“ALLI MORLU” -Kasım 2010-

Kasım ayında ilk gelişimiz buraya. Yerler bu ayda yeşil battaniyesiyle güzelce örtünmüş. Toprağın üzerindeki kurumuş saplar, samanlar eriyip gitmiş, yeni nesil yeşillere besin olarak katılmışlar yaşamın döngüsüne. Yapraklarını dökecek olanlar dökmüş, dökmeyenler de iyice ortaya çıkmış. İlginçtir ama yazdan daha yeşil bir mevsim burada kış. Yaz mevsiminde otların sarılığı ağırlıklarını koyarken kışın da yeşillikleri gösteriyor kendini. Ağaçların çoğu çam ve zeytin gibi yaprak dökmeyenler olunca da yeşillik iki katına çıkıyor neredeyse.

DSCN8547

Kasım ayı böyle güzel; gri, mor ve yeşil. Oturdum, film izler gibi izledim bir süre. Bulutlar ağırdan devinir ve kayıp giderlerken aralardan inen ışık huzmeleri deniz üzerinde yanıp sönüyor, pırıltılar halinde dağılıyor, derken göz kamaştıracak kadar güçleniyor, tekrar sönüyor… Bu böyle devam ederken evin henüz yığılı duran pembemsi, morumsu taşlarının da bu manzaraya ne güzel uyduğunu fark ediyorum. Evimiz de öyle olacak umarım. Toprağa, dağa taşa karışacak umarım.

Böyle bir günde uzaklara bakmak ne güzel olur, şimdi de güzel güzel olmasına, hem de çok ama bahsettiğim şey başka: Acelesiz, dönmeyi, bırakmayı düşünmeden, yalnızca bakmak, uzun uzun bakmak, gördüklerimiz tüm varlığımızı sardığında, tek bir varlıkmışız gibi, yalnızca gördüklerimizin büyüleyen varlığından değil de kendi varlığımızdan da, yaşamın bir parçası olduğumuz için keyif almak, aynı anda nefes almak, vermek…

Kendi adıma niyetim, isteğim, arzum buysa da herkes için illa da toprakta yaşamalı demiyorum ama en azından irtibatı koparmamalı. Koşamakla geçirdiğimiz şu örümüzde bir durmak lazım, koşmaktan keyif almıyorsak ya da peşimizde canımıza kasteden yoksa durmak lazım; durup bir bakmak, belki boş boş, belki dolu dolu ama anlıyorum ki durmak lazım. Fırsatını yakaladıkça dağa, bayıra çıkmak, olabildiğince az kişiyle, belki bir başına gitmek lazım. Unutulmuş ve kenara atılmış bir yanımız var ki nasıl aç, nasıl muhtaç aslında; tabiat ananın bağrında, sessiz, sakin, bir başınayken idrak ettiğimiz, onun varlığıyla doyduğumuzda anlayabildiğimiz, içimizde bir yerde kalmış çocuktan bahsediyorum. Yaşımız ne olursa olsun tabiatın anaç varlığından, coşkusundan veya dinginliğinden beslenememiş ve hep çocuk kalmış yanımız bu; çelimsiz, aç, bitap. Yaşımızı başımızı alsak ta, saygı sevgi kazansak ta, okusak ta, okutsak ta yine de küçük, titrek kalmış yanımız bu. Durmak ve ana kucağında uyumak, beslenmek ve büyümek lazım.

Şimdi kendi aklımca, kaptırdım da güzel güzel yazdım sanki. Bir de net ve takur tukur bir cümleyle acizane bir öneride bulunayım: tek başınıza, olmadı iki kişiyle çıkın gidin dağlara ve mümkün olduğunca bir başınıza, konuşmadan, sessiz sakin vakit geçirin. Konuşmanın bozduğu bir oruç tutun. Bu işi tek başınıza ve en az birkaç hafta yapabilirseniz en güzel sofra önünüzde kurulur artık. Kurulan bu sofranın nimetleri sizi bir daha aç bırakmaz. Açlık hissedersiniz, o ayrı, ama aç kalmazsınız bir daha. Bilirsiniz…

