“Kar Ilık, Buz Sıcak” -Ocak 2010-

2010 yılı bakarak, düşünerek ve öncelikleri sıraya koyarak, sıraya koyduklarımızı gücümüzün yettiğince hayata geçirmeye başlayarak geçiyor. Ev inşaatı ilk öncelik ve enerjimizin büyük kısmını alacak. Toprakla uğraşmak ise iki arada bir derede devam edecek. Çalışmaya devam ettiğim İstanbul’la arada 400 km var; gerektiğinde hafta sonları gelmek çok zor olacak. Neyse ki tatiller var: 2 haftalık yarıyıl tatili, bir buçuk aylık yaz tatili ve aralıkla nisan aylarındaki birer haftalık da ara tatiller var. Bu tatiller yüreğime su serpiyor.

1
Ocak 2010. Yarıyıl tatilindeyiz. Araziyi aldıktan sonra ikinci gelişimiz. Kar yağmış ve çoğu yerde erimiş. Bizi taşan dereler, göllenen düzlükler karşıladı. O kurak coğrafya gitmiş, başka bir yer gelmiş gibi. Her yerden sular akıyor. Zeytinler ve çamlar haricinde ağaçların yaprakları dökülmüş, yerler yeşermiş…
Köyde bir arkadaşta kaldık. Gündüzler fena değilse de geceler bir hayli soğuk. Sabah uyandığımızda camlar buzdan çiçeklerle kaplanmıştı. Köyden aşağıya inen yollar da belli bir yere kadar buz tutmuş. Güneş çıktığındaysa her şey hızla değişiyor. Donan toprak çözülüp yumuşuyor.

Oturdum, yanımdaki kar öbeğinden bir avuç aldım, bir kaya oyuğundaki buzda elimi dolaştırdım. Kar ılık, buz sıcak geldi. Gerçek bir algı değil, gerçek üstü bir algı da değil; toprağa kavuşmuş veya değerini bilmiş birinin şükran dolu algısı bu. İnsanın içini ısıtıyor toprak; ister ıslak, ister kuru, isterse donmuş olsun. Toprak ananın şefkati, sıcak kucağı bu.
Kurosawa’nın kısa kısa filmlerinden oluşan “Dreams”i izleyenler hatırlar. Bir grup dağcının korkunç tipi fırtınasında başına gelenleri. Kaybettikleri kamplarına ulaşmaya çalışıyorlar ancak bir türlü ulaşamıyorlar. Hiçbir yeri görmek, yön bulmak mümkün değil. Nefes nefese kalıyorlar, soğuk giderek sarıyor her yanlarını, ağırlaştırıyor, nefes, bir nefes daha, her nefes bir öncekinden daha zor. Çaba, umutsuzluk, ölümü kabulleniş… Derken bir ruh, bir hayal, bir hayalet, artık ne ise o, geliyor, her şey dinginleşiyor ve içlerinden en son pes eden dağcıya fısıldıyor: “Kar ılık, buz sıcak”. Buz zerreleri gibi pırıltılı şalıyla örtüyor dağcının üzerini, gülümsüyor, hayata dönüyor dağcı; hemen sonrasında coşkulu, mutlu bir müzik, dağılan bulutlar, gökyüzü ve dalgalanan bayrak. Kampları yanı başlarındaymış.

Bu hikâye ve Kurosawa’nın muazzam kurgusu, tam anlamıyla bir aydınlanma veya kavrayış değilse de, karanlıktaki bir mumluk aydınlık ne ise onu yaşattı bana on yıl kadar önce. Olan, biten, bitmeyen… Fark etmez, gerektiğinde “kar ılık, buz sıcak” diyebiliyor ve bunu gerçekten “an”layabiliyorsak ne güzel. Ve samanlık seyran olur sevince.
Toprak. Bakmasını, koklamasını, sevmesini bilene dertleri küçük gösteriyor, bir avuç kar, bir avuç toprak, bir avuç ot, yaprak…
O halde fidan dikmenin zamanı geldi. Yanımızda getirdiğimiz birkaç fidanı keyifle dikiyoruz. Her biri analarını kaybetmiş bir çocuk. Kavuşturmanın hazzını yaşıyoruz. Artık analarından ayrılmayacaklarını, mutlu bir hayatları olacağını fısıldıyorum onlara veya içimden geçiriyorum…
Bir fidanı tohumdan yetiştirmek zor iş değil, zaman ve ilgi istiyorsa da ne güzel geçirilen zamanlar ve ne içten ilgiler bunlar; gidip bir fidanlıktan almak ise ne kadar da kolay, toprağı kazıp dikmek te öyle. Nasıl oluyor da bu kadar kolay ve masrafsız bir iş böyle mutlu edebiliyor insanı. Kendi adıma hayatın keyfini, anlamını bu denli hissettiren çok az şey sayabilirim.

