Ateş ve Çay -Şubat 2011-

Şubat ayı, iki hafta tatil demek, iki hafta tatil de soluğu toprakta almak demek. Bu iki hafta, eski ve yeni taş evleri anlamaya çalışarak, inşaat sahasını inceleyerek, planlar ve araştırmalar yaparak, biraz da fidan dikerek geçti.

İnşaat, bilmediğim bir dünya. Şanslıyım ki buradaki bir arkadaşım bu işlerden iyi anlıyor. Yardım edeceğini daha önce yazmıştım. Ekibiyle, bilgi ve deneyimleriyle, bağlantılarıyla tam bir paket yardım. Dolayısıyla kendi çapımda her ne kadar bu işleri öğrenmek için çabalıyorsam da yaslandığım dağ sağlam, içim rahat. Bahsettiğim arkadaşın herhangi bir maddi çıkarı yok bu işte. Buna karşılık bazı şartları var:

1- Bu ev “yazlık” bir ev değil, tüm zamanlı yaşanan bir ev olmalı.

2- Evin yapılacağı yerde ev sahibi önce bir süre kalmalı ve “hissetmeli”.

“Yazlık ev” fikri beni oldum olası rahatsız eder. Kimileri ölü yatırım diyerek bu işe karşı çıkarlar ancak ben yatırım olarak düşünmediğim için derdim başka. Onlar hayalet gibidir. Yılın bir-iki ayı yaşam enerjisiyle dolan, sonra terk edilen, yalnız kalan, soluklaşan, mutsuz varlıklar. Kaderleri bu. Diğer bir açıdan da inanılmaz bir tüketim, kaynakların savrukça kullanımı vb. Yok, benim istediğim hiçbir zaman böyle bir şey değil. Yani ilk şart tamamdır. İkincisine gelirsek seve seve.

DSC_2736

Aylardan şubat, şubatın da başı, yani en soğuk zamanlar. Rakım 450 ve bir çadırda bir başıma. Gece arkamdaki fıstık ağacına tüneyen bir baykuş ve çadırın etrafında dolaşıp duran meraklı tarla fareleri yalnızlık duygumu hemen yok ettiler, sağ olsunlar. Uyumadan önce yıldızlar altında, ateş başında, geceyi ve kendimi dinledim bir süre. Böylece ilk ocağın dumanı tütmüş oldu. Bu ilk dumandı. Ateşle aramızda on binlerce yıllık bağlarımız var; kelimelerle anlatılmayan ama derinden hissedilen bir bağ bu. Çıtırtılarla yanmaya başladıktan sonra ister istemez kilitleniyor insan, dalıp gidiyor ve düşünceler bir süre sonra yerini yalnızca sezgilere ve hislere bırakıyor… Velhasıl, tüm bu bağlar ve biraz da kendi hatıralarım, en azından benim için ilk ateşi, ilk dumanı gayet önemli bir hale getiriyor.

DSC_6001

Sabah olduğunda da ilk işim ateşi yenilemek oldu. Güneşin ışıkları doğudaki sırt dolayısıyla birkaç saat gecikmeli geldi. Ve tam dokuz buçukta evin olacağı yer parlayıverdi.

DSC_6011

Binanın köşe taşları arasında tüten ateş ve demlenen ilk çay. Bahçesine giden birkaç köylüyle beraber içtik, muhabbet ettik biraz. Burası güzel, sevdim ben buraları.

DSC_6005

Aşağıda bir fidanlıktan bir biberiye ile…

DSC_6009

…bir de defne aldım. Bakıma fazla ihtiyaç duymadıkları için seçtim onları. Çünkü su işini halledene kadar kanaatkar türlerle yetinmekten başka çare yok. Aslında kendi kendine yeten türler her zaman tercihim oldular, burada da olacaklar.