Yücelttiğim şey kesinlikle yalnızlık değil. Bahsettiğim şey, kendi türümüzün yarattığı özünden kopuk kültür içinde, yaşamın sayısız formundan mürekkep tabiata sırtını dönen, yere veya dört duvara bakan ve gözlerini gözlerimizden kaçıran kalabalıkla birlikteyken dahi “yalnız” olduğumuz. Bu yüzden doğada kendi türümüzden ayrı kaldığımızda bir süre, daha bir netleşiyor neyin ne olduğu. Böyle bir zamanda, sanki kendimizi bildik bileli var olan, gözleri yarı uykulu ve hüzünlü yalnızlık duygumuz birden açıyor gözlerini, unuttuğu, tatmadığı veya pek alışık olmadığı bir lezzetle keyifleniyor, kendine geliyor, can buluyor, can dostunu buluyor. İşte bu anı yaşadığımızda hayatla bağlarımız iplik iplik örülüyor, güçleniyor, görünmez iplikler her yana uzanıyor ve bağlanıyor hayatın her yanına, bağlanıyoruz hayata. Kendi adıma böyle zamanları her fırsatta yaratmaya çalışırım. Sıkıldığımda, bunaldığımda, her şey kötüye gidiyormuş gibi olduğunda veya keyfim yerindeyse, fark etmez, yaparım bunu. Yapar ve bir zaman için tazelerim kendimi. Bir şeyleri sezer ve belki de bilirim…

Belki diyorum çünkü “bilmek” büyük laf. Ama öyle kendiliğinden gelen bir bilgi ki bu, çabalamadan, sorgusuz sualsiz, akıl yürütmeksizin geliyor, boş ta gelmiyor, kucak dolusu huzur, güven, hayranlık getiriyor. Hayatının bir yerinde bir gün bile olsa doğayı yaşamış biri iflah olmaz artık. Sever, özler, meraklanır, arar durur…

Şimdi, şöyle bir düşündüğümde niye bu toprak sevdası diye, anlıyorum ki bir kaşık bal çalmış ağzıma şu dünya. Henüz bacak kadarken, köyde ağır ağır yürüyen mandaları izlerken, koca köpeğimize sarılır ve ıslak tüylerinin kokusundan rahatsız olmazken, paçaları sıyırıp dere kenarında oynarken, çamurdan kap kaçak yapmaya uğraşırken, ağaçların üst dallarına sincap gibi çıkarken, ince bir dala sarılıp rüzgarla ağır ağır sallanır ve o dala güvenirken, orman kuytularında kahramanlık hayalleri kurarken, incir yapraklarının kokusu ve kaşıntısını tadarken, dut ağacı silkelendiğinde bayram coşkusu yaşarken, domates yemeden önce yaprağının kokusunu içime çekerken, çayırlarda elde torba, kuzukulak toplamaya yardım ederken, saksıdaki fesleğene her geliş gidişte avucumla dokunur ve koklarken, yeni doğmuş bir buzağı parmaklarımı emerken, kızdırdığım hindi tarafından köşe bucak kovalanırken, hasat sırasında sapın samanın rengiyle, tozuyla, kokusuyla haşır neşir olurken, koca bir gündöndünün çekirdeklerini bir bir yerken ve taze kokusu içimde bir yerlerde kök salarken… Bir kaşık bal çalınmış ağzıma. İki değil, bir kaşık. Bu tatlar unutulmuyor; asla unutulmuyor, umut oluyor. Neye, niçin güveneceğinizi anlıyorsunuz. Sadık yar, kara toprak. Ötesi, gerisi yok.

Şimdi yeniden dönelim ilham dolu toprağımıza, biraz daha bakınalım ötelere, sağa sola:

DSCN8549

Kasım sonu, manzara güzel, bulutlar, ışık ve deniz yerli yerinde, kıvamında her şey. Denizin diğer yanında belli belirsiz görünen yerler de Midilli adası. Buraya ilk geldiğimizde fark etmemiştim. Havalar soğuyunca belirginleşmiş oldu karşı kıyılar. İlk kez geçtiğimiz şubat ayında fark ettim. Bu fotoğrafta pek net değilse de bazı günler apaçık bir hal alıyor, sanki yakınlaşıyor; bazı günler ise tamamen kayboluyor, öyle bir yer yokmuş gibi.

Ertesi gün ilk zeytin hasadı. Fotoğrafta görünen dedem 83 yaşıyla geldi, onur verdi. Kendi köyü sınır ötesinde, Makedonya’nın en yüksek dağı Pelister’in eteğinde kalmış. Eski günlerinin anılarıyla dolup taştığı belli, yüzü gülüyor, keyfi yerinde dedemin.

Yetişkin olan ağaçtan geçtiğimiz yıl hiçbir şey toplayamamıştık; şubatta geldiğimizde zaten az olan zeytinlerden geriye bir şey kalmamıştı; bu sene bu ağaçtan 30 kg kadar toplarken diğer dört fidandan birer, ikişer kilo ancak toplayabildik.

