oldu.

6-temmuz-11
İki hafta kadar her gün misafirliğe gelmesinin ardından en sonunda malzemeler için yaptığımız kulübeye kapattık, sonra da köydeki ahırında bağlı tutuldu da gelemedi. O da kurtuldu, bizde.

7-temmuz-11

Bu arada fotoğrafta görünen borular ise çamaşır makinesine ve banyo giderine ait. Eve üç ayrı gider hattı döşedik. Biri tuvaletten çıkacak su, ki ona “kara su” deniliyor; 100’lük boruyla sızdırmalı foseptiğe gidecek; banyodan ve çamaşır makinesinden çıkan su, ki ona da “gri su” deniliyor, 50’lik boruyla doğal bir arıtma sistemine gidecek, meyve ağacı sulamada kullanılacak; mutfak suyu ise kimine göre “gri”, kimine göreyse “kara” su; onu da ayrı bir sistem olarak ayırdık, o da 50’lik bir boruyla küçük bir arıtmadan geçerek yine meyve ağacı sulamada kullanılacak. Zamanı geldiğinde ve sistem çalıştığında daha detaylı olarak işleyişi anlatırım. Boru demişken, temelin etrafından da bir drenaj borusu döşedik ve ucunu alt sete kadar uzattık; buradan gelen su bir işe yarayabilir sonradan(?).

8-temmuz-11Su basman yarılanmışken ıslak zeminlerin şapı da atıldı. Ben de geri kalan taşları sahaya indirdikten, kimilerini kırdıktan sonra hafriyat toprağıyla oluşan tepeyi küçülttüm biraz; toprağın bir kısmını evin önüne, bir kısmını daha da aşağıdaki sete atıp biraz tesviye, sağı solu toplama, inşaat çöplerini temizleme derken subasman da bitti (yukarıdaki fotoğrafta henüz bitmemiş hali görünüyor) ve temmuz böyle geçti. Bu işlerden sonra inşaata havalar biraz serinleyinceye kadar ara verdik. Tatil bitti ve tekrar İstanbul yolları göründü.

HAYVANLAR BİLE İÇMEYO!

Bahsetmek istemesem de bahsetmeden yapamadığım bir şeyler daha var. İnşaattan başka ne yaptık sorusunun cevabı. Sıkıntılı ve insanın göğsüne basan cevaplar bunlar. Kazdağları’na musallat olan altın madenleriyle ve daha başka bir takım madencilik faaliyetleriyle ilgili toplantılar, gözlemler, ne yapmalıyızlar… Civar bölgede oturanlarla bir araya geldik, konuştuk, tartıştık, platform, dernek gibi oluşumlar planladık; hali hazırda olanları inceledik… Pek çok fikir çıktı ortaya. İlginç olan, aramızda maden mühendisi bir arkadaş ta var. Madenlerin korkunç ağırlığını daha fazla taşıyamayınca istifasını vermiş. Yapılan numaralar, izlenen şaşırtıcı yollar ve kanunsuzluklar, kılıfına uydurmalar, kandırmacalar… Hepsini ilk elden ve içeriden görmüş. ÇED toplantılarında madencilere her soru sorduğunda verecek cevaplarının olmayışları ve öfkelenip gevelemelerinin sebebi de bundan. İşletilen madenlere yaptığımız ziyaretler, madenlerin zararını görenlerle ve henüz görmeyenlerle tanışmalar, muhabbetler, yaşanan sıkıntılar, kandırılan ve “ah ben ne yaptım” diyen köylüler, “biz maden istemeyoz” diyen köylüler, “biz maden isteyoz” diyen köylüler, “onlar ister, onlara hediye aldılar” diyen köylüler, “muhtara para yedirdiler” diyen köylüler, “sularımız bulandı, içemeyoz” diyen köylüler, “hayvanlar bile içmeyo” diyen köylüler…

Ve ne olacak bu memleketin hali? Bugünün sefası, yarının cefasına gebe. Güçmüş, kalkınmaymış, ülkenin refahıymış… Hikaye; uzun hikaye, yılan gibi kıvrık hikaye, başı da, kuyruğu da kokmuş hikaye… Ama hayat devam ediyor, umut var yani; belki evde hasta yatıyor, belki şifasını arıyor, kimi diyor gücünü topluyor ve bir yandan sevgili hayat devam ediyor…

Reklamlar
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s