DSC_6007

Bu keçiboynuzu henüz bir buçuk yaşında. Kardeşini de 3 m kadar ilerisine diktim. Yediğim ve şekeri bol, tadı lezzetli birkaç keçiboynuzundan direkt olarak toprağa ektiğim yirmi kadar tohumdan yalnızca dördü çıkmış, biri cüce kalmış, diğer ikisi de büyümüştü. Bunlar o büyüyenler. Geçtiğimiz yaz başında ise farklı bir yöntemle 20 kadar fidan yaptım. Tohumların küçük bir engeli var, sıcak suya atılarak kolayca aşılıyor bu engel. Atıldıkları suda iyice şişen tohumları bir gün sonra ıslak pamuk üzerine alarak filizlendirdikten sonra saksılara diktim. Bu şekilde yaklaşık %80’i filizlendi, %60’ı topraktan başlarını çıkarabildi, %50’si ise sağlıklı büyüyebildi. Şimdi tek soru burada yaşayabilecekler mi? Geçtiğimiz yıl, o sırada çok küçük olmalarına rağmen kışı atlattı ikisi de, hiçbir sorun da olmadı ancak İstanbul’a kıyasla buranın kış geceleri daha ayazlı, sert.

DSC_6010

Bu selvi ise 14 yaşında. Yetiştirdiğim ağaçları her zaman bir yerlere diktim veya dikmek isteyenlere verdim fakat bu selviye bir sözüm vardı. Toprak aldığımda kendi ellerimle dikmek ve sonrasında da beraber olmak. Daha kısa zamanda bu işin olacağını düşünüyordum; kısmet bugüneymiş. Annemlerin terasında bir saksıda olduğundan boyu bunca yılda ancak 2 metreyi henüz geçebilmişti ki babam kargoda problem çıkınca yarım metresini kesmiş üzerinden. Selviler böyle durumlarda yeni bir tepe sürgünü geliştirirler ve gövde niyetine yükseltirler; yine de keşke kesilmeseydi. Yukarıda bahsi geçen arkadaşım bir ara araziye geldiğinde ise inşaat alanının civarına bir şey dikmememi istedi, ne olur ne olmaz diye; selvi bu durumda risk altında. Umarım bir şey olmaz. O aynı zamanda kız kardeşimin de selvisi. Bunca yıl o baktı, o sevdi. Ben de ziyaret ettikçe sözlerimi yeniledim durdum…

Burada fotoğrafı olanlardan başka, iki kocayemiş fidanını da arazinin sınıra yakın bir yerine yan yana diktim. Dedetepe çiftliğinden arkadaşım Erkan da açık köklü altı elma fidanı verdi. Uygun gördüğüm yerlere diktim ancak elmalar nemi seven ağaçlar, üstelik bunlar açık köklü. Su yok, burada olamıyorum genellikle, yani tutmaları zor; dayanamayıp aldım ve diktim; sanırım hata yaptım.

Bunların da dışında Küçükkuyu’da bir inşaat sahasında olduğundan kesileceğini öğrendiğim bir kızılçam fidanını arkadaşım Atalay’la birlikte söktük, kazık köküne mecburen zarar verdik, çok derine inmişti fakat yine de özenli bir şekilde araziye diktik. Boyu 120 cm. Köylüler görünce “Bu deli çam, akıllısını niye dikmiyosun?” dediler. Akıllı dedikleri fıstık çamı; delisi de kızılçam. Burada her şeyin bir delisi bir de akıllısı var: Deli erik – akıllı erik, deli fıstık-akıllı fıstık, deli zeytin–akıllı zeytin gibi. Yani yabanisi ve kültür formu. Bir yerde haklılar, kızılçam pek çok açıdan dikmemek gereken bir ağaç ama aynı zamanda buranın asıl sahibi onlar. Varsın bir tane olsun.