 

Renkleri yeşilli, allı morlu. Zeytin sineği hasarı var biraz ama kendi haline bırakılmış, herhangi bir ilaçlama yapılmamış bir ağaç için çok değil. Meyve vermeye henüz başladığı belli olan üç deliceden ise tane hesabıyla topladık bir şeyler. Onları ayrı bir kavanozda tuzlama yaptık. Bu arada onlar diğer zeytinler gibi alacalı değil, simsiyahtı. Bahsettiğim bu deliceler, temmuzda etraflarını telle çevirdiğim anaç deliceler gibi dikilmemişler, bunlar topraktan kendi çıkanlar. Aşılanmaya hazır haldeler ancak şimdilik kalsınlar dedim; belki içlerinden birini hiç ellemeyebilirim de. Zaman içinde bakarız ne yapacağımıza…

Bu kısa tatilde zeytin toplamaktan başka yaptığımız işler de oldu. En önemlisi de biraz daha taş getirmekti. Dört kamyon taştan sonra ustamız taşların alındığı yere gidip bakmış, zaten o köylü; kazılırsa iki kamyon daha taş var dedi. Gittik, tesadüf eseri az aşağıda çalışan bir de kepçe vardı, gelip taşların geri kalanını da çıkardı, yüklemeyi yaptık ve böylece 6 kamyon taş indirmiş olduk araziye. Hesabımıza göre en az 5, en fazla 6 kamyon daha taş lazım. Şantiye alanımız sınırlı olduğu için şimdilik bu taşlarla işe başlayıp ortalık rahatladığında geri kalanını da getirmeyi planladık. Bu arada da uygun taşları buluruz zaten. İnşaata da yazın başlamayı düşünüyoruz bir aksilik çıkmazsa.

Ve birkaç gün çabucak geçti, dönüş günü geldi yine. Ama şubat tatili var sırada…

Reklamlar
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

5 Responses to “ALLI MORLU” -Kasım 2010-

  1. mustafa dedi ki:

    Abc

  2. Emel Çelik dedi ki:

    “Ama öyle kendiliğinden gelen bir bilgi ki bu, çabalamadan, sorgusuz sualsiz, akıl yürütmeksizin geliyor, boş ta gelmiyor, kucak dolusu huzur, güven, hayranlık getiriyor. Hayatının bir yerinde bir gün bile olsa doğayı yaşamış biri iflah olmaz artık. Sever, özler, meraklanır, arar durur…”
    Yazınızın bu bölümü, beni yaklaşık 30 yıl öncesine götürdü. İzninizle paylaşayım. Yeni evlenmiştik. Eşimle birlikte onun çocukluğunun geçtiği köye gitmiştik. Yolu olmayan bir dağ köyüydü ve biz yaklaşık 5 saat dağlarda yürüyerek bu köye ulaştık. Benim için çok yeni ve farklı bir durumdu bu. Eşim ise kelimenin tam anlamıyla keklik gibi sekiyordu, taşlık, kayalık alanda 🙂 Ve inanılmaz bir şekilde, kayaların, taşların yerlerini sanki ezbere biliyordu. (Bu arada kendisinin 7-8 yaşlarında bu köyden ayrıldığını söylemem gerek)
    Benim için önemli olan bir konu da şu idi. Köyün çocukları çevreden mantar toplayıp getiriyor ve köz ateşinde pişirip yengelerine (bana) ikram ediyorlardı. Ben de hiç sorgulamadan afiyetle yiyordum. :))
    Bendeki bu güvenin nereden kaynaklandığını hep merak etmişimdir. Sizin, yukarıya kopyaladığım parağrafınız bu durumu o kadar güzel açıklıyor ki. Bunu şimdi çok daha net görebiliyorum.
    Evet. O çocuklar, doğayla o kadar bütünleşmişlerdi ki. Onların çabalamadan, sorgusuz sualsiz, akıl yürütmeksizin yaptıkları her şey bende huzur, güven ve hayranlık olarak karşılığını buluyordu.
    Bütün bunları hatırlamamı sağladığınız, farkındalığımı arttırdığınız için binlerce teşekkürler.

    • taslibahce dedi ki:

      Çok teşekkürler; anılarınızı paylaştığınız için de teşekkürler; insan böyle deneyimlerini en ufak bir çağrışımla yeniden yaşıyor; otuz yıl, kırk yıl veya çok daha fazlası, hiç fark etmiyor; aynı kokular, duyumlar sarıveriyor; sonra doğayla iç içe büyüyen çocukların halleri; bunları ne güzel anlattınız:)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s