2

Üç fıstık çamı ve bir nar fidanı toprağa ilk diktiklerimiz oldu. Çamlar 60 cm boyunda. Narın gövdeciği ise serçe parmaktan ince. Fıstık çamları önümüzdeki süreç için uygun bir tür. Kendi başlarının çaresine bakabilirler. Henüz sulama imkanım yok. Aslında sulama imkansızlığından ve zeytinlerin başına gelen keçi zararlarından, yani arazinin henüz bir şeyler dikmek için güvenli olmamasından dolayı fidan dikimini ilk etapta düşünmüyordum ama dayanamadım. Nar dikmeyi ise bu süreçte hiç düşünmüyordum ancak arazinin üst kısmındaki nar fikrimi değiştirdi. Yağmur sularından en üst seviyede yararlanacağı bir yere diktim. Temmuz’da birkaç kez sulanması umarım yeterli olur. Kökler derine inene kadar destek olmak lazım. Sonrasında da iyi mahsul için evin gri suyuyla bir bağ kurarız aralarında.
Önümüzdeki aylarda ve yaz mevsiminde her şey yolunda giderse daha fazla sayıda fidan, özellikle de öncü ağaçların fidanlarından dikmek isterim. Dikeceğim fidanların sayılarını ve türlerini ise arazinin etrafını çevirsem ve su işini çözsem dahi benim buraya geliş zamanlarım belirleyecek gibi görünüyor. Bakamayacağım, istekleri fazla olan türleri dikmeye niyetim yok. Toparlarsam şunu söylerim: İlk etapta azot bağlayabilen öncü ağaçlar, ikinci etapta, yani arazide yaşamaya başladıktan sonra az bakım isteyen meyve ağaçları, üçüncü etapta ise arazide yaşayarak edinilen deneyimler, kullanım suyu miktarı, hasat edilebilen su miktarı bilgileriyle birlikte iyi uyum gösterdiği saptanan türlerle birlikte daha başka özellikte ağaçlar(?)…

Yine ilk etapta sınır boylarına kuvvetli dallanma gösteren çalı, ağaççık veya rüzgâr perdesi işlevini görecek ağaçlar dikmek de uygun olacak. Bu bölgede her arazinin sınırı canlı çit işlevi görecek bahsettiğim türde ağaççık ve çalılarla bezeli durumda zaten. Bu sistemin yerel ismi “avlu”. Avluda boşluklar var, kimi 3 m, kimi 5, en fazla 6 m kadar. Böyle 7-8 boşluk var. Belki arazinin çevrilme işinde bu boşlukları doldurmayla yetinebilirim. Dikilen fidanlar büyüyünceye kadar da belki yalnızca buralara tel çekerim(?).

DSC_4289

Burası da ev için düşündüğümüz yer. Yolun 10 m uzağı, arazinin en üst seti. Daha aşağıda da uygun bir yer var aslında. Uygunluğu daha kuytuda kalmasından geliyor. Burası rüzgar alıyor biraz ama rüzgar perdesi görevini üstlenecek ağaçların yetişmesiyle bu sorun çözülebilir. Yine de düşünmek lazım. Yol, rüzgar, ışık, inşaat sürecinin verdiği zarar, iniş, çıkış… Pek çok faktör var. Düşünmek lazım…

DSC_4305

Bir misafir; daha meraklı ve tatlısının geleceğini pek sanmıyorum. Tanışmamızla, hoşça kal dememiz bir oluyor. Annesinin peşinden uzaklaşıyor. Biz de ot toplamaya devam ediyoruz. Henüz küçük de olsa kuzukulakları, ısırganları tadımlık topluyoruz. Kuzukulakları dağılımlarını bozmamak için ayrı ayrı yerlerden topladıysak da ısırganlar tek bir yerdeler; daha önce keçi ağılı olan yerde. Baharda tam toplanma kıvamına gelirler.

DSC_4266

Dönüş günü. Karlar tamamıyla eriyeli bir haftayı geçti. Gökyüzünün kurşuni parlaklığını zeytinler kucaklıyor, yanardöner hallere giriyorlar. Karşı tepede bir patika insana yürüme hevesi veriyor lakin İstanbul yollarına düşme vakti gelmiş.
Gözler bu tepenin üzerine kaydığındaysa körfez ve bulutlar alıp götürüyor bu kez. Aklı karalı bu bulutlar karşı kıyıdaki Madra dağını, Ayvalık’ı ve Cunda adalarını süslüyor. Deniz, fotoğrafta göründüğü kadar yakın değil aslında, kuş uçumu 5 km, karşı kıyılar ise yaklaşık 24 km mesafedeler. Yalnızca oraya bakınca daha yakınmış gibi geliyor insana, keyifle izleniyor ama “uzun uzun seyreyle” değil de “yine beklerim” diyor bu manzara. Öyle olsun; sözün olsun…

Reklamlar
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to “Kar Ilık, Buz Sıcak” -Ocak 2010-

  1. Emel Çelik dedi ki:

    Karın ılıklığını, buzun sıcaklığını hissettirdiniz bu güzel yazınızla. Teşekkürler,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s