DSCN8671

İnşaatın yapılacağı alanın zemin yapısını görmek için kepçe getirttik ve iki dakikada yemyeşil örtüyü bu hale getirdi. Kaçasım geldi ama izledim. Dayanmam lazım, alışmak istemiyorum ama dayanmam lazım; çünkü biliyorum ki bu daha başlangıç. Tabiatı el değmemişliği oranında seven biri için inşaat fikri içten içe sıkıntı. Neyse; zemindeki yerli kayalar 1 m aşağıda kendini gösterdiler. Toprak bu bölümde derinmiş. Arazinin diğer yerlerinde çoğunlukla bir-iki karış; yer yer de daha az ve hatta kimi yerlerde kayalar toprak yüzeyine çıkmış durumda. Yani ev, arazinin en güzel toprağa sahip yerine yapılacak. Aslında asıl istediğim yer biraz daha aşağıda; arazinin kalbi olsaydı orada olurdu. Fakat, evi orada yapabilmek için kepçenin veya diğer tüm malzemelerin oraya inmesi hem çok zor, hem de böyle olduğunda oraya kadar yer alan pek çok ağaç kesilmek zorunda kalırdı. Bu nedenlerle fazla düşünmeden vazgeçmiştim oradan. Yola yakın olmanın ise pek çok avantajı var ve bunlar karar vermemi kolaylaştırdı. Evin bu üst sette olmasının dezavantajları da yok değil. Burası rüzgara daha açık. Lodosu engellemek mümkün değilse de poyraz ve karayel için yaprak dökmeyen ağaçlardan rüzgar perdesi uzun vadede çözüm olabilir. Gerçi hemen arkamızda küçük bir sırt var ve bu sırt asıl kuvvetli ve soğuk rüzgarlara siper oluyor zaten. Bu arada lodosu engellemek de aynı yöntemle –eğimden dolayı diğer tarafa göre daha da uzun vadede- mümkün ancak güzel manzaramızdan ara sıra deliren lodos yüzünden vazgeçmek istemiyoruz.

Ve şubatın on iki günü böylece geçiverdi. Sırada güzelim nisan var…

Reklamlar
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

9 Responses to Ateş ve Çay -Şubat 2011-

  1. Emre dedi ki:

    Yine güzel bir yazı olmuş elinize sağlık,insanın yaz kıs demeden sıkılmadan,bıkmadan keyifle oturabileceği biryerde yasamak ne guzel bir duygu oralara gitmeden bunları bizlere hissettirdiğiniz için teşekkürler. Bir dahaki yazıyı sabırsızlıkla bekliyoruz :))))

  2. Derya dedi ki:

    “Arazinin kalbi olsaydı, orada olurdu” çok sevdim bu cümleyi… Tüm selvilerinin sağlam köklerinin olmasını, özgürce uzamalarını dilerim…

    • taslibahce dedi ki:

      Teşekkürler sevgili Derya, hem selvilere iyi dileklerin, hem de beğendiğin cümle için; aslında ben de yazarken beğenmiştim 🙂

  3. Songül dedi ki:

    Taşlıbahçe nin ilk yazısını okuduğumuzdan bu yana eşimle kırsala dönme ve kendi evimizi yapma fikrimize 3-5 kat fazla heyecan geldi. Sizin gibi güzel insanların olması kendimize olan güvenimizi artırıyor. Yazılarınızı okudukça içimiz ısınıyor. Doğaya duyduğunuz saygıya selam olsun burdan 🙂

    • taslibahce dedi ki:

      Çok teşekkürler Songül hanım, bilmukabele; sizin ve eşinizin niyetinin gerçekleşmesini yürekten diliyorum, sevgiler, saygılar 🙂

  4. Emel Çelik dedi ki:

    Yine güzel ve keyifle okuduğum bir yazı. Teşekkürler taşlıbahçe.
    “kızılçam pek çok açıdan dikmemek gereken bir ağaç” demişsiniz. Nedenini merak ettim.

    • taslibahce dedi ki:

      Teşekkürler Emel hanım 🙂 Kızılçam(Pinus brutia), Anadolu coğrafyasının en sağlam bünyeli, inatçı varlıklarından biri. Harika bir ağaç, çok severim. Diğer taraftan bir tarım arazisindeyse öncelikle gölgesinin dolaştığı yerler ışık almaz; iğne yapraklarının toprağı asitlendirmesi ve gölge birleşince altında doğru düzgün bir şey yetişmez, kozalaklarından dağılan tohumlar her yerde bitiverir, her tür meyve ağacından çok daha derine ve etrafa dağılan kökleri diğer meyve ağaçlarının besinlerine ortak olur, yangına çok hassastır ve böyle bir durumda söndürülmesi çok zordur, yangın esnasında ısınıp fırlayan kozalakları da yangının yayılmasına sebep olabilir. Bu nedenlerle tarım arazilerine dikmek kanımca pek uygun değil. Ancak zeytin, keçiboynuzu, antep fıstığı, incir gibi kuraklığa dayanıklı kimi türler diğer nazik meyve ağaçlarına göre az etkilenirler kızılçamlardan.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s